|
Sayfa: 1 Toplam sayfa: 6
Din devlet ilişkileri yaygın olarak laiklik üzerinden tartışılan
bir konudur. Tartışmalar genellikle şu soruları cevaplamaya çalışmaktadır:
“Laiklik nedir?” “Bu kavramın Türkiye’deki yaygın algılanışı ile tarihsel
orijinine uygun tanımı arasında bir farklılık var mıdır?” “Demokrasi ile laiklik
arasındaki gerekirlik ilişkisi nasıldır?” “Laiklik olmadan demokrasi mümkün
müdür?” “Türk devleti laik midir?” Sayılan sorulara “Laik bir siyasal sistemde
dindarca yaşanabilir mi?” şeklinde bir soru daha ilave edilebilir.
Laiklik Kavramı ve Türkiye’de Laiklik Olgusu
Laikliğin “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması”
şeklinde tanımlanmasında siyaset sosyolojisi bakımından bir yanlışlık yoktur.
Öte yandan, Türkiye’deki “laikliğin gerçekliği” ile ona alem olarak kullanılan
“laiklik kavramı” arasında tevili zor bir farklılık bulunmaktadır. İdeolojik
tartışmalar bir kenara bırakılacak olursa, Türk devletinin laik bir sisteme
sahip olduğu söylenemez. Çünkü, Türkiye’de din ve devlet ilişkileri birbirinden
ayrı değildir. Laikçi iddiaların aksine, Türkiye’de dinin devleti
belirlemesinden değil, devletin dini belirlemesinden bahsedilebilir. Devlet
istediği zaman, istediği konu ve şekilde dini kendi politikaları için bir araç
olarak görmekte ve kullanmaktadır. MEB’den sonra en büyük kadroya sahip olan
Diyanet İşleri Başkanlığı bile bu ülkenin laik olmadığının tek başına argümanı
sayılabilir. Vicdan işi olan inancın devlet tarafından kontrol edilmesi,
yönlendirilmesi, kişinin neye, hangi mezhebe, hangi yaklaşıma inanacağının
belirlenmesi laiklikle nasıl tevil edilebilir? Devletten görece özerk ve sivil
bir Diyanet teşkilatının gerekli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur.
Diyanetin ihdas edilmesi resmi politikalarla çelişebilecek,
sivil toplum içinde kontrolsüz şekilde gelişebilecek yorum ve pratiklerin
disiplin altına alınmasına yöneliktir. Böyle bir yönelim “Türkiye’ye özgü
şartlar..” gibi gerekçelerle izah edilmeye çalışılıyor. Türkiye’ye özgü şartlar
makul karşılanabilir; ama bu yapının ısrarla laik olarak tanımlanması ne
mantıklıdır, ne de anlaşılabilirdir. Resmi ideolojinin çağdaş yorumcularından
biri olarak kabul edilen Gündüz Aktan, Türk laikliğinin “Maturidi-Hanefi”
içeriğinin bulunduğunu, din ile ilgili ortaya çıkan karşıt hassasiyetlerin
“Selefi İslam”a karşı geliştiğini ve toptan din karşıtlığının Atatürk Laikliği
ile değil sonraki laiklik ile ilgili olduğunu savunmaktadır. İçeriğinin
pozitivist ve materyalist ideolojilerce doldurulduğu Atatürk sonrası din karşıtı
laikliğin altının kuşkusuz kalın çizgilerle çizilmesi gerekir.
İlk dönem laiklik anlayışında, işlevsel bakımdan, oligarşik
merkezin çizdiği doğrultuda olması ve tek ulus-tek vatan şuurunu desteklemesi
şartıyla din reddedilmiyor. Hutbelerde vatana, millete, orduya dua ettirilmesi,
vatan ve millet uğruna ölmenin şehitlikle irtibatlandırılması bu laiklik
yaklaşımı için yanlış değildir. Laik bir ülkede tek tek bireylerin dini
motivasyon ile kendilerini feda etmeleri laiklikle çelişmemekle birlikte, resmi
politika ve söylemin vatan ve millet için ölmeyi dini naslara dayandırması
laiklikle çelişmektedir. Aktan’ın belirttiği, dindarların da pek hoşlandığı, bu
laiklik anlayışında din, milliyetçi ve devletçi ideolojinin pekiştirilmesinde
bir araç olarak kullanılmaktadır.
Din kültürü derslerinde dinin kültüründen öte Sünni-Maturidi
itikat ve pratiğin öğretilmesi de laikliğe aykırıdır. Dini bilgi ve pratikleri
herkesin kendi çocuğuna öğretilmesini istemesinin demokratik olduğuna kuşku
bulunmamaktadır. Fakat, başka inanç ve mezhepten olanların, hatta dinsiz
olanların çocuklarına belirlenen din ve mezhebin öğretilmesi laiklikle çelişen
bir durumdur.
Dindar çevrelerin Diyanet İşleri’ni sorguladıkları pek
söylenemez. Nitekim, demokrasi, inanç ve ibadet özgürlüklerini söylemleştirip bu
hassasiyet üzerinden oy alan iktidar partisi Diyanet’i sorgulamak yerine, onun
kadrosuna 5 bin kadronun daha ilave edilmesini gündeme getirmiştir. Dindar
çevreler de, toplumun diğer kesimlerinden farksız bir şekilde, niteliğine
bakmaksızın devlet-i aliyeye intisap etmeyi, ama hepsinden önemlisi hazineden
geçinmeyi böyle soyut, karın doyurmayan boş laflara her zaman tercih etmektedir.
|
Yorumlar
Dinin sahibi Allahtır,sınır ve ölçülerini ancak O belirler.Dindarda bu sınır ve ölçülere teslim ve tabi olmuş kişidir.Dolayısıyla kimin ne yapacağı çok açıktır. Alıntı
Bu nasil bir vicdansizlik! Alıntı
Hz. Muhammed: "dinimizde ruhbanlık yoktur."
bilmem anlatabildim mi. Alıntı