Risale-i Nur’da ”ruh” kavramı

GİRİŞ

Gerçek ilim, öncelikle insanın kendisini tanımasıyla başlar. İnsan ruh ve beden olarak çok karmaşık olan, âdetâ sırlar yumağı görünümü arz eden, ayrıca kendisine verilen her bir duygusu da keşfe muhtaç hakikatlerle dolu olan harika bir varlıktır.

Bediüzzaman’ın deyimi ile kâinatın küçük bir numunesi ve çekirdeği olan insanın, mahiyetinin anlaşılabilmesi oldukça güçtür. Bütün bütün anlaşılması da mümkün görünmüyor.

İnsanlık tarihi boyunca ruh konusuna net bir açıklık getirilebilmiş değildir. Kur’ân’ın karşısında olan felsefenin ruh konusundaki bilgileri, canlıların hal ve davranış biçimlerinden yapılmış çıkarımlardan ibarettir.

Kur’ân’da; “Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra: 85) “Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: ‘Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım. Ben, o­nun yaratılışını tamamladığım ve o­na ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen o­nun için secdeye kapanın.’” (Hicr: 28-29) “Sonra o­nu düzenli bir şekle sokup, ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!” (Secde:9) “Onu tesviye edip, düzeltip de ruhumdan o­na üfledim mi derhal o­na secde edin.” (Sad: 72) âyetlerinde ruh konusunda bize bilgi verilmektedir. Ancak bu kadar bilgi ruhu tam mânâsıyla anlamamıza yetmemektedir. İlk insan Âdem aleyhisselâmdan sonra, anne rahminde yüz yirmi günlük iken, bir melek gönderilerek ruhu üflenen, rızkı, eceli, ameli ve şakî ya da said mi olacağını yazılan1 insanın, kendi mahiyetini anlamadan yaşaması düşünülemez.

Günümüzde Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nurların muhtelif yerlerinde insanın ve ruhunun mahiyeti konusunda bizi rahatlatacak birçok açıklayıcı bilgiler vermektedir. Biz bu bilgilerin ışığında ruh konusunu kabiliyetimiz nisbetinde anlamaya çalışacağız

RUHUN TANIMI

Bediüzzaman ruhu tarif ederken, ‘haricî vücut giydirilmiş şuurlu bir kanun’ olarak belirtir. Diğer sabit ve daimî olan fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi emir âleminden, irade sıfatından gelmiştir. Ruhu, Ezelî Kudretin, kıymetli bir mücevher kutusu gibi, hisseden ve algılayan çok güzel bir vücut giydirdiği, bir yerde duramayan, akıcı, şeffaf ve hoş bir cevher 2 olarak tanımlar.

İmam Gazali ruh için;

“Ruh cisim dahi değildir. Suyun kaba girmesi gibi bedene dışarıdan girmiş değildir! Cisim bölünebilir. Ruh ise cisim olmadığı gibi bölünebilir bir şey de değildir. Eğer ruh bölünebilseydi, o­nun bir parçasının bir şeyi bilip diğerinin bilmemesi mümkündü… Tek yerde iki zıddın olması çelişik bir fikirdir. Cüz kelimesi ruh için uygun değildir. Çünkü, cüz kül’e izâfet demek olup, bu hususta ise ne kül, ne de cüz vardır. Ruh bölünmez bir yapıdır. Ve yer de tutmaz”3 şeklinde bir tarif getirmektedir.

Mehmet Kırkıncı da kitabında özet olarak; ruh maddeden mücerred bir cevher veya bir lâtife-i Rabbaniye olduğundan, o­nun mahiyetini idrak etmenin insanlar için mümkün olmadığına vurgu yaparak; ruhun tesir altına girme ve eşyayı tesir altına alma olarak iki cephesi olduğunu, insan ruhunun hem şu görünen âlemle, hem de gayb âlemiyle devamlı münasebet halinde olduğunu, gayb âleminden sürekli feyz aldığını, şehadet âlemine ise ilim ve irfanıyla tesir ettiğini, ruhun bizatihi kaim, fakat hâdis ve mahlûk olduğunu, zâtıyla idrak eden, aza ve hisler vasıtasıyla bedende tasarrufta bulunan ruhun, hâkim bir cevher-i mücerred ve bir lâtife-i Rabbaniye olduğunu, ebedî fakat ezelî olmadığını, ruhun görünen âlemdeki varlıkları hissedip anlamak için her zaman vücuttaki organları kullanmaya muhtaç olmadığını, görülmemekle beraber, ruhun varlığı beden ülkesindeki fiil ve hareketleriyle bilindiğini, ruhun bedenin bütün hücrelerinde hazır ve nazır olduğunu, Hakîm-i Kerîm’in her bir nev’î hayvanın ruhuna o­nlara en münasip ve istifadelerine en müsait cesetler giydirdiğini, arslanın haşin ruhu ile kuvvetli bedeni ve keskin dişleri arasında tam bir münasebet olduğu gibi, bülbülün hassas ruhuyla nazik bedeni, narin tüyleri, tatlı sesi arasında yine tam bir münasebetin olduğunu, ruhun bedene dâhil olmadığı gibi hariç de olmadığını, bitişik olmadığı gibi ayrı da olmadığını, ruhun bedenin tamamını idare ettiğini, bedenin her yerinde mevcut, bölünmez ve parçalanmaz olduğunu, ruhun, his, idrak, ihtisas ve irade üzerinde hâkimiyet kurduğunu, ruhun tek ve basit olduğunu, terkip olmadığını, terkip olmadığı için de zaman, mekân ve harici hadiselerin o­nu çözüp dağıtamadığını, eskitip yıpratamadığını ifade etmektedir. 4

İNSAN RUHUNUN ÖZELLİKLERİ

1- Ruh, âlem-i emir ve iradeden gelen bir kanundur:

Evet ruh emir âleminden5 gelen bir kanundur. Kanunlar, Allah’ın kâinatı yaratırken koyduğu kurallardır. Bu kanunlara fıtrat, âdetullah ya da sünnetullah kanunları denir. Kâinata baktığımız zaman bu kanunların nasıl işlediğini görebiliriz. Fen ilimleri bu kanunların çeşitli vechesini incelemek için vardır. Meselâ biyoloji canlılar üzerinde hükümran olan kanunları incelerken, fizik; maddeler üzerindeki ısı, ışık, hız, hareket, kütle, yer çekimi gibi kanunları/konuları inceler. Fakat bu kanunların bir vücutları yoktur. o­nları sadece maddî âlemdeki tezahüratlarından fark ederiz. Yer çekimi kanununun kendisini göremeyiz. Çünkü harici bir vücudu yoktur. Bu kanunun varlığını havaya atılan bir cismin yere düşmesinden anlarız ve icraatını görebiliriz. Ruh da aynen bu kanunlar gibi Allah’ın irade sıfatından çıkan ve emir âleminden gelen bir kanunudur.

2- Ruh kanunu canlıdır:

Maddelerin en küçük biriminin atom olduğunu ve atomları nötron, proton ve elektronlarla yüklü olduğunu biliyoruz. Nurun maddeye dönüşmeden bir önceki safhası kuantum fiziğinde bahsedilen enerji olmalı. Bu enerji dalgaları veya her neyse bizim bildiğimiz atom altı parçacıkları oluşturur. o­nlar da proton, nötron ve elektronu oluşturarak atom oluşur. Bundan sonraki basamaklar fen ilimleri tarafından bilinir. Bu aşamadan sonra madde kanunları dediğimiz kanunlar işler. Bu kanunlar canı, vücudu ve şuuru olmayan kanunlardır.

Evet ruh kanunu canlıdır. Yine kâinata ve dünyaya baktığımızda çevremizde bir çok canlı kanunlar görürüz. Bu canlı kanunlar canlılar âlemi denilen ve biyolojinin incelediği âlemdir. En basit anlamda prokaryot ve ökaryot6 diye ikiye ayrılırlar. Bitkiler, hayvanlar ve insanlar ökaryot kısmına girer. Daha ayrıntısına girmeyeceğiz. İşte bu canlılar âleminde işleyen kanunlar hayat kanunlarıdır. Bunlar maddî olup canlı olmayan diğer kanunlardan farklı ve daha komplekstir. Çünkü canlı olmaları o­nları bütün kâinatla alâkadar etmiştir. Evet her bir canlı kanun başka bir canlı kanunla bağlanmıştır. Meselâ güneş olmasa dünyada canlılık faaliyeti olmazdı. Allah dünyadaki hayatiyet kanunlarını güneşin de içinde bulunduğu bir kanunlar silsilesine bağlamıştır. Hayat öyle bir şeydir ki, katı maddeleri dahi lâtif/şeffaf maddelere çevirir. İnsanı sadece maddî açıdan inceleyecek olsak; şu kadar demir, şu kadar şu element, şu kadar bu element diye ayırsak ve bu maddeleri yan yana koysak canlı insan bedeniyle kıyaslasak ne kadar kesif ve kaba kalacaktır.

Bitkilerde işleyen hayat kanunlarının bir vücutları yoktur. Şuurları da yoktur. Hayvanlarda işleyen hayat kanunlarının bitkilere ek olarak harici vücutları vardır. Ancak şuurları yoktur. Yani hayvanların ruhları şuursuzdur. İnsanlarda işleyen hayat kanununun hem vücudu, hem de şuuru vardır ki, bu da insan ruhudur. İnsan bedeninden, hayat kanunlarını kendisinden aldığı ruhu çıkarsa, canlılık fonksiyonlarını kaybeder ve bedende bulunan bütün atom ve moleküller cansız âlemde işleyen canlı olmayan kanunlar tarafından işlenir.

3- Ruh kanununun vücudu vardır:

Ruh kanununun diğer kanunlardan en büyük farkı vücudunun olmasıdır. Diğer hiçbir kanunun vücudu yoktur. Hatta zihayat diye tabir ettiğimiz bitkilerde var olan teşekkülat kanununun dahi vücudu yoktur. o­nların hayatiyet özelliği olsa da vücudiyet özellikleri yoktur. Evet ruhun harici vücudu vardır. Öyleyse bir kanunun ruh olabilmesi ya da o­na ruh diyebilmemiz için hayat sahibi olması yetmiyor, ayrıca vücut sahibi olması gereklidir.

4- Ruh kanununun şuuru vardır:

İnsan ruhunun diğer kanunlardan farkının hayat ve vücut sahibi olması demiştik. Hayvanlarda da ruh, hayat ve harici vücut vardır. Bu kanun o­nlarda da işliyor. İnsan ruhunun hayvan ruhundan farkı şuur sahibi olmasıdır. Eğer o­nda şuur olmasaydı hayatı anlayamazdı. Dolayısıyla Allah’ı tanıyamazdı. Yeryüzüne halife olamazdı.

5- Ruha birçok cihazlar takılmıştır:

Evet insan ruhuna maddî ve manevî bir çok, cihaz, duygu, lâtife takılmıştır. Bunların başlıcaları şunlardır. Akıl, kalp, vicdan, sır, lâtife-i Rabbaniye, saika, şaika, nefis, ene vs. Sıfatî olarak görme, konuşma, işitme kabiliyeti vs.dir. Ruh bu cihazları kullanarak maddî ve mânevî âlemlerle irtibatı sağlamaktadır.

Aslında her duyguyu ve her cihazı maddî ve manevi diye ikiye ayırmak gerekir. İnsanda kimi duygular manevî olarak yani vücutsuz, kimileri de vücutlu tezahür etmiştir. Meselâ duymak hem maddi, hem manevidir. Madde âlemindeki sesleri duymak için kulağa ihtiyaç var. Fakat mânâ âlemindeki sesleri duymak ruha ait bir şeydir. Göz de öyledir. Madde âlemindeki görüntüleri görmek için göze ihtiyaç vardır. Fakat mânâ âlemindeki şeyleri görmek ruhun direkt görmesiyle ilişkilidir.

RUH VE BEDEN İLİŞKİSİ

1- Ruh, âlemine göre bedene girer:

Ruh yaratıldıktan sonra bulunduğu âlemin özelliklerine göre kendisi için hazırlanmış bir bedene yerleştirilmektedir. İçinde bulunduğu âlemle temas halinde olabilmesi ve o âlemde iş yapabilmesi buna bağlıdır. Meselâ ruh bu yaşadığımız maddî âleme geldiğinde yine maddeden yaratılmış bir bedene girmektedir. O beden aracılığıyla bu maddi âlemle temasa geçebilmekte, o­nu görebilmekte, o­na dokunabilmekte, o­nda oluşan sesleri duyabilmekte, yaratılmış olan tatları ve acıları algılayabilmektedir. Şâyet beden aracı olmasaydı bunların hiçbirini yapamazdı.

Bediüzzaman; “Ekser İlâhi isimlerin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihazâtı cismâniyettedir. Hem, gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidadlar cismâniyettedir.” 7 diyerek buna vurgu yapmaktadır.

Bütün maddî ve mânevî duygu ve cihazlarıyla ubudiyet etmiş Cennet ehli olan insanların, her bir cihazını okşayacak, her bir duygusunu zevklendirecek bir şekilde, Cennetin her bir nev’înden birer güzelliği gösterecek bir elbise, kendilerine ve hurilerine, rahmet-i İlâhiye tarafından giydirileceği; Cehennem ehline de, dünyada gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, eliyle, aklıyla ve sair bütün cihazlarıyla günahlar işlemiş oldukları için Cehennemde o­nlara göre elem verecek, azap çektirecek ve küçük bir cehennem hükmüne gelecek çeşitli parçalardan yapılmış elbise giydirileceği hususu hadis-i şeriflere dayandırılarak anlatılmaktadır.8

Bir Hadis-i Şerifte; “Ehl-i Cennetin ruhları, Berzah âleminde yeşil kuşların cevflerine girerler ve Cennet’te gezerler.” diye işaret edilen “tuyurun hudrun” adı verilen Cennet kuşlarının ve sineklerin içlerine emr-i Hak’la giren bir kısım ruhların, cismani âlemi seyredip o canlı cesetlerdeki göz, kulak gibi duygular ile fıtrî mucizeleri temaşa ettikleri, ayrıca meleklerin de kendi âlemlerinde Cenâb-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ettikleri, şehadet âlemindeki zikir ve tesbihleri ise âdeta o­nların mescitleri olan maddî şeylerde yaptıkları belirtilmektedir.9

Vücut ruhun elbisesi değil, belki hanesi ve yuvasıdır. Ruhun bir derece sabit ve ruha münasip lâtif bir kılıfı ve misalî bir bedeni vardır. Ölüm sırasında bütün bütün çıplak kalmaz, yuvasından çıkar, misalî bedenini giyer.10

Ruh bedenden çıktıktan sonra, o an misal âlemine girer ve misal âleminde olanları görür, duyar, fakat maddi âlemle artık bir ilişkisi kalmaz. Maddî âlemle irtibat sağlayabilmesi ancak maddî âlemde bir bedene sahip olmasıyla mümkündür.

2- Ruh ve maddî bedenimiz

Ruh bedenle maddenin mânâya en yakın yerinde temasa geçer. Bu ise kuantum fiziğinin bahsettiği atom altı enerji ile alâkalı olabilir. Yani ruh enerji iletimiyle maddeye hükmeder. Zaten kuantum fiziğinin dediği gibi maddenin temelinde enerji var. Bilindiği gibi bedenimizdeki faaliyetler elektriksel düzeyde işliyor. Yani bir şeyi görmek için önce ışık göz içine girer orada bu ışık elektrik sinyallerine dönüşür ve sinir kablolarıyla beyne iletilir. Beyinde görme merkezinde bu sinyaller bir takım iyon deşarjına sebep olur ki, bu da elektriksel olarak orada bir enerji oluşturur. İşte bu aşama madde ile mânânın, ruh ile bedenin irtibata geçtiği aşamadır. Bu, parmak-klavye ilişkisine benzer. Ruh bunu madde âleminin görüntüsü olarak algılar. İşte ruhta var olan beş manevî duygunun, beş zahiri organ olan göz, kulak, burun, dil ve dokunma ruhun maddi âlemle ilişki kurduğu organlardır. Bu duyguların algılama yapabilmesi için bu organlara ihtiyacı vardır. Beden sadece mükemmel bir âlettir. o­nu kullanan ise ruhtur. Yani ruh olmazsa beden bir işe yaramaz.

3- Maddenin hikmeti ve kıymeti:

Toprağın İlâhî san’atların bütün nev’îlerine kaynaklık etmesi sebebiyle bütün sâir unsurlardan mânen üstün olması gibi; çok geniş sanatları ve özellikleri üzerinde taşıyan insan nefsi de temizlenmek şartıyla bütün insanî duyguların üstüne çıkmaktadır.

Maddî âlem, Allah’ın ilim, hikmet, kudret gibi sıfatları ile sayısız isimlerinin en kapsamlı, en geniş ve en zengin bir şekilde tecellisine mahzar olan bir ayna, san’atını nakşettiği çok ince ve güzel bir nakıştır.11

RUHUN BAKİ OLUŞU

1- Ruh kanunu diğer kanunların kardeşidir:

Başta da dediğimiz gibi ruh aynen diğer kanunlar gibi âlem-i emirden gelir. Bu itibarla diğer kanunların kardeşi gibidir.12

2- Kanunlar bir derece bekaya mazhardır:

Diğer kanunlara baktığımızda o­nların bir derece bekaya mazhar olduklarını görürüz. Meselâ Risâle-i Nur’da incir ağacı misal olarak verilmiş. İncir ağacının teşekkülat programı, o­nun çekirdeğine hıfzedilmiştir. O teşekkülat kanunu, âlem-i emirden gelmiş ve bir nev’î o­nun ruhu gibidir. Ama ruhu değildir, çünkü o kanun ruh değildir. Sürekli yeni çekirdeklere aktarılarak bir çeşit bekaya mazhar olmuştur. Diğer kanunlar da kâinatın yaratılışından beri aynı şekilde bekaya mahzar olmak suretiyle işlemektedirler. Çoğunlukla değişmezler. Yer çekimi kanunu, suyun donarken genişleme kanunu gibi. Allah hikmeti gereği o­nları bazı özel hallerde geçici süreyle değiştirmiştir. Bunları peygamber mucizelerinde görüyoruz. Zaten o­nun mucize oluşu da bundan ileri geliyor. Allah kendi âdetini o elçisini tasdik etmek için değiştirmiş ve bu da mucize olmuştur.

3- Ruhun diğer kanunlardan üstünlüğü:

Ruhun diğer kanunlardan çok farklı ve üstün yönleri vardır. Harici vücudu vardır, canlıdır ve şuuru vardır. Hem o­nlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Hem o­nlardan daha daimîdir, daha kıymettardır. Bu sebeple insan ruhu, bir derece bekaya mahzar olan diğer kanunlardan daha fazla bekaya lâyıktır ve muhtaçtır.13 Bu sebeple Allah insan ruhuna ebedî bir hayat vaad etmiştir.

SONUÇ

Ruhun mahiyetini tam olarak anlayabilmek mümkün değildir. İnsanın ruhuna takılan bütün maddî ve manevî cihazlar Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve saltanatını anlamak, keşfetmek ve O’na iltica etmek içindir. İnsan ne derece Allah’a kulluk ederse, o derece mahiyetine uygun hareket etmiş ve ebediyete lâyık bir varlık haline gelmiş olur. Unutmayalım ki, sır perdeleri gerçek nura yaklaştıkça açılır.

KAYNAKLAR:
1- Hadis-i Şerif, Abdullah İbn-i Mesud tarafından rivâyet edilmiştir. Buhari ve Müslim’de bulunmaktadır.
2- Nursî, Bediüzzaman Said, 29 Söz, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul.
3- www.ahmethulusi.com
4- Kırkıncı, Mehmet, Ruh Nedir? 1998 Timaş.
5- Allah (cc) bütün kâinatı kanunlar koyarak yaratmıştır. Her şeyin maddi âlemde görünür cihetine mülk denir. Mülkü işlettiren kanunlar ise melekût yönünde bulunur. Kanunların bulunduğu aleme âlem-i emr denir. Bu âlem görünmez. Yalnız hissedilir. Varlığı ilmen bilinir. Gözle sadece o­nun icraatları görülür. O kanunların mülk âlemindeki tezahürleri bilinir. Hâlık-ı zülcelâl masivayı nurdan yaratmıştır. Önce kendi nurundan mahlûkatın en üstünü olan insanoğlunun en şerefli ve en üstününü yani Peygamber’in (a.s.m.) ruhunu yaratmış, sonra o­nun nurundan diğer bütün insan ruhlarını ve tüm kâinatı yaratmıştır.
6- tr.wikipedia.org
7- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul.
8- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Mektup, Y. A. N, İstanbul.
9- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul.
10- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul.
11- Nursî, Bediüzzaman Said, 28. Söz, Y. A. N, İstanbul.
12- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, YY. A. N, İstanbul.
13- Nursî, Bediüzzaman Said, 29. Söz, Y. A. N, İstanbul.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*