Sarık konusuna gelince

Sarık…

Kumaşlardan bir cins veya tülbent veya şal olarak dokunan, çeşitli en ve uzunluklarda kesilen başlık bağı… Bu bağ çıplak baş üzerine çeşitli şekiller verilerek sarılabildiği gibi başa giyilen herhangi bir fes, külâh, takke vb. İslâmî kıyafet ve kisve özelliği taşıyan başlıklar üzerine de sarılabilir… Sarık için ibadet kıyafetleriyle birlikte kullanımda ayrıca mütalâa edilebilir… Yalnız İslâmî kıyafet dedik, çünkü; “deccal serpuşu” olarak isimlendirilen ve İslâmî sarıklı başlıklara zorla bir alternatif olarak dayatılan şapka ve her çeşit ibadetlere maddî manevî mani olacak şapkayı andıran ve anlatan, ima eden ve kast-ı mahsusla giyilen ve giydirilen başlıklar mevzumuz dışındadır…

İslâmî literatürde “Sarık” kelimesinin kullanılması ve bu manayı taşıyan İslâmî bir baş giysisi olarak kullanılmasının söz konusu olması Resul-ü Ekrem (asm) Efendimizin sarık kullanması ve sarıkla alâkalı beyanlarıyla netlik kazanmıştır…

Sarık konusunda bizlere en fazla rivayeti aktararak bilgi veren Suyuti’ye göre: Efendimiz (asm) sarık sarmışlar ve mü’minlerin de sarık sarmalarını tavsiye etmişlerdir, der ve muteber olarak Beyhaki’nin de zikretttiği şu Hadisleri de ilâveten ifade eder: “Müşriklerle bizim aramızdaki fark, kalın süveler üzerindeki sarıklardır.”, “Sarık sarın sizden önceki milletlere muhalefet edin.”, “Size sarık gerekir, çünkü o meleklerin simasıdır (görünen yüzleridir).”

Yine Rükane (ra) Efendimiz (asm) ile yaptığı bir görüşmede, Efendimizin şöyle söylediğini nakleder: “Resulullah’ın (asm) şüphesiz bizimle müşrikler arasındaki fark takkeler üzerindeki sarıklardır.” buyurduğunu işittim…

İbn-i Abbas’tan (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte ise Efendimizin (asm) şöyle buyurdukları ifade edilir: “Sarık sarınız, vakarınız artar.” Aynı şekilde bu hadisi destekler mahiyetteki başka bir hadis-i şerif de İbn-i Ömer’den (ra) rivayet olunur. “Sarık sarmaya devam ediniz. Çünkü o meleklerin simasıdır. Onları sırtınıza sarkıtınız.”

Meşhur ve muteber İslâm âlimlerinden Ebubekir b. Arabi: “Şüphesiz sarık peygamberlerin sünnetindendir.” İmam Malik: “Sarığın terki uygun olmaz. Ben daha yüzümde tüy bitmemişken sarık sardım.”

Ahmed el Farukî: “Sarık Müslümanlara has bir kıyafettir.”, “Zımmi, yani Müslümanlar içinde yaşayan gayr-i müslim sarık ve rida gibi ilim ve din ehline mahsus olan kıyafetleri giyemez.”

El Münavi: “Sarık peygamlerlerin sünneti, nebilerin ve sâhabenin adetidir.” diyerek sarık, sarık sarmak ve sarığın sünnet oluşu hakkında fikir, görüş ve düşüncelerini beyan etmişlerdir.. Bu konuda son olarak Süyuti’nin şu ifadelerini aktarmak isterim. “Hz. Cebrail’in sarıklı olarak indiği, meleklerin sarıklı olarak yardıma geldikleri…” ve “Efendimiz’in (asm) kendisini temsilen gönderdiği kimselere bizzat kendi eliyle sarık sarması…” rivayetleri sarığın bir şiar ve şekli temsilen matlup olduğuna bir hüccet ve delildir…

Yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şeriflerde ve âlimlerin beyanlarında genel anlamda baktığımız zaman Hz. Peygamber’in (asm) başına sarık sardığını ve bu sarık sarma işini Müslümanlara şeklen ve ifade olarak tavsiye ettiğini ve bunlarında sarık konusundaki bilgilerinin ekseriyetini ifade ettiğini söyleyebiliriz…

Elbette sarığın bir şiar, bir alâmet, bir temsiliyet, bir kıyafet-i mahsusa olarak ve esas olarak da Sünnet-i Seniyye olarak ortaya çıkması hadisesini resimler, gravürler ve fotoğraflarla bidayetinden başlayarak şekli ve görüntü olarak tam bir şekilde mümkün olmayabilir… Fakat Emeviler, Abbasiler, Endülüs ve Osmanlılar zamanında yazılı tarif, tasvir ve anlatımların yanında yavaş yavaş gravürler, resimler ve fotoğraflarda da mü’min, muvahhide ehl-i imanın kıyafetlerinde bir alâmet-i İslâm farikası olarak yerini aldığını kendisini anlattığını görürüz.

Sarığın kumaşı, rengi, kalınlığı, uzunluğu konusuna gelince bunun da zaman içerisinde farklı farklı tarz ve uygulamalarla yol aldığını görüyoruz… Efendimiz (asm) zamanından bakıldığında siyah, beyaz ve bazen yeşil renkli sarıkların kullanıldığı rivayetleri vardır… Ama çeşitli enlerde ve uzunluklarda çeşitli renk kumaşlarla sarıkların hazırlandığı ve takkeyle veya takkesiz olarak başa sarıldığı ise tarihî gelişimi içerisinde vakidir, olmuştur… Peygamber Efendimiz’in (asm) kendisinin kullandığı “Es-sehab” adını verdiği ve daha sonra Hz. Ali’ye (ra) giydirdiği bir sarığını rivayetler bize haber veriyor… Yine Efendimizin (asm) sarık giydiği zaman sarığının ucunu iki omuzunun arasına sarkıttığını da çeşitli hadis kaynakları bizlere haber veriyor… Sarığı bazen takkesiz, bazen de takkeli olarak sardığı ve ekseriyetle siyah sarık sardığı da ekseri rivayetlere göre söylenebilir..

Müslüm’in Amr b. Hürayr’den naklettiği şekliyle: “Allah Resulünü Minberde, başında siyah bir sarık varken gördüm. Sarığın iki ucunu iki omuzu arasına sarkıtmıştı.”; Yine aynı hadis kitabında yer alan ve Cabir b. Abdullah’tan naklen yer alan: “Allah Resulü Mekke’ye başında siyah bir sarık varken girdi.” Ve Feyz-ül Kadir’de yazılı olarak zikredildiğine göre de: “Resulullah (asm) bir valiyi ona sarık sarıp, ucunu sağ taraftan kulağa doğru sarkıtmadan tayin etmezdi.” Tesbitleri bizlere sarığın sarılma, renk ve sarılma sebepleri hakkında bir bilgi vermektedir.

Sarıkların kumaşlarının renklerinin farklı oluşu ve sarık uzunluklarıyla şekillerinin de farklı oluşlarının sebep ve uygulamaları Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan her türlü ırka mensup milletler ve devlet ricali, din adamları noktalarından uygulamaları çok çeşitli ve çok renkli, çok ifadeli, çok yönlü tarz ve şekillerine ulaşmıştır ve zirve yapmıştır.

Osmanlılarda destari de denilen sarıklar destari denilen sarıkçılar tarafından hazırlanacak kadar esnaflık alanında ve dalında gelişme göstermiş ve geniş halk kitlelerince kabul edilerek makes bulmuştur… Ne de olsa ekser halk Müslüman… Dağdoğan, burma, yusufî, düzkeş, selimî, örfî, silme gibi isimlerle çeşitli olarak halkın ve tebaanın kullandığı sarıklar vardı…

Padişahlar burma sarık kullanırlar ve rengi beyaz olurdu. Rütbeli devlet erkânı ve ulema ise resmî devlet işlerinde taylasan takarlardı…

Tasavvuf ehlinin kullandıkları sarıklar ise sarık bezinin sarıldığı külâhın üzerindeki dilimlerin sayısına, sargının uzun veya kısa oluşuna, rengine ve sarılmış biçimine göre farklı anlamlar ifade eder ve farklı insanların giydiklerini haber verir anlatırlardı… Tasavvuf ehline göre Kadirî, Rifaî, Gülşenî veya sarığın sarılma şekline göre Hüseynî, Paylî, Cüneydî, Örfi gibi lâkaplarla zikredilirlerdi.

Her ne kadar çeşitli sarıkların varlığı kabul edilse de; dinî, ilmî ve ümera sarıklar halkın arasında bilinir, tanınır ve buna göre tavır, tarz ve şekillerde muamele ve muarefeye tabi tutulurlardı… Özellikle bu üç sınıfa; hak ederek bu sarıkları kullanmayı elde ettikleri nazarıyla bakılır ve kabul edilirlerdi.

İş bu hal üzere; Osmanlılarda toplumun her kesimine önemli devlet zevatına hitap eden sarıklar söz konusu olunca esnaflar arasında da geçerli bir meslek olarak sarıkcılık ortaya çıkmıştır…
Sarayda ise muteber mir mansıp olarak sarıkcıbaşılık geçerli olmuştur. Öyle ki sarıkçıbaşının emrinde on-onbeş yamak, çırak Sarık odası denilen mekânlarda saray mensuplarına hizmet veriyordu… Bu sarıkçıbaşının diğer bir ismi ise Tülbent Ağası idi… Yamaklarına ise Tülbent Gulamı diye hitap da ediliyordu.

Yeni sarıkların yapılması ve eskiyenlerin tamir edilmesi işlerinin takibi ise Hazine Başkullukçusu ve Kaftani’ler tarafından yerine getiriliyordu. Öyle anlaşılıyor ki bu zamanın kartlı ve kimlik asma sistemleri adeta sarayda sarıkla gerçekleştiriliyordu… Ama bu uygulama ve adetin genel itibariyle tatbiki sarığın sünnet ve İslâm alâmeti-şiarı olması ve İslâm halifesinin saray dahil yaşadığı ve fetva verdiği her yerde bu konuda padişah, umera ve ulema ile beraber çevrelerine, tebalarına, halka ve hükmettikleri, idaresinde bulundukları fertlere verdikleri mesajlarla, kendilerinin fiili tatbik ve göstermeleriyle yani kendilerine uygun sarıkları sarmalarıyla gerçekleşmiş oluyordu…

Sarıkçıbaşının, Tülbent Ağasının, Hazine Başkullukçusunun ve Kaftani’nin ustalarının, kalfalarının, yamaklarının çırakbaşının çeşitli merasim ve geçit alayına katıldıkları ve bunun en çok ve düzenli olarak Kanunî Sultan Süleyman döneminde yapıldığını hem müverrihlerden, hem nakkaşlardan ve hem de seyyahlardan yazdıkları malûmatlarla, bilgilerle haber alıyoruz… Okuyoruz…

Toplum hayatında o devirlerde sarık o kadar hayatla iç içe olmuştur ki sarığın büyüklüğü onu taşıyan kişinin makamının büyüklüğüne işaret sayılmış ve sandukabaşlarına yerleştirilen, insanın taşıyamayacağı büyüklükteki sarıklarla bu anlam vurgulanmıştır… Özellikle de şahısların hayatta iken yaptıkları görev ve bulundukları makamlar itibariyle de gösterge olarak mezar taşlarına sarıklar işlenmiştir…

Ergenlik çağına ulaşan, oğlan çocuklarının salâvatlar eşliğinde yapılan merasimlerle sarık sarma işlemlerinin yapılması da sarığın başta taşınmasının erkeklik dönemine geçişinde bir anlatım ifadesi olarak toplum tarafından kabul edildiğini göstermektedir.

Efendimiz’in (asm) şu hadis-i şerifi ışığında “Bizimle müşrikler arasındaki fark, kalansuveler üzerindeki sarıklardır.” Efendimiz zamanında ve daha sonraki zamanlarda, zamanımıza gelene kadar sarığın Müslümanlar için diğer din mensuplarından ayırıcı bir alâmet-i farika bir özel giysi işareti olarak kabul edildiğini ve kullanıldığını görüyoruz…
Hadis-i şerif Müslümanlarla müşriklerin arasındaki bariz farkın baş kıyafetinde bulunmasını ifade etmektedir. İslâmlar için baş kıyafeti şekli ise kalansuve (fes, takke, başlık gibi başı örten teleksiz örtülerdir) üzerine sarılan sarıktır… Öyle anlışılıyor ki kalansuveyi bazı müşriklerin ve din mensuplarının da giydiği bunun üzerine sarık ilâvesinin bir İslâmî kıyafet olarak uygulandığı bunun da en geniş uygulama alanının ise dini kıyafetlerde olduğu ve kabul edilerek tatbik edildiğidir…

Takke takmak, takkenin üzerine sarık sarmak ancak Müslümanların tatbik edegeldiği, zamanımızda başkalarının takke giymemesi, sarık sarmaması karşısında niçin giymiyorsun, niçin takmıyorsun sorusu sorulmaz…

Özellikle şunu çok iyi bilmek gerektir ki; İslâmiyet dini emirler itibariyle Müslümanlara özel bir kıyafet giyme zorunluluğu getirmemiştir… Her Müslüman her çeşit, her tip elbiseyi, kıyafeti giyebilir, (dini emir ve mahremiyet sınırlarını aşmamak şartıyla) sarık sarar, takke giyer, ikisini bir kullanır veya hiçbirini kullanmayabilir… Bu konuda herkes serbesttir… Yeter ki ibadet noktasından ve din noktasından küfre şi’ar olarak kabul edilen şeyler kıyafet olarak ve başta kullanılmasın… Deccal serpuşu, Papaz külâhı, Yahudi kipa’sı vb. gibi dinin fesholunmuş emirlerini hatırlatan veya dine mugayır ve karşı emir ve tatbikatlarını gösteren, hatırlatan kıyafetleri kullanmak konusunda dikkatli olunmalıdır…Küfre kendi rızası ile girene müdahale edilemediği gibi, gayr-i İslâmî kisve ve kıyafete girene de kimse müdahale etme hakkına sahip değildir…

Bu bakımdan Müslümanların kıyafetleri bir değildir. Kimi pantolon, kimi elbise, kimi entari, kimi kaftan, kimi diştaşe, kimi şalvar, kimi kısa pantolon giyer, bu hususta herkes hürdür, serbesttir… Ancak Allah’ın emir ve yasakları; Efendimizin sünneti ve uygulamaları; İslâmî alâmet ve şiarına mugayir, yasaklanmış, hoş görülmeyen kıyafetlere girmek sırıtır ve kendi kendisini anlatarak garip karşılanır….

İbadetleri engellemeyen ve İslâmî şiarların dışına çıkmayan kıyafetler esastır… Sünnet, mübah, şiar, alâmet-i farika olan kıyafetin, libasın, elbisenin, takkenin, sarığın, ancak yanlış kullanımları insanı üzer ve sıkar.

Allah’ın Resulü (asm) şöyle buyurmaktadır: “Sarıkla kılınan iki rekât namaz, sarıksız kılınan yetmiş rekâttan daha hayırlıdır…”

Bu noktadan bakıldığında namaz için başa sarık sarmanın sünnet olduğu ve bunun ihmal edilmemesi gerektiği anlaşılmaktadır…

Önemli bir bakış açısı da takkenin, sarığın İslâmî birer kıyafet olduğunu bilmek kadar; bu tarzı bilmeyen ve kendilerine namazlarda takmayı adet edinmeyenler nazarında dikkatli davranabilmek ve halkı ürkütecek bir kıyafet anlayışı ve kavramı varsa onu terk etmekte bir beis yoktur…

Dini emirlerin tatbiki ve uygulamalarında yardımcı olabilecek vasıta ve şekillerin kullanılması dinin esas itibariyle emirlerine mugayir değilse zarar değil de fayda varsa bunları istimal etmek mubahtır… Hele kuvvetli tariklerle bize intikal eden sünnet-i Resulullahı (asm) ise severek ve isteyerek yapmak müstahsendir…

Türkiyedeki uygulamaları yorumlamamız bile kanuna takılabiliyor… Şu var ki dinin ve inancın olmadığı bir eğitim sisteminin tatbiki, uygulamasıyla kaldırılan ve yasaklananların gerçekte, hakikatta bir haklılığı ve din noktasından bir kıymeti var ki üzerine gidilmiştir. Yasaklanan şeylerin yerine getirilen ve ikame edilen hiçbir şeyin üzerine gidilmediği gibi bilâkis parlatılmaya ve yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Yukarıda geçen cümlelerle de izah ettiğimiz gibi Allah’ın emirlerini, dinin emirlerini yerine getirmekte şahsî tercih yaparak uygulamakta hiçbir yasak ve mahsul olamaz… Din; kolaylaştırmak ve dinin emirlerinin aslını yerine getirmeyi esas tutar ve kimseyi zorlamaz…

Meselâ asrın imamı ve müceddidi ünvanıyla Şam’da Emeviye Camii’nde meşhur hutbesini irad eden Bediüzzaman Said Nursî içerisinde yüzden fazla ehl-i ilmin bulunduğu onbin kişilik bir cemaatten bahsederken her halde bu kadar kalabalık cemaatin içerisinde tek tek âlimleri saymamıştır. Ön safların beyaz sarıklı ehl-i ilim tarafından teşkil edildiğini gördüğü için bu sözü ekseriyeti gözönüne alarak söylemiştir… Eğer dinin kıymetini en iyi bilen âlimlerimiz sarığa önem verip kullanıyor ve Sünnet-i Seniyyeye uyuyorlarsa bizlerde bu hikmetli ve himmetli müstahsen sarık sarma işi elimizden geldiği kadar namazlarımızda yerine getirebilmeliyiz.

Ancak şu var ki, bu sarık kullanma işi kesinlikle dinde bir ayrıcalık nazarıyla kullanılmamalıdır…
Bu namaz kıyafetindeki dini emirlerini yerine getiren bir Müslümanın kıyafetinin bir özelliği olarak görülebilir… Allah rızası için takmıştır ve ecrini de sırf Allah’tan bekleyecektir… Kimse bunu yadırgamamalıdır… Nasıl ki, hadisler de haber verilen deccal serpuşunun çeşitli şekillerde kendi kıyafetlerini tamamlamak ve kendi fikir ve görüşlerini ilân ve neşretmekte yardımcı bir unsur gibi kullananlara bir şey denilmiyor ve bilâkis devlet ve bazı kesimlerce taltifle tezyidine ve daha fazla tatbik ve uygulamasına çalışılıyor ve bu da halk tarafından normal karşılanıyor… Yadırganmıyor….

Dini emirlere ve sarığa karşı olanlar kendi görüş ve ideallerini veya kendilerinin benimsediği dinsiz ve sarıksız bir kıyafet şeklini müdafaa etmekte haklı olmakla beraber kendilerinin dışında, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye, Sünnet-i Resulullaha (asm) uymaya elinden geldiği kadar dikkat etmeye ve kendi kendine uygulamaya çalışanlara da müsamaha ve anlayışla bakabilmeyi yerine getirebilmeli, yapabilmeli ve içine sindirebilmelidir…

Şu şekilde gerçekleşmiş olan sarıkla alâkalı önemli bir vak’ayı burada aktarmakta fayda görüyorum… 1943 yılı sonlarında başlayan Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk duruşmasında mahkeme reisi Bediüzzaman’a hitaben “Burası resmî devlet dairesi. Buraya öyle başı sarıklı girilmez. Onu çıkarmanız lâzım. Bende burada devlet memuru olarak diyorum ki ‘lütfen çıkarınız !..’”

Bediüzzaman: “Kendinizi yormayın, zorlamayın hâkim bey. Sarığı çıkarmam, başımı da açmam. Vali Nevzat da uğraştı, ama çıkaramadı…”

Hâkim:

“Buraya Vali gelse, onun da başı açık durması lâzım…”

Bediüzzaman:

“Ben bu sarığı çıkarmam. Ancak başımla beraber çıkar. Varın siz de kendinizi boşuna yormayın, zorlamayın, çıkartamazsınız. Zira M. Kemal’de çıkartamadı…”

Öyle ya M. Kemal’in bile başından çıkartamadığı bir sarığı, Vali, Hâkim, Savcı nasıl çıkartacaktı. Hepsi de bıraktılar, ısrar etmekten vazgeçtiler..

Sarık, “şeair”den bir sünnet olduğu için, farz-ı kifaye nev’inden olup, bunun mutlaka birileri tarafından giyilmesi, sarılması gerekiyor; aksi halde bütün ümmet vebal altına girer.

Ahirzamanda dinî emirlerin tecdidi ve tashihiyle görevli, vazifeli bir müceddid-i ekber ve mehdi olarak da Bediüzzaman Said Nursî’de hiçbir dünyevî makam ve menfaat için değil sadece ve sadece farz-ı kifayeyi yerine getirmek ve şeair-i İslâmiyeyi ayakta tutabilmek için, sarık konusundaki kanunun uygulamaya konulmasından sonra, Bediüzzaman’da boynuna ikinci bir sarık dolamış ve vefatına kadar da o sarığı başından hiç çıkartmamış, çıkarttırmamış ve netice itibariyle de kimsenin bu sarığı çıkarmaya gücü yetmemiştir.

Nitekim, Ankara Valisi Nevzat Tandoğan gibi zalim bir idareci de ağababalarının isteği ve emirleri doğrultusunda veya diğer tabirle onlara hoş görünmek üzere Bediüzzaman’ın sarığını 1943 yılında başındaki sarığı “cebren ve hile ile” çıkartma teşebbüsüne mukabil; Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a Bediüzzaman şu cevabı vermişlerdir: “Bu sarık,bu başla beraber çıkar! Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum. Başından bulasın Nevzat !…”

Ve kader-i İlâhinin hükmüne ve iradesine bakın ki, Bediüzzaman Said Nursî başındaki sarığını hiç çıkartmazken ve kimse çıkarttıramazken… Ankara Valisi Nevzat Tandoğan 1946 yılı ortalarında bunalıma girip tabancasıyla intihar ederek “başından” buluyor… (Vali Tandoğan ile alâkalı hatırat ve naklen anlatım noktasından bakınız İbrahim Fakazlı, Beylerbeyli Süleyman Hünkâr ve Emirdağlı şahit ve hatırat sahipleri Mahmut Çalışkan ve Ahmet Urfalı)

Nakledilen ibret dolu bu hatıralar dinin emirlerinin kasden ve isteyerek ve dinsizliğe alet edilerek iptal edilemeyeceğini ve dinin sahibinin de böyle dine hücum edenlere gerekli dersi ve cezayı vereceğini bilmek noktasından önemlidir…

Unutmamalıdır ki, bu dünyaya bir imtihan için gönderilen insanların imtihanın şartlarını ve gereklerini anlatan, öğreten ve her asırda tecdit ve tashih görevlerini yaparak dine ve emirlerine sahip çıkan rehberleri, kılavuzları, önderleri her zaman vardır ve vazifelerini yerine getirirler…

Bu konuda Peygamber Efendimiz (asm) çok bilinen hadis-i şerifinde: “Benden sonra peygamber gelmeyecek, ancak Cenâb-ı Hak her asırda (yüz senede) bir müceddid-i din gönderecektir…”

Diyeceksiniz ki, “efendim din kökten ve toptan inkâr edilmiş; dinsizlik bu millete reva görülerek tatbik edilmiş; siz sarıkla uğraşıyorsunuz !…”

Bunu şöyle yorumlayabiliriz. Evet sarık ve sarık sarmak dinin küçük bir emri sünnet, makbul ve müstahsen bir adet-i diniye gibi görünüyor… Fakat dinin emirleri bir bütündür… Küçüğü büyüğü olmaz… Küçük gördüklerimiz ve cüz’î kabul ettiklerimiz dinin küllü emirlerinin birer parçasıdır… Ve birbirlerini tamamlarlar… Unutmayalım ki, vazifeli şahısların vazifelerinin ahirzamandaki en büyük vazifelerinden birisi de Sünnet-i Seniyyeye ittiba ile birlikte şeairi ayakta tutmak ve dine girmiş ebatılı ve bid’aları tecdid-i diniye ile tashih ve dinin hakikatını muhafaza etmektir… Bizim sarık meselesine bakış tarzımız ve hareket noktamız budur… Dinin hakikatları; dini hayata geçirmek ve ahireti kazanmak noktalarından vardır ve takip edilecek yollar ise cüz’î, küllî; farzlar, vacipler, sünnetler ve nafilelerle birlikte şeaire uymaktır ve dinin emirlerini bunlarla yerine getirmekle mümkündür… Yoksa Mehdiler ve Mücedditler din adına yeni bir şey getirerek yeni bir dini haşa ihdas etmiyorlar; belki vazifeleri itibariyle dinde tecdit ve düzeltme, tamir ve tashih vazifelerini, ikazlarını yapıyorlar, bunun için amelî ve kitabî olarak ikaz ve telkinde bulunuyorlar… Velev ki, bu yolda başları tehlikeye girse ve başları gitse bile…

Sarığa ve sarık sarmaya bakışımızı ve fikrimizi yukarıdaki örnekler ve beyanlar bir nebze dile getirmekle birlikte, tarih, hakikat, Hak ve halk nazarında da çeşitli uygulamaları ve tatbikatları dile getirdik…

Yaşanan bir gerçek olarak sarığın Türkiyemiz’deki uyguluma maliyeti hakkında sözlere bir fikir vermesi açısından şu gelen son paragrafı dikkatlerinize sunuyorum.

Türkiye’de 25 Kasım 1925 tarih ve 671 sayılı Şapka İhtisası Hakkında Kanun ve 13 Aralık 1934 tarih ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’la yasaklanmış olan sarık, yalnız cami imam-hatipleriyle, müftü ve vaizlere görevlerini yaparken ve Diyanet İşleri Başkanına sokakta da cübbeyle birlikte münhasır kılınmıştır.

Son olarak Sünnet-i Seniyye konusunda Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadelerinden bazılarını okuyarak; Sünnet-i Seniyye‘nin ehemmiyetini anlamaya çalışalım inşallah… “Evet, Cenâb-ı Hâk’ka iman eden, elbette O’na itaat edecek… Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur…”, “Sünnet-i Seniyye’yi esas tutan, Habibullahın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır…”
“Elhasıl; Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyye’nin ittibaını istilzam edip intac ediyor… Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyye’ye ittibaından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyye’yi takdir etmeyip bid’alara giriyor…”,

“Sünnet-i Seniyye’nin içinde en mühimi, İslâmiyet alametleri olan ve şeaire de taalluk eden sünnetlerdir. Şeair, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nev’i şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan ehemmiyetlidir…”,

“Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediye’de hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın…”,

“Sünnet-i Seniyye, saadet-i dareynin temel taşıdır ve kemalatın madeni ve membaıdır…”,

“Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın…”,

Bizlere düşen vazife ise her Sünnet-i Seniyye gibi “sarık” sünnetinde de hikmetiyle, maslahatıyla ve alâmetiyle kabullenmek ve hayatımızda uygulayabilmektir… “Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediye’de hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın…” Yine bize düşen uygulayabilmek ve yapabilmektir… Yoksa da engelleyenler düşünsün…

Elimizden geldiği kadar teferruatlı olarak sarık konusuyla alâkalı bilgileri, tarihi gelişimi ve kudsî kaynaklardaki ifade anlatımlarıyla aktarmaya çalıştık… Son söz ve kanaat olarak ahirzaman şartları gözönüne alındığında bile bir Sünnet-i Seniyye olarak sahip çıkılan ve tatbikine çalışılan sarık konusu; Müslümanların amel-i salih esasları çerçevesinde istimal edebilecekleri, namazlarında kullanabilecekleri olmazsa olmaz değil; olursa iyi olur, ahsen olur, sevap olur. Bir sünnet yerine getirilmiş olur, şeklindeki kabullenmeleri ve uygulamaları noktasından; dinî bir vazife ve dinî bir kıyafetin tamamlayıcı olması noktasından ehemmiyetlidir… Zaten önemli olan dinin esasları ve farzlarını ayakta tutmak ve sahip çıkmak noktalarından bid’alardan kaçınmak ve sünnetlere ehemmiyet vermek bu zamanın ehl-i irşadı için kaçınılmaz bir vazifedir…

Ne bahtiyardır ki o kimseler; Sırf Allah rızası için dinin esaslarına ve sünnetlerine sarılırlar ve sahip çıkarlar… Allah muvaffak etsin ve ecrini ihsan etsin, inşallah…

Rifat Okyay

YAZDIR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*