Örnek dâvâ adamı: Zübeyir Gündüzalp

Risale-i Nur’u tanıdığımdan günden beri dâvâ anlayışına hayran olduğum, hizmet tarzına meftun olduğum, fedailiğine aşık olduğum ağabey…

Örnek dâvâ adamı… Risale i Nur dâvâsının aşığı … Risale-i Nur’a ayine oluşuyla Nur dâvâsını siyaset yangınından, fitne ateşlerinden korumak için fedakârlıklardan kaçınmayan bir cengâver… Nurculuk meşrebinin aslının korunmasında sağlam bir rehber… Zübeyir Ağabey…

Zübeyir Gündüzalp Ağabey’i dünya gözüyle görmeyi çok istedim, ama nasip değilmiş. Dershane hayatım 1969 yılında Ankara’da başladı. Zübeyir Ağabey’i görüp görmediğimden emin değilim. Ankara’ya gelen çok ağabey olurdu. Derse gelişleri bir şeyhin iştirakini andırmazdı, mütevazı birer talebe edası taşırlardı. Dikkat çekmemeye azamî özen gösterirlerdi. Bu yüzden eğer siz derslere yeni başladıysanız ve size özellikle o ağabeyden bahsedilmemişse onun kim olduğunun farkına varmanız mümkün olmazdı. Ağabeylerde, etrafında bir şeyhin etrafını saran müritler görüntüsünü görmek mümkün değildi. Zaten bir Ağabey böyle bir harekete maruz kalsa muhatabını mutlaka ikaz ederdi.

O yıllar dersanede benim gibi yeni kalmaya başlayan bir kardeşin yanına bir derste, Bayram Yüksel Ağabey oturmuş. Kardeş onu derslere ilk kez gelen bir kişi sanıp başlamış Risale-i Nur’u anlatmaya… Bayram Ağabey, kardeşin izahından epey zevk almış, “Maşallah kardeşim, maşallah…” deyip kardeşin başını okşamış. Mahcup etmemek için kendini tanıtma ihtiyacı dahi hissetmemiş.

İşte böyle bir atmosfer içinde Risale-i Nur dershanelerinde kaldım. 1970 yılından itibaren Trabzon’da Nur dersanelerinde kalmaya başladım. Trabzon’daki ağabeylerimiz kahramanlık, fedakârlık ve hoşgörüleriyle, adeta bize üstün nitelikli bir dâvâ adamı olma bilincini yüklüyordu. Bahattin Gürsoy Ağabey’i şevkiyle hatırlarım. Mustafa Ateşmen fazilet sahibi bir ağabeyimiz, dersane vakfımız Hikmet Özuyumaz da gayretli bir ağabeyimizdi. Of’tan Hayati Saral olgunluğu ile, Ramiz Selçuk samimiyetiyle, Bilal Akçay’da nüktedan muhabbet adamı olmasıyla hafızama kazınmış ağabeylerdendir. Müslim Selçuk Ağabey,

çakmak çakmak bakışlarıyla büyük ağabeyleri öyle anlatırdı ki, o beden dilini görmek gerekti…

2 Nisan 1971 tarihinde Trabzon’a hepimizi derinden üzen bir haber geldi. Nurun kumandanı Zübeyir Ağabey vefat etmişti… Sağlığında İstanbul’da Bahri Dayıoğlu kardeş beni onun yanına götürecekti. Görmek nasip olmadı. Neden görüşemedik diye hayıflandım, üzüldüm… Ankara’da kaldığım günlerde belki de görmüştüm, ama hatırlamıyorum.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümümüzde kimya dersinden sınav günümüzdü, buna rağmen Zübeyir Ağabey’in cenazesine gitmeye karar verdim.

12 saat süren Ankara yolculuğundan sonra Bayram Ağabey’in organizesindeki İstanbul kafilesine dahil olduk. Bendeki heyecan doruktaydı. Zübeyir Ağabey’in cenazesi dersaneden çıkarılıyordu. Ömrünü Kur’ân hakikatlerine adamış, nefsi adına hiçbir şey yaşamamış bir yiğidin cenazesiydi bu. Bu, öylesine sıradan cansız bir beden değildi. Kolay değildi nefisten vazgeçmek… Dile kolaydı, ömrü Hakk’a adamak… Hakk’ın adamı olmak…

Bir Ağebey o nur yüzü açıp baktığı esnada ben de kahraman Zübeyir Ağabeyimizin o pırıl pırıl yüzünü gördüm, bu yüzü ilk kez görüyordum. Ve elbette bu dünya için son kez… Umarız ki Rabbimiz ahir hayatta da bize onunla birlikte olmayı nasip eder…

Loş havada hafifçe çiseleyen yağmur taneleri insanın içini burkuyordu. Camiden cenazenin çıkışı anında bir grup kuşun cenaze üzerinden selâm verir gibi geçişi hepimize “Ehl-i hidayetin ölmesiyle semavat ve arz, onların cenazeleri üstünde ağlıyorlar, firaklarını istemiyorlar” sözünü hatırlatmıştı.

Definden sonra mezar başında megafonla 20. mektuptan ders yapan Rahmetli Ali Uçar Ağabey’in sesi ta içimize işliyordu:

“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir …”

Cenaze merasiminden sonra Av. Bekir Berk Ağabey’in yazıhanesine gittik. Bekir Ağabey, Anadolu’da bir duruşmaya gitmeye hazırlanıyordu. Yazıhanesine çağırdığı berber onu tıraş ederken, bize fetih marşını öğretmişti.

Ankara’ya dönerken araba vapurunun güvertesinde, o sıkıyönetim ortamında fetih marşını gür bir sesle, vatandaşların önce telâşlı, sonra memnun veya hayretli bakışları içinde söylemiştik.

“Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın ?

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden….

Senin de destanını okuyalım ezberden…

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın..!”

İhlâs ve samimiyet içinde İstanbul’dan ayrılırken kendimize ve neslimize duâ ediyorduk adeta. Evet, bugün o duâ kabul oldu… Bugün Dünya Risale-i Nur okudu, okuyor. Risale-i Nur dünya’ya “Doğru İslâmiyeti, İslâmiyete lâyık doğruluğu” gösterdi. Müjdeyi Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri vermiş:

“Kardeşlerim Nurlar parlayacak…” Hakikî Nur Talebelerini Hakk koruyor, koruyacak inşallah. “İstikbalde en gür sadâ İslâm’ın olacak…” müjdesi tahakkuk ediyor elhamdülillah.

Alper Özcan

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*