Risale-i Nur eserleri açısından ‘fikrî hak’ kavramı

Fikrî haklar mevzuatı açısından Nur Risalelerinin neşri ve işlenmesi
 
Risale-i Nur eserleri açısından ‘fikrî hak’ kavramı

Bediüzzaman Said Nursî tarafından 1900’lü yılların ilk yarısında telif edilmiş olan Risale-i Nur Külliyatına dahil eserler, gerek muhtevası ve telif biçimi ve gerekse hukuk düzeni açısından yaşadığı yasaklama ve engelleme gibi zorlu süreçler dolayısıyla oldukça özgündür. Bu müstesna niteliğine bir de bu eserlerin her tür engellemeye rağmen çok okunan ve çok kişi tarafından sahiplenilen, çok dile tercüme edilen, üzerinde çok çalışılan ve işlenilen ve dolayısıyla çok satılan eserler olduğu gerçeği eklendiğinde, bu eserler üzerindeki fikrî haklar konusu, kendiliğinden, oldukça önemli bir hale gelmiş olmaktadır.

Diğer ifadeyle Risalelerin kendisi kadar, bu eserler üzerindeki telif hakları konusu da ilginç ve müzakereye muhtaç bir konudur. Konu hakkında bu güne kadar hukukçularca herhangi bir akademik çalışma yapılmamış olması da ihtiyacı arttırmaktadır.  Okuyacağınız makale, tarafımızdan, Ankara’daki Fikrî ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemelerinde bilirkişilik de yapan bir Ticaret Hukuku öğretim üyesi olarak ve bu alandaki uzmanlığımız dolayısıyla kaleme alınmıştır. Ancak çalışmalarımız sırasında gördük ki konu maddî hukuk alanındaki uzmanlık yardımıyla kolaylıkla açığa kavuşturulamayacak kadar özgün ve farklıdır. (Bu sebeple konu ile ilgili gördüğüm bazı “Nur Talebeleri”nden özel destek almış bulunuyorum. Kendilerine bu vesileyle teşekkür ediyorum).  Bütün bu sebeplerle, aşağıda görülecek olan üslûbumuz da tekliflerimiz de klâsik bilimsel makale yaklaşımından hayli uzaktır.

İNCELEME PLANI

Ana konumuz Risaleler üzerindeki telif hakları ve diğer fikrî haklardır. Ancak okuyucunun zihnini bu konuya hazırlamak üzere birinci başlıkta önce Nur Risaleleri açısından fikrî hak kavramını ele alacağız (Bu başlığı okumaktan sıkılacak okuyucularımızın doğrudan ikinci başlığa geçmelerini tavsiye ederiz).

Ardından, ikinci başlıkta, Risaleler üzerindeki fikrî mülkiyet hakkı ile müellifi arasındaki ilişkiyi ve müellifinin vefatından sonra bu eserler üzerindeki hakkın kime ya da kimlere ait olduğunu ve olması gerektiğini Risalelerden yola çıkarak tesbit edeceğiz. Bu başlıkta bilhassa Risalelerdeki vasiyetnameler ve vârislik konularını ele alacağız.

Daha sonra üçüncü başlıkta Risaleler üzerindeki yayın haklarının malî hak ve manevî hak boyutlarını hukukî yönden değerlendireceğiz.

Dördüncü başlıkta Risalelerin neşri hususundaki hukukî ve fiilî durumu inceleyeceğiz.

Son olarak beşinci başlıkta ise Risalelerin şerh, tanzim, sadeleştirme, v.s. biçimde “işlenmesi”nin hukukî sınırlarını değerlendireceğiz.

Sonuç kısmında ise küçük bir özetle makalede ulaştığımız sonuçları sıralayacağız.

1. NUR RİSALELERİ AÇISINDAN FİKRÎ HAKLAR KAVRAMI

a) Genel olarak fikrî hakların niteliği

1. Bu günkü modern hukuk düzeni kişinin eşyası üzerindeki haklarını başkalarının tecavüzüne karşı korurken maddî varlık türünden eşya ile maddî varlığı olmayan (gayr-ı maddî) varlıkları birbirinden ayırmakta ve ayrı koruma kuralları öngörmektedir.

Bu kural farklılığını meşhur bir kavramlaştırma olan “mânâ-yı harfî ve mânâ-yı ismî” kavramları yardımıyla ve bir örnekle şu şekilde ifade edebiliriz:

2. Bir kitabı açtığımızda iki şey görürüz. Bu iki şey aslında iki ayrı bakış açısının ürünü olan iki algıdır:

Birinci tür bakışta, bakanın aklına, kâğıt ve kâğıdın üzerinde yer alan ve boya ile yazılmış harfler görünür. Gerçekten, “sadece harfler”e bakan harfleri görür ve biliyorsa harflerin ismini aklına getirir. Harfleri tanıyan yani okuyabilen bir kişinin, bilmediği bir dil ile yazılmış bir kitaba bakışında durum budur. Buna, harflere mânâ-yı ismî ile bakmak denir. Harfler sadece ve bizzat kendilerini gösterirler.

İkinci bakış türünde, kitaba bakmak ve harfleri okumakla değil kitabı okumakla elde edilen şey, yani kitabın satırlarında, cümle ve kelimelerinde saklı fikirler akla görünür. Bunlar kitaptaki harflere tek tek harf olarak bakanın göremeyeceği, ama kitaptaki harflerin yan yana geliş biçimine bakanın görebileceği mânâlardır. Harfleri tanıyan ve müellifin (harfleri birbirine telif edenin) dilini bilen kişinin kitabı “okuması” bu şekildedir. Buna da harflere mânâ-yı harfî ile bakmak denir. Burada harfler kendilerini değil, müellifin fikrini yani o harfleri, kelimeleri ve cümleleri o biçimde bir araya getirmesinin ve birbiriyle telif etmesinin sebebini (ideyi-ideayı) gösterirler.

3. Elle yazılmış bir kitabı—ki esasen kitap ketebe’den gelir ve elle yazılandır, matbaa sonraki bir icattır—ilk yazan yani telif eden kişi, bu yazıyı tanıyan birine bu kitabı verdiğinde ya da gönderdiğinde (mektup ettiğinde), maksadı, alanın bu mektuba mânâ-yı harfî ile bakması yani kitabın mânâsını okumasıdır.

Aynı şekilde matbaada tab’ edilen bir kitabı piyasaya çıkaran da kitaptaki mânâların anlaşılmasını ister.

4. O halde, kitabın maddesi, harflerin biçimi-şekli ve kelimelerin lâfzı, mânâ içindir.

Kitabı telif eden, te’lifâtına sahip çıkmakla kitaptaki mânâyı korumak ister. Kitabı elinde tutan da kitabın maddesini korumakla aslında yine kitabın mânâsını kendisinde muhafaza etmek ister. Her ikisi de kitaba mânâ-yı harfî ile bakmaktadır. Kitabın muhtevasındaki mânâsı ile değil de kâğıdı ve mürekkebi ile ilgilenen bir antikacı ise kitaba kitap olarak değil, madde olarak değer vermektedir ve dolayısıyla mânâ-yı ismî ile bakmaktadır.

5. “Bu kitap kimin?” sorusunda “kimin” kelimesi mülkiyeti ifade eder.

Bir kitabın, soruda kastedilen mânâda iki sahibi vardır. Birincisi “bu kitap kimin eseri” sorusunun cevabı olarak, “kitabın müellifi” yani kitabın mânâ’sının “sahibi”dir. İkincisi “bu kitap kimin malı” sorusunun cevabı olarak da bu kitabı kitapçıdan satın alan ve zilyedi olan kişi, yani kitabın madde’sinin malikidir.

Bir kitabın mânâsına tecavüz ile kitabın maddesine tecavüz farklı fiillerle gerçekleşir. Bu hak ihlâlleri, sahibinin hakkına farklı şekillerde etki eder. Dolayısıyla, tecavüzü engellemek ve sonuçlarını ortadan kaldırabilmek için de farklı koruma kurallarına ihtiyaç vardır.

6. Kitap örneğinden yola çıkarak anlattığımız bu ikili ayrım, varlık değeri maddesi ile sınırlı olmayan başka tür varlıklarda da kendisini gösterir.

Meselâ bir buluşu içeren ya da bir buluşun sonucu olan ürünü düşünelim. Buluş ile buluş kullanılarak yapılan ürün farklı koruma kurallarına tabidir. Buluş patentlenerek, ürün ise mülkiyet kuralları yardımıyla korunur. Meselâ bir ticarî ürünü benzer diğerlerinden ayırt eden alâmet-i farika durumundaki “marka” ile, markanın üzerinde kullanıldığı “markalı eşya”yı düşünelim. İkisi farklı şeylerdir ve farklı şekillerde korunurlar.

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*