Nurculukta Yeni Döneme Doğru – 8

Teslimiyet ile Hakikati Arama ve Hakkı Müdafaa arasındaki Çizgi

Bu makalede aynamızı hem geçmişe ve hem de geleceğe tutmaya çalışacağız. Ahir Zaman dinsizliğinin; yeterince nurlara müteveccih olamadığımızdan noksanlarımızdan ve zaaflarımızdan istifade ettiklerini inkâr edemiyoruz. Şayet içimize bir fitne atılmış, yolumuzda durdurulmuş ve tevakkufa sebep haller başımıza gelmişse, mutlaka karşıtlarımızın zaaflarımızı kullandıklarına da inanıyoruz.

Bu sosyal iç muhasebemizde medeniyetin beraberinde getirdiği zaruretleri de nazara alacağız. Globalleşme  ile birlikte, İslâm cemaatlerinin en mahrem köşelerine kadar yayılan “ dinsizlik felsefesinin” tortularını, onların Müslüman  kamu oylarına olan telkinlerini, saldırırcasına cemiyetimizi işgal eden adetlerini ve daha doğrusu insanlığa neredeyse dikte etmeye çalıştığı hayat tarzını inkar edemiyoruz. Çoğu kez Müslümanların hem tekyede hem medresede hem ruhani mahfillerinde ve çoğunlukla camilerde “Batılı kafa” ile düşündüklerini ve bazen kendilerini ifade ve konuşmaları arasında, esasta itikadlarına mugayir sözlerini de duyuyoruz. Biz burada , yalnızca Risale-i Nur Talebelerinin yakın geçmişlerine ve  gelecekte yapması lazım gelen noktalara nazarlarımızı çevireceğiz.

Yanlış anlaşılmalara kapıları tamamen kapatmak için şu tesbitleri de kayd edelim. Asya, Doğu veya İslâm Cemiyetinde “ yüksek değer” olarak kabul edilen bazı duruşlarımızın ; Avrupa veya Batı toplumunda bir eksiklik veya kusur olarak telakki edildiğini siz de biliyorsunuz. Mesela; bildiği halde sözü edeben bir başkasına bırakmak… Veya, bildiğini “bilgiçlik” formatında arz etmemek…. Veya toplum içinde hicap ile hürmet arasında konuşmak… Veya kendisini satma dediğimiz “hodfuruşluğu” ahlaki görmemek… Ve bunlara benzer birçok güzel hasletimizin Avrupa toplumunda müsbet akis bulamadığını, Avrupa mekteplerindeki Asyalı çocuklar daha derinden izlemişlerdir. Bir başka açıyla;  dinsiz felsefenin tasallutu altında gelişen Avrupa toplumlarında tevazu, mahviyet, ihlas, şecaat ve sadakat gibi bazı kelimelere hemencecik karşılık bulamadığımızı söylemek istiyorum.

Bizdeki din düşmanlarının, milliyet ve medeniyet anlayışlarına aykırı buldukları bu hasletlerimizi genellikle “tarikatın” gelenek, terbiye ve disiplinine bağla malarına siz de dikkat etmişsinizdir. Hakikat payı olabilir. Fakat; Orta Asya, Budist, Taoist ve diğer Uzak Doğu halkların kültürlerinde de bu duruşlar, fazilet olarak telakki edilirler.

İtaat kelimesi bizde ahlaklığı çağrıştırır. Allah’a, anne-babaya, aile büyüklerine, adaletli emire, ders öğreten muallime, mürşide ve yaşlıya( meşru ve gücünü aşmayan) itaati güzel gösteren bir toplumda, elbette itaat kelimesi kulağa hoş gelecek… Her değer veya kelimenin su-i istimali mümkün olduğu gibi, itaat hasletimiz de kötüye kullanılmıştır. Toplumdaki açık veya gizli istibdadın, bu güzel kelimenin arkasına saklandığına çoklukla şahit olmuşuzdur. Menfaatlerini toplumun zararında arayanları  bu kategoride  sayabiliriz. İnsanlığın cevherindeki değerlerin( hürriyet, fazilet, hukukun üstünlüğü, temizlik, demokrasi, ilmi inkişaflar , refah vd…) ortaya çıkmasını şahsi menfaatlerine aykırı gören kişi, kurum ve cemaatler hep itaati kullana geldiler.

Risale-i Nur hareketi metodoloji olarak “Asr-ı Saadet” pratiğini esas aldığı, Üstadımız ve yakın talebelerince bu ölçü ile zamanımıza kadar  gelindiği halde; Asyalılığın, tarikat geleneği sapmalarının ve Şark’ın ferdiyetçiliğin zaman zaman bizi istikametimizden alı koyduğuna, On iki Eylül ihtilalinden sonra daha çok sıklıkla şahit olduk. Belki de on iki Eylül’ü bu millete reva gören global dinsizler, kırk seneye yakın bir zaman boyunca uygulayacakları istibdatları ile “yanlış itaat” anlayışımız arasında kalıcı ilişkiler kurmuşlardı. Çizgilerine rüşvet, korku, mansıp veya haset ile çektikleri dini cemaat ileri gelenleriyle  bu süre zarfında istibdatlarını tatbik ettirdiler.  Türkiye Müslümanlarını, temayüz etmişleri aracılığıyla bunca senedir susturulmuş halde bugüne getirebildiler. Meseleyi şahıslarla müşahhaslaştırmak, anlamamıza yardımcı olabilirdi. Fakat İslam uhuvveti ve muhabbeti, buna pek müsaade etmiyor. Bediüzzaman ve onu gölge gibi taakip edenlerde Asr-ı saadetin cemaatî meşvereti esas iken, on iki Eylül, Nur cemaatleri içinde “ kusursuz ve mutlak itaat edilmesi gereken” şahsiyetler çıkardı ki, onlara karşı hakikati konuşma veya doğruyu müdafaa neredeyse imkânsız hale geldi. Yıllar sonra, müstebit cereyanın bu mübareklerin arkasına gizlendiklerini anladık ki, iş işten geçmişti. Hürriyeti, cumhuriyeti, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, müsbet hareketi, hayatın merkezinde korkusuzca şeriatı yaşamayı, sosyal adaleti ve İttihadı-ı İslâmı eserlerinin yüzlerce yerinde bize ders veren üstadlarına mukabil, bazı talebe ve takipçilerinin zaman zaman tam aksisini düşünme ve yaşama kulvarına düşmeleri de, kaderin bir başka cilvesi olsa gerek.

Din düşmanlarının tarikat ehline insafsızca saldırmalarına elbette bigâne kalamayız. Tarikatların yasaklandığı, tekke ve zaviyelere kilit vurulduğu dehşetli bir zamanda Üstadımız tarikatın hakikatini savunan 29. Mektubu yazmışlar. Nur talebeleri de her zaman ve zeminde tarikatı ve müntesiplerini savuna geldiler. Fakat, bu kardeşlerimizin; tekke, çilehane ve zikir meclislerindeki sapmalara mani olmalarını ve tarikat adına “dünyayı kazanma ve rahat yaşama“ avına çıkmışları ikaz etmelerini istememiz de bir kardeşlik hakkı olsa gerek. Bu hususta, üslup ve metodoloji cihetiyle istifade için, Bediüzzaman’ın Münazarat isimli eserinde, 101. den 121. Sayfaya kadar devam eden dersine de bakmalarını tavsiye ediyoruz.

Teslimiyet ve itaat ile “fert hürriyeti” olan hakikate tarafgirlik arasındaki çizgileri okumak da ve icra etmek de kolay olmuyor, toplumumuzda… Burada mütemadiyen ifrat ve tefritler yürüyüşümüzü bozuyorlar. İsm-i Hakim’in gereği olarak hürmet üslubundaki hakikati ifade veya yanlışa itirazı, hem ayet ve hem de hadis ortaya koydukları halde, geleneğimiz cehaletin zorbacı müdahalesiyle maalesef bunu başaramamış. İlim adamı, şeyh, ağa, ebeveyn, devlet büyükleri veya büyük saydığımız şahsiyetler karşısında hakikati ifade edemeyince de Müslümanlar; Münafıklar kendilerince hakikatin yardımına koşmayı bahane ederek bizdeki onlarca değeri felsefeleriyle yerle bir ettiler. Amerika ve Avrupa’daki psiko-sosyal enstitülerinde binlerce eleman ve büyük paralarla hazırladıkları “tahrip programlarıyla”, otuz seneye yakındır İslâm mahallelerine nasıl hücum ettiklerini hep birlikte yaşadık.  Avrupalı dinsizlerin yardımlarıyla gerçekleştirdikleri saldırılarla, Asya’nın gelenekleriyle birlikte insanlığımızın temel değerleri de kayboldu: Kişisel Gelişim furyasıyla başta Türkiye olmak üzere İslâm ve Asya toplumlarının başlarına boca edilen necaseti insanlıktan temizlemenin maliyet ve zamanını varın siz düşünün…

Tarihe mal olmuş bu geçmişi, batılı tasvirin bize zarar vereceğini düşünerek fazla kazımak istemiyoruz. Yalnızca şunu diyebiliriz. Asya geleneğinin ve yukarda saydığımız sair unsurların itaat adına bize dikte ettikleri hata ve eksiğe karşı, kader Batı Felsefesinin NLP belasını bize musallat etti. Risale-i Nur’daki istikametli Asr-ı Saadet duruşunu, zamanında semavi din ve ahlak karşıtı global  psiko-analiz mahsulü cereyana karşı  gösterebilseydik, hem cemaatimizin ve hem de koruma ve kollamasıyla vazifeli olduğumuz diğer İslam cemaatlerinin az bir zararla o taunu defedebileceklerini düşünüyoruz. Bu taunun tortuları olan enaniyetin, laubaliliğin, gevezeliğin, tembelliğin, sebatsızlığın, teşettütün, işgüzarlığın, takvasızlığın, yuvalarından uçurulmuş saygınlıkları kaybolmuş kadınların, tüketim toplumunun bir parçası olmaklığın ve daha doğrusu nurcular açısından dünyevileşmenin bizi ne kadar zorladığını her gün binlerce hadise ile yaşayarak anlıyoruz.

Nur hareketinin bir tecdid hareketi olduğunu dillendirdiğimiz halde, buradaki tecdide “koruma” refleksiyle mani olduğumuzu hiç düşündünüz mü? Doğrudur… Pozisyonlara hâkim değilseniz, bu gedikten tahripçiler de girer ve nurlardan az istifade etmişleri ifsad edebilirler. Sünnet ölçülerindeki duruşu kaybederek “anarşizme” kayma kaygısı, bir çoğumuzu “haklı hürriyet” karşısında da konumlandırmış olabilir. Gel gör ki, kâinatta tekâmül devam ediyor ve dünyamız boşluk kabul etmiyor. İsm-i Hâkime mazhar olmuş – bize göre – vazifeli şu cemaat zamanında gerekeni yapamazsa, menfiler o boşluğu doldurmaya devam edecekler. İtaat ve teslimiyet ile tecdid ve haklı hürriyet arasındaki dengeyi, ancak geceli gündüzlü nurlarla meşgul olan müteyakkız bir cemaat sağlayabilir.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

9 Yorum

  1. yıllar var ki söylenmesini beklediğimiz kelimeler olmuştur. artık o kelimeler kozalaklarından çıkıp sümbüllenecekleri topraklara düşme vaktini gördüler. güzelce seçilmiş kelimelerden böyle nadide bir yazı dokuduğunuz için size de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum tüm asya namına. selam ve dualarla

  2. Herkesin susturuldugu bir devirde tek konuşan Bediüzzaman ve Risale-i Nurdu ve devaminda sadık ve istikameti talebeleri idi. Şimdi korkunun heryeri etki altına aldığı şu dönemde bu kadar açık ve net bu meseleleri yazan yine onun sadakatli ve istikameti taleberi olacaktır.Yalniz tecdid meselesi biraz daha açılması gerekmez mi,hizmetlerde Risale-i Nur un doğru anlaşılmasında ve yaşanmasında yaşadığımız durgunluğun yada gerilemenin sebep lerinden olabilir mi merak ediyorum

  3. Güzel yazi, Allah razi olsun.
    Ama genel olarak sunu da söylenmesi gerekiyor:
    Psikoanalizde farkli cereyanlar var, onlar birbirine catisiyorlar, bir kac tane müspet baskalar menfi. Mesela bir kisim din/iman insanin fitratina uygun ve zorunlu olarak görüyorlar, diger kisim din sirf bir psikotik bir hal ve bir savunma mekanizmadan baska bir sey degil diye. Yani genellestirmese dikkat etmek gerekiyor.

    Neoliberallerin eline “Davransici” Psikoloji (Behavioristler) faydasina geldi, cunku insani daha cok hayvani bir makine olarak goruyor, sirf mükafat ve ceza ile insani terbiye etmektedir ve “nefis” kelimesi yok onlarda. Ama oradada degisim var. Ve ifrat tefrit catismasi buradada belli oluyor.
    Iste buradada recete Islam da dir. Cunku (bati) insani Allahi unutuktan sonra (“Tanri öldü” – Nietzsche), baska nokta-i istinat kalmadi ki kendi enesine güvensin.
    Müm’in farkina varmak ve sirf mükafat ve ceza reflekslerinden de kurtulmasi gerekiyor.

  4. İtaat, tevazu, sadakat ve hürmetin negatif olarak lanse edildiği bir toplumda bu yazıya ihtiyaç vardı.Kültürümüzdeki bir çok yüksek kıymetin tukaka edildiği şu zamanlarda nurculara önemli görevler düşüyor.

  5. İtaatin negatif olarak algılanması ve neredeyse isyanın teşvik edilmesi hususu, tek başına nlp hareketinin bir komünist hareketi olduğunu anlamaya yetmez mi… Risale-i Nurları okuduğu halde bu fikirlere kapılanlara da şaşmamak elde değil. Tebrik ediyorum.

  6. Nur Hizmetinin serüveninden önemli kesitler sunan bu yazının önemli yanı, olaylara oldukça objektiv yaklaşılmasıdır. Nurculuk tarihimde açığa çıkması insanlık açısından faydalı noktaların mutlaka yazılması lazım.

  7. Fevkalade önemli bir çizgi. Mutlak itaat kültüründen sorgulamaya geçerken nurcular, maalesef vasatı çok kere kaybettiler. İfrat ve tefritin mengenesinde bir o tarafa, bir bu tarafa savruldular. Doğru yerde durabilmek için çokça lahika mektubu okumamız lazım diyorum.

  8. İnsanlığın yaratılış gayesine, fıtratına dönüşünün adresini bize veren Risale-i Nur’un gölgesindeki bu kutlu yürüyüşün devamını bekliyorum. Yani günümüze ve zamanımıza kadar yazmanızı..

  9. Nurcular biat ile itaat arasındaki ince çizgiyi güzel çiziyorlar.İtaatın ruhbanlık olmadığını da. Anarşizm ile düzen arasındaki çizgi gibi…

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*