Şöyle garip bencileyin: İzzet Durgut

Bediüzzaman ile Denizli Hapsi’nde bulunan İzzet Durgut 1903 yılında Kastamonu’nun İnebolu İlçesinin Telye (Akkonak) Köyü’nde dünyaya gelir. Telyeli İzzet olarak bilinir.

Kendi halinde, dervişcesine yaşayan, az yiyen, az uyuyan, az konuşan, kalp ehli biridir. Kalbinin bir yanı Adem (as), bir yanı Havva’dır. Dünya bir elmadır. Dünya bir Havva’dır. İzzet, dünyanın halinden, insanın hasından, elmanın tadından anlar. Bahçesine elma ağaçları diker. Bahçe dediysek Cennet bahçelerinden bir bahçe. Barla’daki Sıddık Süleyman’ın Cennet Bahçesi ile “kardeş bahçe” ilân edilse yeridir. Burada da “Cennet Risalesi” yazılsa yeridir.

Dallarda elmalar Havva ve Adem misali gülümser. Kiminin rengi İzzet’in Havva’sı (eşi) gibi beyaz, kiminin kızları gibi yeşil ve kırmızıdır. Hacı Bayramı Veli gül alır, gül satar; İzzet Durgut elma alır, elma satar. Bahçesi elmayla doludur, ama kalbi dünyaya karşı bomboştur.

Uzaktan bakınca İzzet bir garip Yunus gibi görünür. Bahçe, bahçe değil dergâhtır. Bahçeye düz ağaç dikme derdindedir. Yeşili sevdiği kadar maviyi de sever. Maviye çalan gözleri ile sık sık İnebolu’ya denizi görmeye gider. Deniz suyla, İzzetin gönlü aşkla doludur. Deniz gibi dalgalıdır. Sarhoş oldu, olacaktır.

Sarhoşluğun kıyıya vurduğu bir gün şehre kırmızı kitapların yazarı Bediüzzaman gelir. Dünya derya, Üstadın maviye çalan gözleri bir adadır. Elma, elma gözler… Bir sarhoşluktur başlar İzzet de. Tek kelimeyle çarpılır. Bu gözlere, bu sözlere, bu dalgalara kapılmamak mümkün mü?

Vecd ve istiğraklarla köyüne döner. Elma bahçelerine gider. Fıtraten Risale hizmetine çok uygun olan eşi ve kızlarına Üstadını anlatır. Adem sevecek de Havvaları sevmeyecek o elma elma mavi gözleri… Hiç mümkün mü…

Ailecek Risale yazmaya başlarlar. Elmalar dalda çürüyecekmiş, çürüsün. Kıyamet mi kopar elmalar dalından kopmasa? Kopacaksa kopsun. İnsanlar bir elmaya kendini satarken, gençliğin imanı elma ağaçlarında sallanırken kimin aklına gelir dalda çürüyen elmalar.

İzzet’in dünya da bir elması ve güzel yazısı bir de Bediüzzaman’ımız ve Peygamberimiz (asm) aklına geldiğinde herkesin içinde oturup hüngür hüngür ağlayan İbrahim Fakazlı’sı vardır. İbrahim ve İzzet… Elmanın iki yarısı. Biri birinin evinde, diğeri onun kalbinde oturur. İbrahim, İzzet’in hallerine bakar bakar şaşar: Bu ne biçim insan. Yirmidört saat Risale yazar.

İzzet’in hanımı, biricik Havva’sı tek kelimeyle Üstad hastasıdır. Onun yazdığı Hastalar Risalesi hâlâ görenleri hayran bırakmaktadır. İnanmayan varsa Rasim Sürav’dan sorsun. Sav oradaysa İnebolu hemen şurada.

İnebolu için hasat zamanı

Üstad 1943 yılında Kastamonu’dan Denizli’ye sürülür. İnebolu için hasat mevsimidir. Nur Talebelerini elmayı dalından koparır gibi ailelerinden koparırlar, hapse atarlar. İzzet’i de elma bahçesinden alıp İnebolu hapsine atarlar. Hapis dediğin Yusuf Medresesi, elma bahçesi. İbrahim Fakazlı, Ahmet Nazif Çelebi, Ziya Dilek, Büyük İbrahim, Gülcü Hüseyin, Ahmed Köroğlu, Zühtü İşeri, Ömer Gedikoğlu, Halil Enercan, Ahmed Şaşmaz bahçede rengârenk elmalar. Dışarda mevsim hasat, içerde hâlâ taptaze bahar…

Hapiste vakti en güzel şekilde değerlendirmeye çalışırlar. Ramazan ruhaniyetine uygun şekilde ibadet ederler. Cüz taksim ederek her gün bir hatim indirirler.

İzzet dışındakiler İneboluludur. Genelde esnaftır. Dolayısıyla sosyal hayattan gelen günahlara ve ifsada çok maruz kalmaktadırlar. İzzet ise köyde yaşadığından daha temiz kalmıştır. Bu durum kalp gözünü açmış, hakikate daha da yakınlaşmıştır. Manevî bir radyo vazifesi almıştır. Fakat etrafındakiler ümmi zannetmektedir. Murakabelerinde hakikat tecelli etmektedir. Bir gün ikindi namazına müteakip murakabe yapar. Bilâhare başını kaldırarak, “Arkadaşlar şimdi rical-i gayb hazeratı geldiler. Ellerinde yeşil bir sancak vardı. Sancakta ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ’ âyet-i kerimesi yazılı idi. Bir de âbide diktiler. Üzerinde keza ‘İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ’ âyet-i kerimesi yazılı idi.” der. Ziya Dilek’e dönerek “biz sizi muhafaza edeceğiz, hiç korkmayın, dediler” der.

Nur Talebeleri İzzet’i gülerek dinlerler. “İçimizde bir de evliya varmış” diye şakalaşırlar. Bu anlatılan “abide” ağaç, “sancak” elma olmasın…

Ziya Dilek tasavvufî derinliği olan biridir. Bu hâllerden anlamaktadır. “Bunlar, henüz murakabeyi bilmiyorlar. Sen ne için sırrı ifşa ettin” diye İzzet’e sitem eder. İzzet de “Ben onları olgunlaşmış zannettim. Fakat yanılmışım. Şimdi ben bu ifşa etmenin cezasını çekerim” der.

Hislerinde yanılmamıştır. Az sonra iki jandarma gelir. İzzet’i alıp götürürler. Bir kömür dolabına hapsederler. Ayakta durmak mümkün değildir. İki kat, iki büklüm iki saat orada kalır. İşkence ederler. Jandarma kumandanı boğazını sıkar. ‘Siz Almanlarla muhabere ediyormuşsunuz. Söyle bakalım, alıcı-verici radyonuz nerede?’ diye sorar. Cevap alamayınca tekrar koğuşuna bırakırlar.

Yine bir murakabeden sonra Ziya Beye “Daha buradayız. Gideceğimiz zaman ben size haber veririm” der. Denizli’ye sevk emri gelmeden bir gün önce “Yarın gidiyoruz, hazır olun. Fakat merak etmeyiniz. Beraat edip geleceğiz” der. Murakabe doğru çıkar. Ertesi gün İstanbul’a, oradan İzmir’e, oradan da Denizli’ye sevk edilirler.

HAPİSTE OLGUNLAŞAN ELMA

Üstad ile Denizli’de dokuz ay on gün yatar. Hapsin ilk günlerinde Hasan Atıf Egemen bir rüya görür. “Hapiste dokuz ay on gün yatacağız. Anamızın karnında durduğumuz müddet kadar da burada kalacağız. Sonra hapisten günahsız olarak çıkacaksınız” diye müjde verir. İzzet Durgut da dokuz ay on gün hapiste kaldıktan sonra beraat edeceklerini müjdeler. Tahliyeden yirmi gün önce Üstad, talebelerine mektup yazar. “Yakında hepiniz birbirinizden ayrılacaksınız. Hasbelkader birbirinizi gücendirmişsiniz. Onun için helâlleşin” der. Son mahkemeden önce Gönenli Mehmet de rüyasında beraat edeceklerini görür.

İzzet bilâhare bir rüya görür. “Yarın dokuz buçukta tahliye olacaksınız” denilmiştir. Arkadaşlarına anlatır. Haber kısa zamanda yayılır. Hapishane Müdürünün kulağına kadar varır. Meğer o saatlerde Ankara’dan tahliye emri gelmiş, fakat kimseye duyurmamıştır. Haberin kaynağını araştırır. İzzet’i bulur. Sorguya çeker. İzzet, ‘rüyada gördüm’, dese de ikna olmaz. İşkence ederler. Bayılıncaya kadar döverler. Öldü zannederek bırakırlar. Bitkin halde koğuşa gelir. Ben yine dilimin cezasını çektim, diye kendine kızar.

Müjdeler gerçekleşir. 15 Haziran 1944 tarihinde 12. kez hâkim karşısına çıkarlar. Olayda suç unsuru olmadığı belirtilerek başta Üstad olmak üzere bütün Nur Talebelerinin oy birliğiyle beraatına karar verilir. Kararda İzzet Durgut “İnebolu, Telye Köyü’nden, Ahmed oğlu, 318 doğumlu, 27.9.1943’den beri mevkuf, sabıkasız” şeklinde takdim edilir.

BİR EVLİYANIN MENKIBESİ DEĞİLDİR

İzzet paradan puldan anlamaz, kimseden bir şey istemez, fakir, garip biridir. İbrahim Fakazlı onunla ilgilenmektedir. Memlekete götürmek ister. O akşam trene binmeleri gerekmektedir. Fakat İzzet için bilet parası bulamamıştır. Bunun için bazı kardeşlere müracaat eder. Sağa sola koşuştururken bir arkadaşı “Seni Âtıf Ağabey arıyor, Ahmed Çavuş’un kahvesinde” der. İbrahim zaten Âtıf Ağabeye “Allah’a ısmarladık” demek için uğrayacaktır.

Kahvede varır. Âtıf, Mustafa Kocayaka ile oturmaktadır. İbrahim’e döner. “Bak, bu ağabey fakir Nur şakirdlerine yardım ediyor. Senin de tanıdığın böyle kimse varsa söyle” der. O da “Ben de bizim İzzet Efendi için koşuyorum, çok iyi oldu” deyince Kocayaka masanın üzerindeki kocaman bir mendili çözer. Demet demet parayla doludur. 100 liralık bir demeti İbrahim’e uzatır. O günlerde yüz kuruşa 15 somun ekmeği alınmaktadır. İbrahim 36 lirasını alır, gerisini iade eder. Kocayaka kabul etmez. Alması için rica eder, yalvarır. “Bu parayı ben de emaneten alıyorum. Bakın, benim cebimde 36 liram var. Bana İnebolu’ya kadar yol parası ve harçlık olarak kâfidir. Sizden ancak İzzet kardeşimiz için 36 lira alabilirim, yoksa hiçbirisini almam.” der. Kocayaka çok üzülür. Fakat yapacak bir şey yoktur.

Fakazlı’nın da dediği gibi bu bir evliya menkıbesi değildir. Bizzat kendisinin içinde bulunduğu Nur şakirtleri arasında cereyan eden bir gınay-ı kalbî hadisesi ve onların ihlâslarının son derece dikkate değer bir nümûnesidir. Zira hepsi fakirlik içindedir. Yol parası olmayanlar o uzak yerlere yürüyerek gitmişlerdir, ama kimseye minnet etmemişlerdir.

Üstadın kalbinden Risale sayfalarına İzzet Köyü’ne döner. Elmalar dalında, Havva’ları hizmet başındadır. Bir ellerinde elma, diğerinde Risale vardır. İzzet sevincinden uçuverecek, heyecandan ölüverecek gibidir.

Hizmetin başına geçer. 2-3 ayda bir İnebolu’ya gelir. Can dostu Fakazlı’nın evinde kalır, ertesi gün döner. İbrahimlerle, Naziflerle İnebolu’yu Küçük Isparta’ya çevirirler. Üstad çok memnun kalır. Bir mektupla teşekkür eder, hizmetlerini tebrik eder.

Nazif kardeşimizin hem İstanbul, hem İnebolu Nurcularının namına bayram ve yeni sene teberrükü hesabına gönderdiği maddî üç nevi teberrükü aldım… Cenâb-ı Hak, Zülfikar’ın ve o iki mecmuanın harfleri adedince onların, İbrahim ve Mustafa ve İzzet ve refiklerinin ve yardımcılarının defter-i a’mâline hasenatlar yazsın ve her harfine mukabil yüz rahmet eylesin. Âmin…

Küçük İbrahim, Nazif’e ikinci bir Salâhaddin hükmüne geçip çoluk çocuğu ile kardeşiyle ve refikasıyla Nura ve makineye pek ciddî çalışması, mektubunda namları bulunan Salih ve Gülcü Hüseyin ve Osman ve Zühtü ve İzzet ve Ömer ve sair oradaki Nurcuların sebatkârane, sarsılmadan Nur hizmetinde terakki etmeleri bizleri çok mesrûr ettikleri gibi; bu memleketi de ileride çok minnettar edecekler. Mâşaallah, İnebolu, küçük bir Isparta ve tam bir medrese-i Nuriye olduğunu ispat ettiler. (Emirdağ Lâhikası, 244)

FERİKÖY KABRİSTANINDA BİR GARİP YATAR

Yıllar geçer. İzzet ilerlemiş yaşına rağmen hizmete devam eder. Takvimler 1967 yılını göstermektedir. Uzun süre Risale yazmaktan ayakları kangren olur. Elma nemden, insan çileden çürür. Birkaç gün Gülcü Hüseyin’in otelinde kaldıktan sonra İstanbul’a götürülür. Fakat artık çok geçtir. Olgunlaşınca elma dalından, insan dünya ağacından düşer. Gökten dünyalar yakışıklısı bir elma düşer. İzzet vefat eder. İstanbul, Feriköy Kabristanı’na defnedilir. Bahtına yine gariplik düşmüştür. İnebolu kahramanlarından ayrı düşmüştür. Bedenini Feriköy Kabristanı’na emanet etse de ruhu hâlâ İnebolu Kahramanlarıyladır. Serviler altında duâ beklemektedir.

Ruhuna Fatiha…

Mustafa Oral

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*