Ölümü düşünmek hayatı çekilmez mi kılar?

“Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz.”

(Tirmizî, Zühd: 4)

İslâmı ve İslâmî hakîkatleri akıl süzgecinden geçirmek gerektiğine inanan ve öyle davranan ba’zı kesimlerin yukarıdaki Hadîs-i Şerîf hakkında pek olumlu düşünmediklerini, pek mantıklı bulmadıklarını duyuyoruz.

Bu tür kişilerin akıllarına güvenerek verdikleri hüküm de şu: “Ölüm mâdem ki lezzetleri tahrîp edip acılaştırıyor; öyleyse ölümü çok zikretmek insana hayâtı zehir eder; çekilmez kılar.”

İlk bakışta mantıklı gibi görünen bu düşüncenin, iyi niyetle bile söylense insanı hem yanlışa, hem de mes’ûliyete sürükleyebileceği âşikârdır.

Bedîüzzamân Hazretleri On Üçüncü Söz’de, “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız?” diye soran gençlere “Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek” şeklinde cevap verir “Ve oraya üç tarzda üç yol ile” girileceğini anlatır. Ve üçüncü yol için aynen şu ifâdeyi kullanır:

“Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idâm-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idâm edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.”

Buradaki “üçüncü yol”da zikredilen “i’dâm-ı ebedî” kelimesi başka mahfillerde de müzâkere ve münâkaşa edilmiş bir kelime. Zîrâ ma’lûm olduğu üzere ehl-i sünnet i’tika’dında “i’dâm-ı ebedî” gibi bir hakîkat yoktur. Ya’nî rûh bâkîdir. Dolayısı ile hiçbir rûh sâhibi kabir yolu ile “ebedî i’dâm”a mahkûm olmayacaktır. Öyleyse Üstâdımız neden “idâm-ı ebedî kapısı” tâbirini kullanmıştır?

Bu tâbirden bizim anladığımız şudur: Yukarıdaki bölümde Üstâd Hazretleri kabrin “hakîkî ahvâlini” değil, îmân sâhibi olmayan kimselerin “nazarındaki” görünüşünü anlatmaktadır. “Öyle bildiği için” tâbirinden bunu anlıyoruz. Ya’nî kabir hakîkatte değil, münkîrin “nazarında” bir “i’dâm-ı ebedî kapısı”dır.

Bu noktadan hareketle biz de konumuzda bahsi geçen Hadîs-i Şerîfteki “ölüm”ün ta’rîfinin, ölümün “hakîkati” açısından değil, “nefsin nazarındaki ölüm” açısından yapıldığı inancını taşıyoruz. Zîra nefis, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet ile ölümü kendine aslâ yakıştırmaz. Hep başkalarına verir. Bunun sebebi ölümün hakîkatini anlamamak olduğu gibi aynı zamanda hakîkî lezzeti bilmemektir. Nefis büyük bir gafletle bir dirhem hazır lezzeti, ileride gelecek bir batman lezzete, kırılacak bir şişeyi bâkî bir elmasa tercîh eder. Oysa lezzetin lezzet olması, onun devamıyla mümkündür. Eğer lezzet devam etmezse sonu elemdir. Bunu Üstad Bedîüzzamân gâyet vecîz bir şekilde şöyle ifâde eder: “Zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi; zeval-i lezzet dahi elemdir.” (10. Söz)

Hattâ On Yedinci Söz’de bunu biraz dahâ ileriye götürerek, “zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir” şeklinde ifâde etmiştir. İşte bu özelliklere sâhip olan nefis lezzeti yanlış bildiği gibi, ölümü de yanlış bilmekte, yanlış tasavvur etmektedir. Ya’nî nefsin bakış açısına göre ölüm, hayâtın lezzetlerinin son bulması, güzelliklerin nihâyete ermesi, en önemlisi hayâtın sona ermesidir. Bu bakış açısına göre ölüm düşüncesi, hayâtın lezzetlerini tahrîb edip acılaştırmaktadır. Bu açıdan bakıldığında ölümü düşünmek, nefsi terbiye etmek ve nefsin arzûlarını frenleyerek günah bataklığına düşmekten kurtulmak açısından önemlidir. Zîrâ hakîkî lezzeti bilmeyen, peşin lezzetleri ileride gelecek lezzetlere–dahâ büyük de olsa—tercîh eden hissiyât ve nefs-i emmâre insanı, hem dünya, hem de ebedî hayâtını mahvedecek günahlara düşürebilecektir.

İşte nefsin ve hissiyât-ı insaniyenin bu husûsiyetlerini çok iyi bilen Resûlûllah (asm) “lezzetleri acılaştıran ölümün çok zikredilmesini”, bu vesîle ile de ümmetini hakîki lezzetlere ve hakîkî mutluluğa ulaştırmayı hedeflemiş olmalıdır.

Şimdi de ölümün hakîkatine kısaca bakmaya çalışalım.

Hâdisât-ı âlemin, Kur’ân’ın, Peygamberimiz’in (asm) ve Risâle-i Nûr’un bildirmesiyle biz biliyoruz ki; “Mevt (ölüm) i’dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firâk-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbâbın mecmâı olan âlem-i berzaha bir visâl kapısıdır.” (Mektubât; s: 221)

Ya’nî ölümle biz i’dâm edilmiyoruz; hiçliğe, yokluğa gitmiyoruz. Fenâ bulmuyoruz. Ölüm bizim başımıza tesâdüfen, hâdiselerin sürüklemesi sûretiyle gelmiyor. Biz bir “Fâil” tarafından, bilerek, bir kast-ı mahsûsla kabre gönderiliyoruz. Ya’nî biz öldüğümüz anda sâhipsiz, hâmîsiz, başıboş bırakılmıyoruz. Sonsuz bir “İrâde” ve hudûtsuz bir “Kudret” tarafından dahâ güzel, dahâ mükemmel bir memlekete, bir saâdete, bir huzûra sevk ediliyoruz. Vazîfe hitâm buluyor; yalnızlık, ayrılık, hasret, musîbet, sıkıntı imtihân sona eriyor; askerlik bitiyor.

Artık mekân değişiyor. Fenâdan bekâya gidiyoruz. Karanlıktan aydınlığa, nûra ve “Huzûr”a çıkıyoruz. Tezkereyi alıyor, terhîs oluyoruz. Yolculuk sona eriyor; otelden, handan, geçici iskândan kurtuluyoruz. Evimize, vatan-ı aslîmize, sevdiklerimize, ahbâbımıza kavuşuyoruz. En önemlisi hudûtsuz bir “Rahmet”e, “Şefkat”e, “Merhamet”e muhatap oluyor; sonsuz bir saâdete, ta’rîfi imkânsız bir şevkete, misilsiz bir “Rü’yet”e mazhâr oluyoruz.

Evet ölümün hakîkati budur; mâhiyeti budur. Ölümü böyle gören, böyle anlayan, böyle bilen bir kalb, bir rûh o ölümden korkar mı? Böyle bir ölümden ıztırap duyar mı? Elbette ki hayır. Zîra böyle bir netîce lezzetlidir; saâdetlidir; kıymetlidir.

Ölüm vâsıtası, kabir kapısı ile girilecek böyle bir âlemin insanı mutsuz etmesi, hayâtını çekilmez kılması değil, bilâkis şevk, lezzet ve zevk vermesi beklenir. Onun için “ölümü düşünmek, hayâtı çekilmez kılar” demek doğru bir değerlendirme olamaz. Zîrâ aslında bize ebedî lezzetler kazandıracak bir hayâtı, ölümü unutmamak sûretiyle yaşayabileceğimizi ehl-i hak ve hakîkat bildiriyorlar. “Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Konu güzel işlenmiş.. Ayrıca muharrir Kardeşimiz, imlâda da oldukça hassas davranmış.. Kendisini tebrik ediyor, emsâli yazılarını iştyakla bekliyorum.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*