Sen yeter ki ‘Oku!’

Mevsim, tam da okuma mevsimi… Aslında, bu ümmetin fertleri, yılın her günü, günün her saati okumalı, okuyabilmeli.

Şu hararetli yaz mevsiminde ise, başka zamana nisbeten daha çok okumalı, okumaya eğilmeli.

Zira, çoğu kimse ya zaafına mağlûp düşerek, ya da genele yayılan “tatil havası”na kendini kaptırarak, serâpa zarar veren bir rehavet dalgasına kapılıveriyor.

Bu durumda, aklı başında olanların, şuur ve irade kuvvetini kullanarak, kendini daha ziyade okumaya vermesi, tarifsiz bir kazancı temin eder.

Ne mutlu, yakınlarını ve aile büyüklerini de ikna ederek, bu iradeyi gösterebilenlere…

* * *

Evet, kimileri için tâtil, yani atâlet-rehâvet günleri olan sıcak yaz ayları, kendini bilen, ilim ve irfânını geliştirmek, dahası, mânevî sermayesini büyütmek isteyenler için en büyük imkân ve fırsat zamanıdır.

İmkân ve fırsatın en büyüğü ise, okumak, bol bol okumak, muhtelif diller ile doyasıya okumaktır.

İlk emri “Oku!” diye gelen bir dinin mensupları için, okumaktan daha güzel, daha verimli, daha huzur verici başka ne olabilir ki?

Tek düzeyin dışına çıkıp “muhtelif dillerle okuma”ya gelince…

Okumayı sadece kitap, dergi, gazete, v.s. yazılı mevkuteyi okumak şeklinde sınırlandırmamalı.

Düşünmek, tefekkür etmek, aklını, kalbini, vicdanını harekete geçirmek de okumanın değişik versiyonlarıdır, varyasyonlarıdır.

Bir kitabı okumak, kişiye nasıl bir ilim, şuur ve idrak enerjisi kazandırıyorsa, kişinin ufkunu açıp dünyasını nasıl aydınlatıyorsa, aynı şekilde, çiçeğe, sineğe, böceğe, kuşa, dala, ağaca, yaprağa… bakıp tefekkür etmekle de, kişinin iç dünyası genişler, inşirah eder, ferahlık hâsıl olur.

Gerçi, günümüzde de tıpkı cahiliye devri Arapları gibi, bu tarz tefekkür, tezekkür, tefeyyüz halleriyle dalgasını geçip küçümseyen zavallılar yok değil. Ama, onları kendi dar, fâsit, ufunetli dünyalarıyla başbaşa bırakıp, muhtelif diller ile okumaya, muhtelif duygular, lâtifeler ile tefekküre dalmaya yine de devam etmeli.

Zira, en kârlı, hatta yegâne kârlı yol-yordam budur.

* * *

Evet, herkesin hem kendine, hem başkasına şunları sormasında büyük fayda var:

– Acaba, kişi okumakla ne kaybeder ve tembellik yapıp okumamakla ne kazanır?

– Acaba, kişi düşünmekle ne kaybeder ve düşünmemekle, tefekkür etmemekle ne kazanır?

Doğrusu, şu çaprazlama suâllerin cevabını bulmak dahi fazilettir, mürüvvettir, erdemliliktir…

* * *

Bu meselede en önemli nokta şu olsa gerektir: Okumayı, tefekkür etmeyi basit ve önemsiz görenlere, yahut itiraz dilini uzatanlara vereceğimiz muknî cevapların aynısını, hatta daha tesirlisini kendimize verip, bizdeki nefs-i emmâreyi ikna, yahut ilzam edebiliyor muyuz?

Muhakkak ki, inandığımızı nefsimize kabul ettirmek, başka muhataplardan daha önemli ve daha önceliklidir. Ama, işe kendinden başlamak nefse en zor, en ağır bir davranış hali olarak göründüğü için, bazan gaflete düşerek kendimizi unutuyor ve hemen hariçteki muhataplara yöneliyoruz.

Bu, bizatihi nefsin (özellikle ikinci nefs-i emmârenin) gayet sinsice bir aldatmasıdır.

Şüphesiz, karşımızdaki herkese verecek tatminkâr cevaplarımız vardır ve olmalı. Ama, aynı cevapları öncelikle ve özellikle kendi duygu ve düşünce dünyamızda olgunlaştırmalı ve samimî şekilde kabullenmeliyiz bunları.

Yoksa, “Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” hatasına, basitliğine, komikliğine düşmüş oluruz.

O halde, ilk etapta işe nefsinden başlamalı; en başta birinci ve ikinci nefs-i emmareyi ikna ile hizaya getirip, okumaya, tefekküre, tefeyyüze öyle konsantre olmalı.

Yani, verimli, bereketli bir okuma programının yolu, kendi iç dünyasındaki pürüzleri aşmaktan, parazitleri temizlemekten geçer. Kendini aşabilenin önünde ise, ciddî engellerin çakılıp kaldığı, inadına mukavemet ettiği pek görülmüş değil.

Madem öyle, o halde biz de “Ey sersem nefsim” diye başlayarak “gafil kafaya tokmak”la vurup ayıltmalı ve ayık, uyanık, dikkat ve teyakkuz hali içinde o İlâhî “Oku!” emrine âmâde ile ona tam ittisâl etmeliyiz… Rabbim, bu yolda yâr ve yardımcımız olsun.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*