O Vahiddir, O Ehaddir

Birinci Nokta
İki Mebhastır

BİRİNCİ MEBHAS: Her zerrede, hem harekatında hem sükunetinde iki güneş gibi, iki nur-u Tevhid parlıyor. Çünkü, Onuncu Sözün Birinci İşaretinde icmalen ve Yirmi İkinci Sözde tafsilen ispat edildiği gibi, her bir zerre memur-u İlahi olmazsa ve onun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse, o vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lazım gelir. Çünkü anasırın her bir zerresi, her bir cism-i zihayatta muntazam işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamatı ve kavanin-i teşekkülatı birbirine muhaliftir. Onların nizamatı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de, yanlışsız yapılmaz. Halbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise, o hizmet eden zerreler ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde, öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lazım geliyor.

Bu bölümde “zerre” kelimesi temel unsurlar, varlıktaki işleyişin temel yapı taşları olarak ele alınmaktadır. Çok eski dönemlerden beri oksijen, hidrojen, karbon ve azot gibi unsurlar maddenin temel yapı taşları olarak kabul edilmektedir. Madde adını alan her şeyin bu temel unsurlardan müteşekkil olduğu düşünülmektedir. Bu da makro alemde, atom ve atomiçinin yani mikro alemin henüz bilinmediği dönemde, “zerre” fikrini yaşatan “maddenin temel yapı taşı” düşüncesini yaşatan bir hal olmuştur. Democritus’un ve Aristoteles’in maddenin en temel yapı taşı düşüncesi ya da atom fikri uzunca bir süre bu unsurlarla yaşanmıştır. Bu bölümde “zerre” düşüncesi, bu unsurlar üzerinde şekillendirilerek harfî manası, işaret ettiği ifadeler ortaya konmuştur. Özüne inildiğinde bu temel unsurlarla ortaya çıkan manalar kuantum dünyasındaki akıl almaz işleyişlerden hasıl olan manalardan pek de farklı değildir.

Bir an için kendimizi oksijen elementinin yerine koyalım. Havada ilgili olduğumuz elementlerle ahenkli bağlantılar yapacak ve hava dediğimiz unsurun yalnızca yaklaşık % 21’ini oluşturacak topluluklar halinde, hemcinslerimiz ile çok dengeli bir değişim içinde bulunacağız. Yani o an atmosferde ne kadar oksijen bulunduğunu ve bu oranı bozmamak için nerede yer almamızın uygun olacağını bilmemiz gerekecek. Bu arada bizim türümüze ihtiyaç duyan milyarlarca insan, hesaba gelmez hayvan ve bitki türünün hangisine ne miktar oksijen gideceğinden, bu şartlar içinde hangi oksijenin hangi ferde gideceğinden haberdar olmamız ve bizim bu duruma uyumlu şekilde varlık aleminin hangi ferdine yönelmemiz gerektiğini bilmemiz gerekecektir.

Diyelim ki, bir insanın oksijen ihtiyacını karşılamak ihtiyacı bize düştü. Bu insanın hangi nefesi ile akciğerine gireceğimizi bilip, o nefesin alınmasından önce ağız ya da burun kapısı önünde bekliyor olmamız gerekecektir. Bundan sonra karanlık bir mağara içinde yönümüzü tayin edip, yemek borusu ile nefes borusu ayrımında tercihimizi yapıp, önümüze çıkan onlarca bronşlar şeklindeki yol ayrımlarından uygun tercihlerle yol işaretleri olmadan geçip, yine onlarca odacıktan oluşmuş büyük bir salonda aynı dengeli dağılımı sağlayacak şekilde bize uygun odacığa yönelmemiz gerekecektir. Sonra vızır vızır geçen eritrosit adı verilen vasıtalardan bizi taşıyacak olanı tanıyıp, izdihama yol açmamak için hemen atlayıp gitmemiz gerekecektir. Sonra süratle akan bir nehirde eritrosit sandalı ile yolculuğumuz başlar. Yine ihtiyaç dağılımına uygun şekilde hangi organın hangi hücresine gideceğimizi bilip orada eritrositten inmemiz gereklidir. Sonra hücre içine, zarında bulunan pek çok kapıdan kendimize uygun olanı tayin edip oradan girmemiz, o hücrenin vazifelerinin ne olduğunu ve bu vazifeye uygun işleyişte bize düşen görevleri bilmemiz gerekecektir. Sonra bedenin işleyişi devam edecek, o hücreden çıkıp belki başka bir hücreye geçmemiz gerekecek ya da karışık yollardan tekrar beden dışına çıkıp belki bir hayvanın, belki bir bitkinin bedeninde, belki de dünyadan uzaklarda bir yerde yeni görevimize yöneleceğiz.

Bu anlattıklarımız yalnızca kaba bir bakış… Her bir görevdeki kompleks mekanizmalar; biyokimyasal, fizyolojik işleyişler, sitrik asit siklusları gibi çok komplike reaksiyonlar bu anlatımımızda yoktur. Bu anlatılan sathi hali ile baktığınızda bile, siz, bir insanın özelliklerini taşıyacak şekilde oksijen ebatlarına indirgenseydiniz, bütün bu işlerin üstesinden gelebilir miydiniz? Kendinizi varlıkların en mükemmeli olarak tanımladığınıza göre oksijenin sizden daha üstün, daha akıllı, daha becerikli, daha geniş alanları içine alan bilgi düzeyinde olduğuna da hüküm veremezsiniz. Öyle ise bütün bir işleri yapan oksijendir, diyemezsiniz. Ama, işler ortada ve aksaksız yürüyor olduğuna göre bir yapan var! Onuncu Söz’ün Birinci İşareti’nde de “Bir harf katipsiz, bir kanun hakimsiz olmaz” denmiştir. Kitabın mükemmelliği ölçüsünde artan parlaklıkla Yazan’ı, hanenin sanatındaki harikalıklar nispetinde Usta’sını, kabarcıklar üzerindeki akislerin ve her bir mevcuttaki renklerin güneşi gösterdiği ifade edilmiş ve kainat bütün bu çerçeveler içinde değerlendirildiğinde, şu hükme ulaşılmıştır: “Evet, bir şeyden her şeyi yapmak ve her şeyi bir tek şey yapmak, her şeyin Halık’ına has bir iştir.” Arkasından, “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu övüp, O’nu tesbih etmesin.” (İsra Suresi; 44) mealindeki ayetin hükmüne dikkate davet edilmektedir. Bu işaret şu cümle ile sona erer: “Demek, Vahid-i Ehad’ı kabul etmemek ile mevcudat adedince ilahları kabul etmek lazım gelir.”

Yirmi İkinci Söz ise genellikle tevhid hakikatini işleyen bir bölümdür. “Her şey üstünde sikke-i kudretini ve hatem-i Rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve her şey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve Uluhiyetinde ve Rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vech ile, hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakîn ile tasdik edip, iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimi elde etmektir.” şeklinde hakiki tevhid tarifi yapılmakta ve “biz dahi şu sözde, o halis ve ali tevhid-i hakikiyi gösterecek şuaları zikredeceğiz.” şeklinde Yirmi İkinci Söz’ün özeti yapılmaktadır.

Hem havada, hem insandaki hücrelerde, farklı farklı organlarda, milyarlarca değişik türdeki hayvanlarla, hesapsız bitkilerde görev yapan oksijen hep aynıdır. Hepsi O2’dir. Yani aynı O2 kah ceylan kah bir işçi, kah bir idareci olur. “Bir şeyden her şeyi yapmak” fiilini sergiler. İnşa boyutu ile bakıldığında bütün alem, temel unsurların sürekli olarak bir yerden başka bir yere geçtiği, farklı farklı yerlerde görev yapıp oranın haline uygun tavırlar sergilediği bir değişim, başkalaşım ve kaynaşma halindedir. Hidrojeni, oksijeni, azotu, karbonu, sodyumu, potasyumu, glikozu ve daha pek çok unsuru, 110 civarındaki elementlerin, bunların oluşturduğu basit ve kompleks moleküllerin hepsi, sürekli şekilde bir halden diğer hale geçerler. Yani tahavvül ederler. Her bir unsuru ayrı ayrı takip ettiğinizde her birinde bu akışı gözlersiniz. Yani trilyonlarca unsurun sürekli akış halinde olduğu ve her birinin sanki kainatın bir ucundan girip öbür ucuna doğru eşya içinde tayin edilmiş yollarından geçtiği bir alemde, bu akışların iç içe ve giriftliği, dış aleme yani bizlere şu an gözlediğimiz varlık tabloları şeklinde yansır. Bu yansımada özellikler oluşur. Bazen hareket, bazen sükunet vardır. Bulundukları her halde, sergiledikleri her manzarada bu unsurlar tevhidi gösterirler.

Değişen, başkalaşan, halden hale geçen her unsur, içinde bulunduğu her eşyanın özelliklerini bilmelidir ki, o eşya içindeki konumunu doğru bulup, vazifesini hakkıyla eda edebilsin. Bu sürekli akışlarla sanki her şey her şeyle irtibatlı, bir şey her şeyin içinde yer alıyor gibidir. Bütün bu işleyişlerde bir şeyin konumunun belirlenmesi her şeyle irtibatlıdır. Aynı yerde yığılmamak ya da bir yere hiçbir unsurun gelmemesi gibi aksaklıklar yaşanmadığına, her şeyde uyumlu ve yerli yerinde bir dağılım gözlendiğine göre sanki unsurlar arası bir iletişim var gibidir. Her şey her şeyden haberdar, durumunu biliyor ve ona göre tavır sergiliyor gibi bir hal izlenmektedir. Oysa bilmek, haberdar olmak, tavır almak gibi fiiller, şuuru gerekli kılmaktadır. Bahsedilen unsurların hiçbirinde şuurluluk emaresi, bizde şuurun varlığı hissini oluşturacak tecrübi gözlemlerin hiçbiri mevcut değildir. Aslında bilmek, tavır almak, yönlendirmek gibi fiiller bu unsurlarla sınırlı kalsa yine yeterli değildir. Çünkü her bir unsurun, elementin içi ayrı bir alem ve o alemi oluşturan sayısız zerreler, zerre içi oluşumlar, sonunun nereye varacağı belirsiz işleyişler mevcuttur. O halde ilim de sonsuz olmalıdır. Sonsuz ilim mutlakiyet gerektirir yani o ilmin sahibi tek olmalıdır. O halde bilen, o bilgiye göre tavırları belirleyen, her şeyi yerli yerinde tutup, halden hale sokan tektir. O, bu unsurlar içinden, eşya özellikleri taşıyanlardan, varlığı için başka varlıklara ihtiyaç duyanlardan, doğanlardan, olamaz. Her bir zerre, her bir unsur, her bir eşya ve tüm kainat Onun kudretinin neticesinde var olmalıdır. Aksi taktirde, şu an işleyen şekliyle varlık mümkün değildir. Artık, varlık aleminde zerreler adedince seslendirilen şu nakarat sanki duyulur gibidir; O Vahiddir, O Ehaddir, O Allah’tır!

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*