Tarafgirlik uçurumu

Bir fani şahıs etrafından dönüp duran tarafgirlik pervanesi, dehşetli bir siyasî propaganda enerjisiyle alabildiğine hızlanmaya başladı.

Öyle ki, ha koptu-kopacak, ha dağıldı-dağılacak kadar tehlikeli, anormal bir vaziyete girdi.

Söz konusu kopma ve dağılma sürecinde çevrenin zarar görmemesi zayıf ihtimal olmakla beraber, yine de büyük bir şans ve hatta inayet eseri olarak görülmeli.

Bizi hayretten dehşete düşüren nokta, Nur Risalelerini okuduğu ve “Zaman şahıs zamanı değildir” hakikatini ezbere bildiği halde, bazı dost ve kardeşlerimizin, adeta bütün bataryaları ateşlercesine bir şahs-ı vahidin peşine takılması, onun meddahı kesilmesi, eski fanatik siyasilere taş çıkartırcasına şahıs bayrağını çıkıp en önde sallamaya tenezzül etmesidir.

O ihvanlar, nasıl bu hale geldiler? Vaktiyle “Siz gazeteci, siyasetçisiniz” diye itham ettikleri iman kardeşlerini öyle bir solladırlar ki, hızlarını ölçmek bile neredeyse imkânsız.

Oysa, bu vaziyet, hiç doğru değil ve hiç hayra alâmet değil. Dahası, hem ümmetin bir ferdi, hem millet-i İbrahimiyenin bir ferdi olarak, yaptıkları bu ifratkârane vaziyetten ileride büyük pişmanlık duyacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabiî, o zaman inşallah iş işten geçmiş olmaz.

Bu çağda Hz. Peygamber’in (asm) bir vekili olup meşreben de Hz. İbrahim’in (as) “Haliliye” meşrebini kabul eden Üstad Bediüzzaman, bu zamanda şahısların durumu ve kıymet-i harbiyesi hakkında çok esaslı derslere veriyor.

Evet, Hz. İbrahim’in “Lâ-uhibbü’l-âfilîn” nidâsına bu zamanda çok daha fazla ihtiyaç var iken, cidden şu bazı ihvânlara ne olmuş ki, sınır tanımaz derecede fenâ ve fânî şahısların peşinden gidiyor ve onlara perestiş etmeye adeta can atıyorlar? Emin olun, hafsalamız almıyor.

Bizler, çok şükür ki Millet-i İbrahimîye’deniz. Dahası, “Âl-i İbrahim”den olduğumuzu Allah’ın her günü lisânen duâmızla, tesbihatımızla, ibadetimizle de mükerreren ikrar ve ilân ediyoruz.

Peki, İbrahim Aleyhisselâmın, o çetin imtihanlardan sonra vâsıl olduğu en hayırlı netice nedir? Hepimizin kabul ve tasdik ettiği “Lâ-uhibbü’l-âfilîn” değil midir? Yani “Ben sönen, batan şeyleri sevmem” mânâsı…

İşte, aynı o kudsî ve hakikatli mânânın feyziyle, Hz. Bediüzzaman da şunu terennüm ediyor:

Fâniyim, fâni olanı istemem.

Acizim, aciz olanı istemem.

Ruhumu Rahman’a teslim eyledim; gayr istemem.

İsterim; fakat, bir yâr-ı bâki isterim…

Peki, bu durumda, hem Hz. İbrahim’in sözünü, hem Üstad Bediüzzaman’ın şu niyâzını kabul ve tasdik ile bilen, okuyan ve manasını neşreden kimi hürmetli büyüklerimiz ile din kardeşlerimize bazı soruları sorma hakkımız yok mu?

Elbette kendimizde bu hakkı görüyor ve bilvesile şu suâlleri tevcih ediyoruz:

BİR: Siz niçin sönmesi, batması, bitmesi mukadder olup, yanılması ve yanıltması muhakkak olan fânî şahısların muhabbeti ile hareket ediyorsunuz? Üstelik, tam bir tarafgirlik vaziyetini sergileyerek.

İKİ: Tarafgirlikle iktifa etmiyor; ayrıca başkasını da yanıltacak, hatta büyük vebâl altına sokacak kararlar alıyorsunuz? Neden?

ÜÇ: Karar almakla de yetinmiyor, ayrıca sizin gibi düşünmeyen, sizinle birlikte hareket etmeyen, daha açık bir ifade ile sizinle aynı partiye oy vermeyen din kardeşlerinize terör yanlısı-vatan haini nazarıyla bakıyorsunuz? Niçin böyle ağır sözlerle itham ediyorsunuz? 12 Eylül Darbesi’nden sonra da aynısını yaptınız. Ne hakla? Elinize ne geçti?

DÖRT: “Zaman şahıs zamanı değil” iken, siz neden şahsa bağlı vaziyette gidiyorsunuz hâlâ? Ve niçin şahıs-lider muhabbeti ile âdeta helâk olacak tarzda ileri gidiyorsunuz?

Son söz yerine…

“İbrahîm, babası Âzer’e dedi: Putları ilâh mı ediniyorsunuz? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.” (Enâm/74)

Sonra, İbrahim “Lâuhibbul-âfilîn” diyerek, sönen, batan, kaybolan şeyleri sevmeyeceğini, onlara tapınmayacağını ilân etti.

Peki, bugün sönen-batan şahıslara tam bir tarafgirlikle bağlananların, o bir tek şahs-ı fâniyi vatan-millet-bayrak-ezanla bir tutanların, acaba âhir ve âkıbetleri ne ola?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*