O halde biraz muhabbet, biraz hoşgörü!

Farkına varmadan, son zamanlarda en çok konuştuğumuz kelimeler, ”terör örgütü, OHAL, tutuklamalar, adalet, hukuk” oldu.

Muhabbet, sevgi, hoşgörü gibi kelimelerden de, bu duyguları samimî bir şekilde yaşamaktan da uzaklaştık. “İnsanlık dondu” dediğimiz günler yaşıyoruz. Vicdanların buz tuttuğunu gördük.

Kâinata baktığımızda her köşesi sevgi ile örülüdür. Her şey birbirine muhabbet bağları ile bağlıdır. Bu muhabbetin heyecanı ile kâinat sarayında işler aksamadan devam eder. Bu muhabbet ile bir nâzenin çiçek kayayı şakkeder de, hayata gülümseyerek başını kaldırır. Kaya da aynı muhabbetle ona yol açar. Kalbi kayalardan farksız olanlar ise, çocukları, kundaktaki bebekleri taş duvarlar arasına sıkıştırırlar. İzin vermezler gün ışığını, toprağı ve çiçekleri görmelerine. Âdeta onları yok sayarlar. Oysa kâinatta, bulutlar bitkilerin, bitkiler hayvanların yardımına koşar. Rüzgârlar tohumları muhabbetle taşır. Bir tohumcuk bile yok sayılmaz. Bunun gibi kâinatın hangi köşesine baksak, muhabbet, hoşgörü ve yardımlaşmaya dönen işler görürüz.

İşte insan da böyle bir kâinatın meyvesidir. İnsan vücudu da muhabbetle örülmüş hücrelerden oluşmuştur. Kâinatın işleyişindeki sistem insan vücudunda da işlemektedir. Or- ganlar birbirlerinin vazifesine yardım ederler, birbirlerine destek ve tamamlayıcı olurlar. Bedenimiz de dünyamız gibi bize en güzel mesken olmuştur. Birisi evimiz, diğeri şehrimiz gibi. Her iyilik ve her yardım, altında sevgiyi barındırdığına göre onlar da sevgi ve muhabbetle vazifelerinin peşinde koştururlar.

Kâinatın meyvesi olan insan, içinde öyle bir çekirdek taşır ki, o çekirdekte bütün kâinatı kuşatacak bir muhabbet programı vardır. Hepimiz böyle bir muhabbet çekirdeği ile dünyaya geliriz. Bundan sonra ise o çekirdeğin programını işletme görevi bize düşmektedir. Yaratıcımızın bizim için yarattıklarını, bizi kuşatan muhabbetini, sevgisini, şefkatini, cömertliğini anlayarak O’nu tanımak ve sevmek en mühim vazifemizdir. Yaratılan her şeyi Yaratandan dolayı sevmek anlayışı bizde yerleşebilseydi, bugün insanlar en çok “adalet”e ihtiyaç duymayacaklardı. Zira, Allah’ı tanıyan ve seven, O’na ve yarattıklarına mu- habbet eden insan hakperest ve âdil olur. Affedici ve hoşgörülü olur. Yapıcı ve onarıcı olur. Tahrip değil, inşâ eder.

Çileli ömrünü muhabbete adamış olan Bediüzzaman Said Nursî “Yolların en keskin kuvveti muhabbettir” der. Kendisi de bu kuvvet ile bütün eziyet ve zulümlere tahammül edebilmiş, büyük bir fedakârlık ve şefkat ile “Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musîbetler he- lâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helâl ettim” demektedir. İşte muhabbetteki keskin kuvvetin timsali.

Madem biz böyle bir muhabbetle yaratılmış ve muhabbetle kuşatılmışız, dostluk, kardeşlik bağlarımızı güçlendirelim. Muhabbetteki kuv- vet sırrıyla, birlik beraberlik ve hoşgörü ile zor günlerin üstesinden gelebiliriz. O halde, biraz muhabbet, biraz hoşgörü.

Mehtap Yıldırım Yükselten

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*