Risale-i Nur, Huruf-u Kur’an’ı korumuştur

Yakın tarihde Kur’ân’a ve İslâm’a yapılan dehşetli tahribatlardan birisi de, huruf-u Kur’ân’a vurulan darbelerdir.

İslâm’a ve Kur’ân’a gelen darbeleri evvelâ yüreğinde hisseden Bediüzzaman Hazretleri, Ankara’ya geldiğinde ilk iş olarak bu konuya eğilir ve mücadeleye başlar. O mücadelesini kendi ifadesinden dinleyelim:

“1338’de Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvah,” dedim. “Bu ejderha imanın erkânına ilişecek!”

O vakit, şu âyet-i kerime bedâhet derecesinde vücud ve vahdâniyeti ifham ettiği cihetle, ondan istimdad edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîmden alınan kuvvetli bir burhanı, Nur’un Arabî Risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir surette o kuvvetli burhan tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem: inkişaf etti, hem kuvvet buldu.” (Lem’alar: 421)

Cumhuriyet kurulduktan sonra yeni yönetimin imana ve Kur’ân’a karşı takındığı tavır, ehli imanı derinden yaralıyordu. Harf devrimi ile huruf-u Kur’ân’ın yasaklanması, milletin yüreğine bir ok gibi saplanmıştı. İşte, bu acı ve elim hadise karşısında, Bediüzzaman Hazretleri tahribatcıların oyunlarını bozarak ehl-i imanı fikren, ruhen ve inanç ekseninde şuurlu olmaya dâvet ederek, iman ehlini bilgilendirmiştir.


Bediüzzaman’ın kendi el yazısı ile yazdığı Kur’ân’ın tamamının âyet kelime harflerinin adedini gösteren cedvelin ilk sayfası..

Bediüzzaman Hazretleri bu çok mühim meseleyi eserlerinde nazarlara verir. Te’lifine mazhar olduğu şaheserlerinin en mühim hususiyetlerden birisi de, Huruf-u Kur’âniyeyi muhafaza etmesidir.

Bu hususlarda yapılan dehşetli tahribatlara karşı, İslâm hurufatını muhafazaya çalışan Bediüzzaman, şöyle der:

“…esrar-ı Kur’âniyeyi ve envar-ı îmaniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda -yani hurufat değişmiş, matbaa yok, herkes envar-ı îmaniyeye muhtaç olduğu bir zamanda- ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbab varken, bunların fütûrsuz, kemal-i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir keramet-i Kur’âniye ve zahir bir inayet-i İlâhiyedir.” (Mektubat, s. 360)


ÜSTAD’IN BİR İSTİĞFARI..

Yapılan istihraçlarda, huruf-u Kur’âniyenin muhafazasına dair Hazret-i Ali’nin (ra) manevî alâkadarlığına dikkat çeken Bediüzzaman şöyle devam ediyor: “Ecnebi hurufatını ehl-i İslâmın en mühim hükümeti resmî bir surette kabul ve neşir ve cebrettiği halde Risale-i Nur şakirtleri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur’âniyeyi harika bir surette neşir ve tamim ile ve muhafazasına çalıştıkları bir zamanda Hz. Ali (ra) aynı tarihiyle ondan haber vermekle gaybî kerametini beyan ettiği yerde ulema içinde birisine iltifat gösteriyor. Elbette bu iltifatın gerçi çok efradı olabilir. Fakat bu karine-i hal gösteriyor ki Risale-i Nur şakirtleri bir hususiyet kesbetmiş ki Hz. Ali (ra) iltifatıyla Risale-i Nur’u alkışlıyor.” (A.g.e: s. 347)

Cemil Meriç de bu hususta şöyle der: ”Anadolu’nun mânevî köküne bütün darbeler vurulmuş, sıra en son darbeye gelmiştir. Bu darbenin yıkıcılığı diğerleri ile kıyas kabul etmez durumdadır. Çünkü alfabe ve dil mevzusu, bir milletin yüzlerce, binlerce yıllık varoluş hikâyesiyle doğrudan irtibatlıdır. Bin yıldır İslâm alfabesiyle yüz binlerce ciltten mürekkep bir Külliyat meydana getirmiş bir milleti, işte bu bin yıldan koparmanın tek ve basit bir yolu vardır. Alfabeyi değiştirir, dili kurbağa vıraklamasına çevirirsiniz. Bir bakmışsınız oluvermiş. Nitekim bugün öyle değil mi? Mushafın bir kenarına dedesi tarafından iliştirilen notu okuyabilen kaç kişi var memlekette? Dedesinin cepheden gönderdiği mektubu okuyan, anlayan torun kaldı mı?”


Bir İslâmköy ziyaretimizde, Hafız Ali’nin arşivinde bulunan Huruf-u Kur’âniye ile yazdığı Risaleden bir parça..

Huruf-u Kur’ân meselesinde yapılan tahribatları, bu tahribatlara sebep olanların mahiyetlerini, ehli iman çok iyi bilip kavramaları gerekmektedir. Bediüzzaman’a sorulan bir suale verilen cevap şöyle: “Bugünlerde mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size bir kısa hülâsasını beyan edeyim. Biri dedi: ‘Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî techizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derecede hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?”

“Ona cevaben dediler: Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kaleyi tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’câzıyla o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor.” (Âyetü’l Kübra )

Kur’ân ve İslâma dair meselelerde, dehşetli tahrifatlara sebep olanların verecekleri hesabın Mahkeme-i Kübrada görüleceğine inananlardanız.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*