Risale-i Nur dağıtımı ve sohbetleri

Rüya ile başlayan ve rüya ile sona eren Medine hayatım:

Risale-i Nur hizmetlerinde Risalelerin neşri, irşadı, ihyası ve sohbetleri gibi başkalarına anlatılması da büyük bir önem arz etmektedir. Her okunduğunda veya anlatıldığında daha önce fark edilmeyen hususlar öğrenildiğinden, daha fazla insana ulaştırılması için neşredilmesi ve okunması Risale-i Nurlar’ın başlıca özelliği olsa gerektir. Bugün olduğu gibi bizim gençlik dönemimizde de Risalelerin tanıtılması, Nur hizmetlerinin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Ben de lise öğrenciliğim yıllarında hep yurt dışına gidip Risaleleri tanıtma düşüncesi içerisindeydim. Özellikle Mekke ve Medine gibi kutsal mekânlarda bu tanıtımı yapmak hep duâlarımın arasındaydı.

1962 Yılının Haziran ayında Adana İmam-Hatip Lisesi’nden mezun olmuştum. Liseden mezun olduğuma göre kutsal mekânlardaki Risale-i Nur tanıtım amacıma bir adım daha yaklaşmıştım. Bu amaçla Suudi Arabistan’a gidip Medine-i Münevvere’de bulunan Camia’tül İslâmiye’ye (İslâm Üniversitesi) öğrenci olarak girip tanıtım işlerine başlama düşüncemi rahmetli Abdullah Yeğin, Av. Bekir Berk ve Mustafa Sungur Ağabeylerimle istişare ettim. Kendileri bana “burada (Türkiye’de) ihtiyaç var gitmesen iyi olacağı kanaatindeyiz” demişlerdi.

O yıllarda hem Nur hizmetlerinin hem de kendi maddî imkânlarımız çok sınırlıydı. Sonuçta ben de köyde ikamet eden çiftçi bir ailenin çocuğuyum. Babam rahmetli Mustafa Örtlek Adana’nın (şimdi Osmaniye) Kadirli ilçesinin Yukarı Bozkuyu Köyü’nde farklı güzergâhlarda bulunan tarlalarında çiftçilik yapmaktaydı. Küçük çiftçilik 1960’larda ciddî bir gelir kaynağı değildi. Aynı yıl hava şartları kötü seyretmiş ve Eylül ayında tarlalarımızı dolu ve sel vurmuştu. Böylelikle maddî sorunlar daha da artmıştı. Ancak köyümüzde “Bozluk” olarak adlandırılan alandaki 28 dönümlük bir pamuk tarlamızı dolu vurmamıştı. Bu da bize teselli olmuştu.

Köyde Eylül ayının kötü hava şartlarında gördüğüm bir rüya her şeyi güzelleştirmişti. “Bir gün rüyada ikindi namazını kılmıştım. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bana sarılarak öpmüştü. Musafaha yaptıktan sonra Üstad bana, ‘Seni Hicaz’a İslâm Mücahidi olarak tayin ediyorum. İki senede tahsilini tamamlayacaksın, filan (isim vermedi) hafız altı ayda tamamladı” dedi. Rüyadan hemen sonra kan ter içerisinde, istem dışı derin nefes alıp veriyor Allah Allah diye sesleniyordum. Yerimde duramıyor, büyük bir heyecan içerisindeydim.

Güzel ve heyecanlı rüyayı gördükten sonra Adana’ya giderek Abdullah Yeğin Ağabeyi ziyaret ettim. Kendisine rüyamı anlattım. Abdullah Ağabey bana “ne yapalım sana izin çıkmış, gidebilirsin” demişti. Abdullah Ağabeyle helâlleşip yanından ayrılmıştım. Tekrar köyüme geldim. Babama ve Ağabeyim Mehmet Örtlek’e rüyamdan bahsederek “ben Suudi Arabistan’da üniversite okumak istiyorum, bir an önce oraya gitmem gerekiyor” dedim. Dolu ve selden kaynaklı kıtlık ve maddî zorluklara rağmen her ikisi de beni kırmadılar. Talebimi kabul ettiler. Böylece onlarında rızasını almıştım. Ancak elimizde yalnızca 28 dönümlük tarlanın mahsulü pamuk vardı. Ağabeyim, pamuğu 2.500 TL’ye sattıktan sonra Ankara’ya benim için pasaport almaya gitti. Bana 8 Ekim 1962’de pasaportu aldı. Kendisi Suudi Arabistan Büyükelçiliği’ne vize başvurusu yaptığında, Büyükelçilikten “Hac mevsimi olmadığı için vize veremeyeceklerini” söylemişler. Ancak Büyükelçilik görevlisi benim için “öğrenciniz Şam’a gidip Suudi Büyükelçiliğine varsın. Onlara benim Suudi Arabistan’da akrabalarım var şeklinde konuşursa üç aylık vize alabilir. Üniversiteye kabul edildiğinde de öğrenci olacağı için vize süresi uzatılır” diyerek farklı bir prosedür anlatmıştı. Ağabeyim pasaportu aldıktan sonra, beni telefonla arayarak “Mersin’e gel. Orada Merkez Bankası var. Merkez Bankası’nda döviz alalım” diyerek, buluşma yeri olarak bir oteli belirlemiştik. Diğer taraftan o yıllarda döviz alış verişi serbest değildi, döviz büroları da yoktu. Merkez Bankası da sonraki dönemde Adana’ya taşınmıştı. Mersin Merkez Bankası’ndan 10 Ekim 1962 tarihinde iki yüz ABD doları aldık ve döviz serbest olmadığı için aldığımız dolarlar pasaporta işleniyordu. Bu işleri tamamlayarak köyümüze geldik. Babam ve Ağabeyimle İskenderun’a kadar geldim. Burada kendileriyle vedalaşıp yola koyulmuştum.

Bir rüya üzerine yola çıkmıştım. Ancak 1962’nin Türkiye’sinde liseden yeni mezun olmuş bir genç olarak yurtdışına nasıl gidecektim. İskenderun’da dolaşırken sarıklı ve entarili iki Arap gördüm. Hemen yanlarına giderek yarı Arapça yarı Türkçe konuşmaya başladım. Onlara “nerelisiniz? Nereye gidiyorsunuz?” diye sordum. Bana “biri Mekkeliyim diğeri de Medineliyim memleketimize gidiyoruz” dediler. Yolculukta beni arkadaş kabul eder misiniz? Dedim ve kabul ettiler. Birlikte Hatay Cilvegözü Sınır Kapısı’na geldiğimizde bir bavul dolusu Risale-i Nurlar’ı sınırdan nasıl geçireceğim diye düşünürken, sınır kontrolünden sonra yol arkadaşlarım bana “Yallah Ya Şeyh Omar haydi otobüse binelim” diye seslendiler. Bir ne göreyim kitap dolu bavulum sınır kontrolünden hiç açılmadan geçmiş ve otobüsün tavanındaki bagaja yüklenmişti. Ne kadar çok sevinmiştim. İşte Risale-i Nur’un muhafazası ve bereketi şeklinde içimden konuşuyordum.

Nihayet Halep’e ulaşmıştık. Bir otele yerleştik. Akşam olunca yolculuk arkadaşlarım sinemaya gidelim dediler. Fakat ben, “siz filmi izleyin, ben sizi dışarıda beklerim” diye cevap verince, yaşça büyük olanı “ben de seninle dışarıda bekleyeceğim” dedi. Ve bana eşlik etti. Ben de önceki yıllarda sinemaya gider dönemin ünlü oyuncularının filmlerini izlerdim. Lâkin Risale-i Nurlar’ı tanıdıktan sonra sinemanın önünden bile geçmez olmuştum. İşte bu Risale-i Nur’un verdiği terbiyelerden biriydi. Sinemada güzel bir iletişim aracıydı, ama doğru istikamette kullanılmalıydı. Halep’ten sonra Suriye’nin başşehri Şam’a ulaşmıştık. Şam’da bir hafta kalarak hem vize işlemlerimi tamamladım. Hem de Medine uçağının kalkış gününü bekliyordum. Kalkış günü geldi ve Medine uçağına binmiştim. Böylece yolculuğumun yeni bir safhasına daha başlamıştım. Medine Havaalanı’na indiğimizde çok sıkı bir güvenlik kontrolü vardı. Suudi Vahhabiliği’nin en koyu bir şekilde yaşatılmaya çalışıldığı yıllardı. Vahhabilik’ten farklı olan Risale-i Nurlar’ı kontrol noktasından nasıl geçireceğim diye düşünürken birden Abdullah Yeğin Ağabeyimin söyledikleri hatırıma geldi. “Suudiler sana valizinde ne var şeklinde soru sorarlarsa sen de onlara Arapça ifade ile Kütüb-Kütüb (Kitaplar-Kitaplar) cevabını verirsin” demişti. Bende Abdullah Ağabeyimin ifadelerini sınır görevlilerine söyleyerek kontrolden sorunsuz geçmiştim.

Ömer Örtlek

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*