“Nur” kavramı nedir?

Giriş

Bu kısa çalışmada nar ve nur kavramları üzerine kısa izahlar yapılmıştır. Bilhassa “Nur” kavramı ile ilgili ayet, hadis ve Risale-i Nurda geçen bazı tabirler nazara verilerek, mesele bir bütünlük içerisinde sunulmaya gayret edilmiştir. Elbette ki, yaşadığımız hayat şartlarından bakarak ahiretteki hayat şartlarını kavramak çok kolay değildir. Bu nedenle ahiretteki en önemli kavram olan “Nur” tabirini de öyle bir çırpıda idrak edebilmek çok zordur. Ancak yine de zihinlere yakınlaştırabilmek açısından bu kısa çalışmayı yaptık. Umarız, düşünce dünyamızda bazı tefekkür kapılarının açılmasına vesile olur.

Nar nuru yakmaz, belki ateş ışığa medet verir

Peygamberimiz üzgün ve yorgundu. En büyük yardımcısı olan Hz. Hatice vefat etmiş, Taif’de insanlar ona eza ve cefa vermişti. Bu yorgunluk ve üzüntü ile biraz olsun dinlenmek için amcası kızı evine misafir oldu. Biraz yatıp uyumak istiyordu. Amcası kızı ona bir yatak hazırladığında yorgunluktan hemen uykuya daldı. Çok az bir süre geçmişti ki Hz. Cebrail çıkageldi. Peygamberimizin mübarek ayaklarından öpüp onu uyandırdı. Yolculuk vardı. Alemlerin Rabbi Habibibini huzuruna davet ediyordu. Miraca çıkılacaktı. Hemen yolculuk hazırlıkları başladı. Önce kainatın merkezi olan Kabe’ye geldiler. Burada Hz. Cebrail Peygamberimizin kalbini nurla yıkadı, göğsünü iman nuru ile doldurdu. Sonra ona nurdan bir elbise giydirdi. Günümüzde uzaya çıkan astronotların giydiği elbise gibi, ebedi yolculuğa çıkacak olan Hz. Peygamberimiz de ebedi alemler yolculuğuna böyle hazırlandı. Ardından ışık hızında hareket eden Burak adında bir uzay gemisine bindirdi. Doğruca Kudüs’e vardılar. Orada nübüvvet silsilesinin temsilicileri olan bütün peygamberlere imam oldu ve onlara namaz kıldırdı. Buradan dünya dışı semaya açılan tek kapı olan Kudüs üstündeki gök kapısından çıkarak o miraç yolculuğuna başladı. Sırası ile yedi kat semada makamları olan peygamberlerle bir bir görüşüp onlarla tanıştı ve konuştu.

Sonraki durağı cehennem oldu. Cehennemin bütün tabaklarını gezdi. Küfür, isyan, nifak, günah ile cehenneme girenlerin nasıl bir azaba uğrayacaklarını bizzat müşahede etti. Kafirlerin, münafıkların ve günahkar insanların kalacakları tabakaları gözleri ile gördü.

Sual: Bu gün cehennem ismi anlınca ile insanların ürktüğü, azabından herkesin kaçmaya çalıştığı, kainattaki en yüksek ısıyı ve ateşi ihtiva eden cehennemde Peygamberimiz nasıl rahat bir şekilde dolaşıp, bütün tabakalarını gözle müşahede etti?

Cevap:Bunun en güzel cevabı Nurlarda verilmiş. “Nâr, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir.” diye. Gerçekten de öyle olmuş. “mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı” da ateş yakmamış. Hatta cehennem ona saygı içinde hürmet ederek bütün tabaklarını açmış ve ümmetini ikaz etmesi için günaha dalanları nasıl bir akıbet beklediğini bildirmesini istemiştir. Demek ki, nurani bir mahiyete sahip olanları ateş yakmıyor, yakamıyor. Yakmadığı gibi ona medet verip, bir ölçüde nuraniyetine yardım ediyor.

“Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü” sırrınca imanın ve İslamın nuru ile nurlanan gönüller ve cisimler ateşin şiddetine karşı, iman gibi bir zırh ve koruma kalkanı ile, cehennem gibi o çok şiddetli ateşten etkilenmiyorlar.

Mesela Hz. Ebubekir, “Ya Rabbi!.. Beni cehenneme koy. Orada vücudumu öyle büyüt ki hiç bir mümin cehenneme girmesin” mealinde bazı ifadeler beyan etmiş. Benzer tarzda Üstad Bediüzzaman da, “Müminlerin imanı uğruna cehenneme bile girmeye razı olurum” gibi sözler söylemiş.

Bazı insanlar bu sözleri duyduğu zaman bir mübalağa zannediyorlar. Halbuki meseleye yukarıda ifade etmeye çalıştığımız mesele açsından bakılırsa bir mübalağa olmadığı görülür. Çünkü bu ve benzeri zatlar tam olarak nurani bir mahiyet kazandığı için, cehennem onları yakmaz, yakamaz.

Bu nedenle cehennemin, “Ey mümin! Çabuk geç ki, nurun ateşimi söndürüyor,” dediği rivayet edilmiş. Demek ki, ahiret alemlerindeki en önemli mesele nurani bir mahiyet kazanmaktır.

Cennetliklerin cehennemden kurtardıkları insanlar

Kıyamet sonrası bütün insanlık haşir meydanında toplanır. Hesap görülür ve sırat köprüsü kurulur. Cennet ve cehennem ortaya çıkar. Müminler cennete uçarlarken; kafirler, münafıklar ve günahkarlardan affa uğramayanlar cehenneme düşer.

Bu hal hadislerde şöyle anlatılır:

“Cehennem üzerine köprü kurulur ve şefaate izin verilir. İnsanlar dehşetinden: “Allahümme sellim, sellim!” (Allah’ım kurtar! Allah’ım kurtar!) diye duâ ederler.

Mü’minler kimi göz kırpacak kadar bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi en iyi cins at ve deve gibi sür’atle geçerler. Kimi sapasağlam olduğu gibi kurtulur. Kimi tırmıklar içinde perişan olmuş olarak geçer. Kimi Cehennem ateşi içine düşer.”

Ateşten kurtulan mü’minler, ateşte yakınlarını gördükçe üzülürler. Ve yakarmaya başlarlar. Öyle bir yakarış ki, sizden hiçbir kimsenin Allah’a yalvarıp yakarması, kıyamet gününde mü’minlerin ateşte olan kardeşleri için Allah’a yakarmaları kadar şiddetli değildir.

Onlara: “-Tanıdığınız kimseleri ateşten dışarı çıkarınız!” denir.

Bunlar, kimi inciklerine, kimi dizlerine kadar ateşe gömülmüş olduğu halde pek çok halkı ateşten çıkarırlar.

Sonra: “-Ey Rabb’imiz! Cehennem’de emrettiklerinden kimse kalmadı!” derler.

Hak Teâlâ: “-Geri dönün! Kalbinde bir dînar ağırlığında iman olan her kimi bulursanız çıkarınız!” buyurur.

Onlar yine pek çok halkı ateşten çıkarırlar.

Sonra: “-Ey Rabb’imiz! Cehennem içinde, emrettiklerinden hiç kimseyi bırakmadık!” derler.

Hak Teâlâ tekrar: “-Dönünüz! Kalbinde yarım dînar ağırlığınca iman bulunan herkesi çıkarınız!” buyurur.

Onlar yine pek çok halkı ateşten çıkarırlar.

Sonra tekrar: “-Ey Rabb’imiz! Bize emrettiklerinden hiç kimseyi bırakmadık.” derler.

Hak Teâlâ yine: “-Dönünüz! Kalbinde zerre miktarınca iman bulunan kimseyi ateşten çıkarınız!” buyurur.

Onlar yine pek çok halkı çıkarırlar. Sonra: “Ey Rabb’imiz! Cehennemde îmân ve hayır sahibi hiç kimseyi bırakmadık!” derler.

Her günahkâra şefaat ve af ulaşır.

Bundan sonra Cenâb-ı Allah: “-Melekler, Peygamberler ve mü’minler izin verdiğim ölçüde şefaat ettiler. Şefaat etmedik bir Erhamü’r-Râhimîn sıfatıyla ben kaldım!” buyurur. Bundan sonra dünyada iken hiçbir hayır işlemeyip de Cehennemde kömüre dönmüş birçok kimseleri çıkarır. Ve Cennetin yolu üzerinde bulunan hayat nehrine onları daldırır. Bunlar birden gürbüzleşirler.

Hayat nehrinden inci gibi güzel olarak çıkarlar.

Sonra Hak Teâlâ onlara: “-Cennete giriniz! Gözünüzün görebildiği her ne varsa sizindir!” buyurur.

Onlar: “-Ey Rabb’imiz! Sen âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini bize ihsan ettin!” derler.

Kendilerine: “-Size bundan efdal bir hediyem var!” buyrulur.

Onlar: “-Ey Rabb’imiz! Bundan efdal ne vardır ki?” derler.

Allah Teâlâ: “Benim rızam! Artık bundan sonra ebediyen size gazap etmem!” buyurur. (Müslüm, İman.301-Kaynak:)

Burada en ilgi çekici olan mesele cennete girme noktasında olan müminlerin geri dönüp cehenneme düşen kardeşlerini kurtarma istekleridir. Bu konuda öyle ısrarcı olurlar, öylesine Allah’a yalvarırlar ki sonsuz rahmet sahibi olan Rabbimiz bu duayı kabul eder ve müminlerin, mezkur hadiste beyan edildiği üzere, kardeşlerini çıkarmasına müsaade eder.

Sual: Cennete girme noktasında olan müminler nasıl geri dönerler? Cehennem onları yakmaz mı?

Cevap: Bu sualin cevabı yine “Nar nuru yakmaz, belki ateş ışığa medet verir” cümlesinde saklı. Zira cennete ulaşmış bir mümin tam olarak nuraniyet kazanmış demektir. Çünkü cennet mutlak nurani bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle oraya girme rahmetine erişmiş bir mümin de ulaşabileceği en yüksek nuraniyet mahiyetine sahip olur. Böyle bir nurani özelliğe sahip olan bir mümini de elbette ki cehennem yakmaz. Onun için geri dönen müminler cehennemde günahları nedeniyle azaba uğrayan mümin kardeşlerini bir bir cennete taşırlar. Bu işin çok defa tekrar ediliği mezkur hadisten anlaşılıyor. Yani müminler bir çok defa sefer yaparak cehennemden cennete mümin taşırlar.

Sual: Gerek risalelerde, gerekse hadislerde mahşer meydanı ile cennet arasında büyük bir mesafe olduğu söyleniyor. Bu durumda cennetten cehenneme geri dönen müminler çok uzun bir mesafeyi tekrar tekrar yaşamaları gerekmiyor mu?

Cevap: Cennete ulaşan müminler tam bir nurani mahiyete sahip oldukları gibi, orada aynı zamanda ruh sürati ve hayal hızına da sahip olurlar. 28. Söz ve Miraç Risalesinde bu hususa dikkat çekilmiş. İşte ruh süratine ve haya hızına sahip olan bir mümin de ışıktan kat kat hızlı bir şekilde hareket ediyor demektir. Bu nedenle cehennemden mümin kurtarmaya giden bir cennet ehli anında cehenneme ulaşır ve yine anında, zamansız olarak cennete geri döner. Zaten zaman zaman cennet ehli ile cehennem ehli arasında bazı münasebetlerin ve konuşmaların olduğu hem Kuran hem de hadislerde bildirilmiştir.

Şefaat, Nur ve Ahiret Halleri

İman bir nurdur. Vicdanın iç yüzünü tam olarak aydınlatır. Aynı zamanda iman bir intisap olarak da tanımlanmış: “İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir” gibi ifadeler imanın nur mahiyetinde olduğunu ifade ediyor. Bu nurun iki kaynağı ise Kuran ve Sünnet, yani Resul-u Ekremdir(asm). Çünkü insanlara gelen nurlar bu iki kapıdan geliyor. İman nuru da bu yolla elde ediliyor. Bu yolların haricinde nur aramak beyhude bir yoldur. Nur ancak Kuran ve Sünnet yolu ile kazanılır. İşte bu nedenle, “Kur’ân okuyunuz! Çünkü o, kıyamet günü kendisiyle hemhâl olan kişilere şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Müsâfirîn, 252) denilmiştir.

Ahirette, haşir meydanında insanı kurtaracak olan bu nurdur. Zaten şefaat dediğimiz hadise de bir ölçüde nur kazanmaktır. Zira cennet nurani bir çekim alanı iken, cehennem ise zulmani bir çekim alanıdır. Letafet kaydeden ve nurani bir mahiyete sahip olanlar cennete uçacak, cismi ağır olanlar ise cehennemin çekim alanına kapılarak ağırlıkları ile o azap yurduna düşecekler. Nasıl ki iman insanda bir letafet ve nuraniyet kazandırıyor; öyle de günah ve küfür kavramı ise insanda mahiyetini bilmediğimiz bir ağırlık meydana getiriyor. İşte bir insan bu ağırlık ile cehenneme düşer, kendini cennete uçuracak nur enerjisini elde edemez.

Bu hususa Kuranda şöyle dikkat çekilir:

“Âhirette münafık erkek ve kadınlar îman etmiş olanlara; “Bizi bekleyin, nûrunuzdan bir parça ışık alalım.’diyecekler. O gün onlara; alayla ‘Dönün arkanızda bir nur arayın” denilecek de, neticede îman edenlerle aralarında bir duvar olduğunu görecekler. O zaman münâfıklar, mü’minlere şöyle seslenirler:’Biz sizinle beraber değil miydik?’.’Evet’, diyecekler; fakat kendinizi siz kendiniz yaktınız, kuruntunuz sizi aldattı.”(Hadid 57/13-15).
İşte bu noktadan bakıldığında şefaat dediğimiz hadisenin müminlere nur kuvveti vermek, yani cehennemin çekim alanından kurtarabilecek mahiyette bir nur enerjisine kavuşturmak olduğu anlaşılır. Çünkü ahirette kainatın nur kaynağı Resul-u Ekremdir(asm). Bu nedenle başta sahabeler ve diğer evliyalar olmak üzere tüm müminler bu nurdan nuraniyet kazanırlar. Yani Peygamberimiz(asm) tüm müminlere şefaat eder, yani nur enerjilerini maksimum seviyeye çıkarır. Elbette ki her mümin de derecesi ve alma kabiliyeti ölçüsünde bu nurdan istifade eder. Bu nur meselesini izah etme noktasında “Cennete girenlerin ilk zümresinin yüzleri ay gibidir. Onlardan sonra gelenlerin ki ise gökteki en parlak yıldız gibidir. Her adam için iki eş vardır…” (Müslim, Cennet 6) denilmiştir ki. Dikkat ederseniz ay burada nuraniyeti tanımlar. Çünkü ay ışığı hep nur olarak tanımlanmıştır. Yıldızlar da benzer tarzda yine nur kavramını izah eder.

Sual: İman nasıl bir nur kazandırmaktadır, nuru nereden almaktadır?

Cevap: Nur Allah’ın insanlara ihsan ettiği en önemli manevi maddedir. Melekler nurdan yaratılmıştır. Vücutlar latif, ağrılıkları ışıktan daha hafif, süratleri ise ruh ve hayal süratindedir. Yani ışıktan çok daha fazla bir sürate ve hıza sahiptirler. İşte bu nurun kaynağı Allah’tır. Çünkü Cenab-ı Hakkın bir ismi de Nur’dur. Allah göklerin ve yerlerin nurudur. Bütün nurlar onun nurundan medet alır. Bütün nurların nuru odur. İnsan ise iman yolu ile doğrudan Nurun ala Nur olan Cenab-ı Hakka intisap eder. Nurunu ondan alır. İntisap etmek adeta manevi bir kablo ile kainatın nur kaynağına bağlanmak demektir. Bunun yolu da Kuran ve Sünnettir. Bu yolla bir mümin kendisini haşirde cehennemin çekim alnından kurtarır ve cennete uçabilir. Aksi halde Kuran’a ve imana bağlanmayan bir insan ise mahiyetinde hiç nur kazanamaz. Adeta mahiyetini kömüre çevirir. Cıva gibi çok büyük bir kesafet kaydederek bu ağırlığı taşıyamaz ve bu ağırlık altında cehenneme düşer. Mümin ise bir elmas gibi ilahi nuru tam olarak bünyesine alır ve kendisi ile birlikte çevresini de aydınlatır. İşte imanın elmas ve küfrün de kömür olarak tanımlanması bu hakikate işaret eder. Allah müminlerin nurunu arttırsın.

Risale-i Nurdan “Nur” ile ilgili bazı açıklamalar:

Risale-i Nurda “nur” kavramı ile ilgili bir çok izah yer almaktadır. bu izahlar bazı farklı konular için yapılmıştır. o izahlardan bazılarını nazarlara sunuyoruz.

Peygamberimizin(asm) Nuraniyeti

İşte, şu sırdandır ki, mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ, evliyadan, ziyade nuraniyet kesb eden ve abdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. (16. Söz:)

Nur ve hayat

“Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyâsıdır; şuur, hayatın nurudur. Mâdem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler; ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır; ve şu kâinatta bir itkàn-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor; mâdem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervâh ve zevi’l-idrâk ile dolmuştur; elbette sâdık bir hadis ile ve katî bir yakîn ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. Nâr, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir.

Mâdem kudret-i ezeliye bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor; elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münâsip olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki, madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.” (Sözler, 29. Söz: )

Cehennem kazan, cennet nur hükmünde

“Cehennem-i Kübrâyı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semânın yıldızlarını onunla iş’âl etsin, hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden nar ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını ehl-i azâba mesken ve mahpes yapsın.” (Mektubat, s. 30)

Peygamberimizin vücudunun mahiyeti

Herbir insan, aklıyla, hayal sür’atinde seyeranı; herbir velî, kalbiyle berk sür’atinde cevelânı; ve cism-i nuranî olan herbir melek, ruh sür’atinde Arştan ferşe, ferşten Arşa deveranı; ehl-i Cennetin insanları, burak sür’atinde, haşirden beş yüz sene fazla mesafeden Cennete çıkmaları olduğu gibi, nur ve nur kabiliyetinde ve evliya kalblerinden daha lâtif ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misalîden daha zarif olan ruh-u Muhammedînin (a.s.m.) hadsiz vezâifine medar ve cihazatının mahzeni olan cism-i Muhammedî (a.s.m.), elbette onun ruh-u âlisiyle Arşa kadar beraber gidecektir.  (Sözler, s.769)

Ruh sürati

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Denizlerde vukua gelen med ve cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman, tayy-ı mekân meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yavâkit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalâa etmiştir. Bu gibi vukuat istiğrabla inkâr edilmesin. Zira bu gibi garip meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ, rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’ân okumuş olsaydın, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet evliya için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zamanla mukayyed değildir. Ruhu cismâniyetine galip olan evliyanın işleri, fiilleri, sür’at-i ruh mizanıyla cereyan eder.” (Mesnevi-i Nuriye, s.258)

Ruh şiddeti

Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebinî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki, arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hal gösteriyor ki, maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr-ı hayat tezayüd ediyor, nur-u ruh teşeddüt ediyor. Güya madde inceleştikçe, bizim maddiyatımızdan uzaklaştıkça, ruh âlemine, hayat âlemine, şuur âlemine yaklaşıyor gibi, hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddetli tecellî ediyor.

İşte, hiç mümkün müdür ki, bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuur ve ruhun tereşşuhâtı bulunsun; o perde altında olan âlem-i bâtın, zîruh ve zîşuurlarla dolu olmasın? Hiç mümkün müdür ki, şu maddiyat ve âlem-i şehadetteki mânânın ve ruhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhâtı ve lemeat ve semerâtının menâbii, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izah edilsin? Hâşâ ve kat’â ve asla! Bu hadsiz tereşşuhat ve lemeat gösteriyor ki, şu âlem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir. (Sözler, 29. Söz)

Nurun mekanı

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler.

Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuâın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.

Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur. (Mesnevi-i Nuriye, s. 183)”

Nur ve zerre

Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir. (Sözler s.467)

İman bir nurdur

İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre; “Cenâb-ı Hakkın, istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur” denilmiştir. Öyleyse, iman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i mâneviye husule gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

Ve keza, iman, Şems-i Ezelîden ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltıyla, vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları bir şecere-i tûbâ gibi neşvünemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider. (İşarat’ul- İcaz, s.17)

İman bir kuvvettir

İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre, hâdisâtın tazyikatından kurtulabilir. (Sözler, 23. Söz)

Yüzü nurlu insanlar

“Kur’ân okuyunuz! Çünkü o, kıyamet günü kendisiyle hemhâl olan kişilere şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Müsâfirîn, 252)

“Kulakları sağır eden o gürültü koparan/kıyametin koptuğu gün geldiğinde, O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından / çocuklarından kaçacaktır. O gün, onlardan her bir kişinin kendisine yetecek kadar işi ve derdi vardır. O gün bir takım yüzler parlaktır, güleç ve sevinçlidir. Ve o gün bir takım yüzler de var ki, tozlanmış, onları karanlıklar bürümüştür. İşte bunlar, kâfir ve fâcir/yoldan çıkmış kimselerdir.” (Abese, 80/34-42).

(Günde yüz defa La ilahe illallah diyenin yüzü kıyamette dolunay gibi parlar.)  (Taberani)

Örneğin, “Cennete girenlerin ilk zümresinin yüzleri ay gibidir. Onlardan sonra gelenlerin ki ise gökteki en parlak yıldız gibidir. Her adam için iki eş vardır…” anlamındaki bilgi, sahih hadistir. (Müslim, Cennet 6)

Cehennem der ki: Ey mümin! Çabuk geç ki, nurun ateşimi söndürüyor, (Taberani -el-Kebir)

Ateş İbrahim’i yakmadı

Bediüzzaman Hazretleri, “Ey ateş! İbrahim için serin ve selâmetli ol, dedik.” (Enbiyâ, 21/69) ayetinin tefsirinde bu temayı işlemiştir:

“Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve eman verecek iman gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü, dünyevî ateşinin dahi tesirini men edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizasıyla, bu dünya dârü’l-hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.”

“İşte bu işaretin remziyle, mânen şu âyet diyor ki: ‘Ey millet-i İbrahim! İbrahimvâri olunuz, tâ maddî ve mânevî gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imanı giydirip cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın zeminde sizin için sakladığı ve ihzar ettiği bazı maddeler var; onlar sizi ateşin şerrinden muhafaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.” (Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam)

Berk gibi uçarlar

-Bin müşkülât ile tayyare vasıtasiyle ancak bir-iki kilometre yukarıya çıkılabiliyor. Nasıl bir insan cismiyle binler sene mesafeyi bir kaç dakika zarfında kat’eder, gider, gelir?

“Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser. Takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi, bir senede kat’ediyor. Acaba, şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl; bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin cazibesi denilen bir kanun-u Rabbâni ile Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahman ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile bir cism-i insanı berk gibi arş-ı Rahmana çıkaramaz mı?” (Miraç Risalesi)

– Bediüzzaman Hazretlerinin –söz konusu hadisler doğrultusunda- yaptığı açıklamadaki görüşünü şu ifadesinden öğrenebiliyoruz:

“… O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takva kuvvetine göre, o uzun yolu mütefavit derecede kat’ederler. Bir kısım ehl-i takva, berk (şimşek) gibi bin senelik yolu, bir günde keser. Bir kısmı da hayal gibi ellibin senelik bir mesafeyi bir günde kat’eder. Kur’an-ı Azîmüşşan, şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.” (Sözler, Dördüncü Söz).

– Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri de konumuza farklı bir bakış açısını ışıklandırmaktadır:

“Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual etti. O şüpheli sualin esası şudur: Cennet ve cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi ehl-i cennet, lütf-u İlahî ile berk ve burak gibi uçarak haşirden geçerler, cennete giderler. Fakat ehl-i cehennem, sakil cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta ile?”

“İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki meselâ Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de: Bahr-i muhit-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahata alışan Küre-i Arz; ahalisini alır, gider mahşer meydanına boşaltır. Hem her otuz üç metrede bir derece-i hararet tezayüd ettiği delaletiyle, merkez-i Arz’da bulunan cehennem ateşinin hadîsçe beyan olunan derece-i hararetine muvafık ikiyüz bin derece-i harareti taşıyan ve hadîsin rivayatına göre, dünyada ve berzahta büyük cehennemin bazı vazifelerini gören ateşini cehenneme döker; sonra emr-i İlahî ile daha güzel ve bâki bir surete tebeddül eder; âhiret âleminden bir menzil olur.” (Mektubat, s. 17)

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Değerli yorumcumuz, her görüşe eşit mesafede durmakla birlikte; hakaret, küfür, aşağılama vb. içeren, toplumsal hassasiyetleri zedeleyici nitelikteki ve BÜYÜK HARFLER ile yazılan yorumları yayınlayamıyoruz. Kriterlere uygun olarak yeniden yorum yazmanızı diler, ilginize teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (Editör)

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*