Susmak, konuşmaktır

Susmak, konuşmaktır. Susmak, düşünceler kitabının, konuşmak bölümüdür.
Susmak, derin bir sükût, uzun bir sükûttur.

Zihnimizde bağırışlar çağırışlar, feryat figândır; orman yeri gibi her yer yangındır. Ama çaresiz kalır, her şeyi söyleyemezsiniz, susarsınız bazen. Sükût da bir konuşmaktır. Sessizce, kelimesiz, hecesiz, harfsiz konuşmaktır.

Sükût, kar gibi beyaz, örter düşüncelerin üzerini. Alttan alta filizlenir, demlenir fikirler, düşünceler. Tohum gibi yeşermeye, boy vermeye yüz tutar.
Hatta kendi kendine sorar bazen insan:
“Çok mu konuştum? Haddimi mi aştım? Karşımdakini rahatsız mı ettim?” diye düşünür bile.
Konuşmanın bir ucu, susmakla başlar. Susan, kazanır bazen. Eskilerin tabiriyle: “Söz gümüşse, sükût altındır.” Oysa sözü altın olanın, sükûtu intihardır. Yerinde söz, yerinde sükût…

***

Yıllar önce eski Foça’ya rahmetli Nail Papatya Hoca’nın ziyaretine gitmiştik. Emekliliğinden sonra bir sahil kasabasına çekilmiş, orada güzel hizmetlerde bulunuyordu hocamız. Etrafında pırıl pırıl gençler vardı. Misafiri olduk. Bir bahar sabahında bizi unutulmaz bir güzellikle ağırladı. Allah rahmet eylesin.
Kahvaltı sonrası, “Gelin, sizi babamla tanıştırayım.” dedi. Kayınpederinin dükkânına doğru yola koyulduk. Asırlar öncesinin sanki o eski sokaklarından geçiyorduk. Hâlâ aklımdadır o yollar. Seneler öncesine ait sokaklardaki taşlar, çeşmeler, demirden panjurlu evler, tek katlı güneş gören mütevazı evler… Antik bir şehrin sokaklarında dolaşıyorduk sanki. Hiç aklımdan çıkmadı bu ziyaretimiz.
Yolumuz, kayınpederinin bakkal dükkânına vardı. İçeride Ramazan isminde bir amca oturuyordu. Tezgâhın hemen arkasında da, Nail Papatya Hocamızın kayınpederi Mustafa Amca.
Ramazan Amca, Foça’nın yakın köylerinden birinde, çiftçilikle ve hayvancılıkla uğraşan bir insan. Birkaç tavuğu, birkaç da hayvanı var. Onlardan elde ettiği sütü, yumurtayı, yağı alıp getirir, Mustafa Amca’ya verir. O da dükkânında belli müşterilere satarmış. Bu alış verişten eline üç beş kuruş geçer, her ikisi de, helâlinden bir rızıkla hayatlarını ve dostluklarını yıllar yılı böylece sürdüre gelmişler.
Bu eski dükkânda, bu iki insan, sessiz ve sakin bir şekilde oturuyorlardı. Bu manzarayı bize Nail Hocam, onların da duyacağı bir ses tonuyla şöyle yorumladı:
“Bu iki dostun konuşmalarını dinleyenin kulakları sağır olur.”
Meğerse işin sırrı, her ikisi de çok az konuşurlarmış. Bu söz üzerine Mustafa Amca, taşı gediğine koymakta gecikmedi:
“Ne yapalım, Ramazan Efendi, bir türlü gümüşe razı olmuyor.” dedi.
O eli ayağı düzgün adam, adam gibi adam, cennetlik adam derler ya, yüzünden öylesine güzel bir adres okunuyordu işte. Ruhu şad olsun. Mekânı cennet olsun. Çok güzel bir cevapla, damadına, yani Nail Papatya Hocamıza bir gönderme yaptı.
Mevzu anlaşılmıştı… Meğerse Ramazan Ağabey’le Mustafa Amca, bir araya geldiklerinde, sözü hiç israf etmezlermiş. Nail Hocam bize bunu telmih etmişti.
Mithat Cemal Kuntay, hayran kaldığım o ‘Mehmet Âkif’ adlı eserinde, Safahat şairimizin, fazileti olarak gördüğü altı çeşit sükûtundan bahseder.
Sükût, az ya da çok hepimizin hayatını kuşatır.
Sükût, hayatı kuşatan bir çığ olur bazen. Sessiz duran bir kar yığınının hemen ardından, tepeleri kaplamış, her yeri kuşatmış o bembeyaz manzara arkasında, derin bir sükûtun ardından adeta bir çığ düşer, bir çığlık kopar bazen.
Bediüzzaman Hazretleri, 1920’li yılların başında bir müddet Van’da Erek Dağı’nda kaldığı inzivanın ve sükûtunun ardından, Risâleleriyle çağlamıştı, Sözleriyle konuşmuştu.
Hayalim, birden risâlet öncesi günlere uzandı. Uzun bir sükût ve tefekkür dönemi var Hazreti Peygamber Efendimiz’in (asm). Ruhî hazzıyla baş başa kalıyor, mağaralara çekiliyordu. Tefekküre dalıyordu. Kâinat kitabını okuyor, yıldızları, ağaçları okuyordu… Okuyor da okuyordu…
O, okumakla doluyor. Dolduğu okumanın karşılığı vahyin ilk âyeti “İkra” “Oku” oluyordu. Kâinat kitabını okuyanın karşısına kâinat kitabının mânâlarını, sırlarını anlatan bir kitap çıkıyordu, bir vahiy geliyordu. Kâinat kitabını okumanın mükâfatı, Kur’ân oluyordu. Kâinat kitabının içindeki âyetleri anlatan kitap oluyordu. Kur’ân âyetleriyle dünyamızı en sağlam, en ebedî ve en edebî bir şekilde aydınlatıyordu. Sükût, işte budur. Susmak da bir konuşmak olur. Vahyin muhatabı olur. Vakti geldiğinde, Kur’ân’la konuşur.
Siz sustuğunuzda mesajın yerine ulaşmadığını zannetmeyin sakın. Susmak da bir konuşmaktır. Hatta en tesirli bir konuşmaktır.
Kelimeler bazen anlaşmamızı zorlaştırıyor. Cümleler hepten öyle. Sükûtumuz, adam gibi bir sükûtsa, temeli vahye dayalı olan bir sükûtsa, ahlâkın en temizi, en yücesi ile kaplı bembeyaz bir iklimden geçen, içerisinde zerrece toz toprak olmayan, bırakın siyahı, griden beyaza varmayan her renge kadar, ne varsa hiç ama hiç olmayan tertemiz bir düşüncenin, ahlâkın, kalbî ve ruhî bir çırpınışın ifadesiyse eğer, böyle oluyor…
Kelimelere ihtiyaç kalmıyor. Kelimelerin anlatamadığını, cümlelerin ifade edemediğini sükût anlatıyor. Sükût konuşuyor. Susmak, konuşmak oluyor. Bırakın o zaman, kelimelerin yerine haliniz konuşsun bazen.
Ama burada da bir incelik var. Susmaya, su-i zanna sebep olacak halleri de yüklememek gerek.  Orda da kişinin fikren ve niyeten epey bir arınması gerekiyor. Yıkanması gerekiyor, demlenmesi gerekiyor ki; sükût, üzerindeki o güzellikleri, karşı tarafı yıpratıcı olmayan, onu besleyici olumlu duyguları ve mesajları da taşıyabilsin. Susan, bazen kazanır, bazen kaybeder. Durduğu yere bağlı, baktığı yere bağlı. Susmanın kaynağına ne kadar temiz duruyorsa, o kadar kazanıyor. Ne kadar karışık duygular içindeyse, o kadar da kaybediyor. Çok konuşmak da, bazen kalbin hastalığı oluyor.
Birkaç gün önce susmak ve konuşmak arasında tereddütte kaldım. Bu hatırayı paylaşmalıyım:
Geçen gece, dolmuşla bir dostumu ziyarete gidiyordum. Yolda bir – iki genç bayan da bindi. Onlar arkada, ben önde oturuyordum. Yeni yolcuları almak için merkezî bir durakta dolmuşumuz durduğunda, yolcuları dâvet eden genç kâhya, arkadaşıyla konuşuyordu. Birden sesinin tonu değişiverdi. Gayet yüksek bir perdeden:
“Allah bize vurmuş.” dedi. “Bir de sen vurma.” deyince, kan beynime sıçradı birden. Ama Allah’tan ki, frenledim kendimi. Gayet şefkatli bir sesle gence dönüp:
“Allah bize hiç vurur mu?” dedim.
Şaşırdı genç adam. Şöyle bir yüzüme baktı. Şoförün de benden yana çıkan bir hâli vardı. İç çekişinden hissettim. Konuşmaya başladım. Seri halde ağzımdan şu cümleler döküldü:
“Kediler âleminde bizi fare yapmayan Allah, bizi bir tutam maydanoz yapmayan Allah, bizi seven Allah, bizi seven Rabbimiz değil mi? Kimse bizi bilmezken, O bizi biliyordu, O tanıyordu. Biz, O’nun misafiriyiz, O’nun dünyasında yaşıyoruz. O’nun verdiği ağız, O’nun ağzımıza koyduğu dille, sesle ve nefesle konuşuyoruz. Allah bize vurur mu hiç? Verdiği nimetlerden bihaberiz.
Allah bize bizden yakındır. Allah bizim en yakınımızdır. Hiç kimsenin bilmediği bir âlemde de bizi bilen sadece O’ydu. Annemiz, babamız dâhil, dünyada ‘Seni seviyorum’ diyen kim var ise, en yakınlarımız bile, bizi ancak dünyaya geldikten sonra gördüler, bildiler ve tanıdılar ve sevdiler. Allah ise, bizi hiç kimsenin bilmediği o âlemlerde de biliyordu, seviyordu. Seviyordu ki, sevgisini yaratmasıyla gösterdi. Tabiî, biz Allah’ı size böyle anlatmadığımız ve sevdirmediğimiz için suç yine bizde.” dedim.
Genç de:
“Ağabey, ben de gırgırına söylemiştim zaten.” dedi.
Ama söylenen sözler yerini bulmuştu. Şoför memnun, sanırım yolcular da öyleydi.
Az sonraki durakta inip yürümeye başladım. Bir yandan da düşünüyordum:
Konuşmayıp sussaydım ya ben ya da araba sanki infilak edecekti. Canlı bomba ne ki? Bazen yeri geldiğinde konuşmamak, insanı feci sarsıyor. 
Evet, melekler insanlardan susmasını değil, güzel sözler söyleyip konuşmasını bekliyor. Mademki bizler yeryüzünde Allah’ın şahitleriyiz, eserlerinin dellâlıyız, öyleyse yerini, konumunu bilmeli, vakti geldiğinde, söylenecek sözü insan, en güzel şekilde söylemeli.
Bal küpünden sirke sızmaz. İçimizdeki şefkat, sesimize yansır. Konuşmak yaralayacaksa birini eğer, susmak evlâdır.
Hayatımız, imanımız kadardır. İmanımızdan nasibimiz de, onunla yaşadığımız ve amel ettiğimiz kadardır. İnandığı dâvâyı savunamayan insanın hayatta nasibi de, çok azdır.
Hayat, imanla güzel. İman, inancını savunmakla, dâvâsını anlatmakla ve yaşamakla güzeldir.

***

Evet… Susmak; bırakın altını, gümüş bile olmuyor, değersiz bir madene dönüşüyor. Susmak, öncesi ve sonrasıyla mukayese edilip de konuşmanın o en güzel iklimine girdiğinde eğer muhatabı yaralamıyorsa, o zaman konuşmak da bir altın oluyor işte.
Güzel tablolar vardır. Susarlar, ama her şeyi anlatırlar. Yıllar geçer. Siz döner, bakar, her defasında onlarda sanatkârının yeni bir ustalığını, yeni bir harikalığını keşfedersiniz. Susmak da sanat ister, bilgi ister, maharet ister, mü’min bir kalp ister.
Susmak cehalet değildir. Susmak bilgi ister, iman ister, derinlik ister. O zaman işte susmak; konuşmak olur. Düşünceler kitabının susmak, bir bölümü olur. Sustuğunu, konuştuğunu, baktığını, düşündüğünü, içinde bir şeylerin kımıldandığını söylemese de anlarsınız işte o zaman o insanın.
Mehmet Âkif’in o güzel ifadesiyle:
“Dili yok kalbimin. Ondan ne kadar bîzarım.” dediği gibi bir an olur işte o zaman. Kalbinin, o bin cihetle kuşatamadığı kalbinin içindeki fikirleri, düşünceleri hangi kelime, hangi cümle tam ifade edebilir ki? Bu yüksek duygu seli ve coşkusu, susmaya götürüyorsa insanı, işte sükût o zaman altın olur. Ama sözü altın olanın sükûtu da yeri geldiğinde konuşmasa, intihar olur.

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*