Tüketim çılgınlığı

Tüketimi kısaca üretilen malların kullanılması ve harcanması olarak tanımlayabiliriz.

İnsanoğlu yaratıldığı ilk günden beri, var olmanın tabiî bir sonucu olarak üretmek ve tüketmek zorunda kalmıştır.

Nedir bu tüketim çılgınlığı ve ne zaman başlamıştır? Tüketim çılgınlığını, “insanın ömür sermayesinde var olan nimetlerini, hoyratca heba etmesi” olarak tarif edebiliriz.

Tüketim çılgınlığının, 18. Yüzyılda İngiltere’de başlayan ve daha sonrada Avrupa’ya yayılan sanayi devrimi ile birlikte başladığını söyleyebiliriz. Zira dünya nüfusunun artmasıyla birlikte ihtiyaçlar da artmış, bazı istekler mecburiyet haline gelmiştir. İhtiyaçların karşılanabilmesi içinde, daha fazla üretim yapma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Avrupa’da nüfusun özellikle 16. yüzyıldan itibaren hızlı bir şekilde yükselmesi, üretimde çeşitliliğin artmasına da sebep olmuştur. Sanayi devrimi, tarımı da etkilemiş köyden kentlere göçü arttırmıştır. Yeni iş imkânları ve iş gücü ortaya çıkmıştır. İnsanların sosyo-kültürel yaşamlarında değişiklikler meydana gelmiştir.

Sanayinin Amerika ve Japonya’da hızla gelişmeye başlaması ile birlikte, ürün çeşitliliği artmış, üretim ve tüketim çılgınlığı da önlenemez hale gelmiştir. Bu durum insanların yaşama kalitelerinde farklılıklar meydana getirmiş israfın ve lüks tüketiminin de artmasına sebep olmuştur. İnsanlar daha önce sadece temel ihtiyaçları için çalışırken artık lüks tüketimi içinde daha çok çalışmak zorunda kalmışlardır.

Bütün dünyada ekonomik gelişmeler görülmeye başlanmış ve büyük sermayeler ortaya çıkmıştır. Tabi bu sermayeyi ayakta tutabilmek içinde daha çok üretmek ve daha çok tüketmek, zorunlu haline gelmiştir.

Günümüzde özellikle teknolojinin gelişmesi ve hayatımıza girmesiyle birlikte tüketim çok farklı bir boyut kazanmış ve önlenemeyen “tüketim çılgınlığı” başlamıştır. Beraberinde de bu çılgınlık, insanlarda kapanması mümkün olmayan maddî ve manevî tahribatlar meydana getirmiştir.

Tüketim çılgınlığına sebep en önemli sebep, sahip olduklarımızla yetinmeme ve hep daha fazlasını isteme arzusudur. İnsan çok daha fazlasına sahip olduğunda, daha rahat ve daha konforlu bir hayat elde edeceğini zannetmektedir. Yaşamak için yeterli olabilecek miktarlar varken, nefsin devreye girmesiyle bu yeterli olmamakta ve hep daha fazlasını istemektedir. Bu da insanlarda doyumsuzluğa ve neticesinde mutsuzluğa neden olmaktadır.

Tüketim kapsamının alanı çok geniştir. Hayata dair ne varsa hepsi tüketim kapsamına girmektedir. Eşyalar, araç gereçler, yiyecek içecekler, zaman, hava, su, özel ve sosyal hayatımızdaki istekler vs… Kısacası her şey tüketim kapsamındadır. İşte burada denge çok önemlidir. Zira nefsin istek ve arzuları çok geniştir ve hiç bitmez.

Tüketim bağımlılık yapmamalı ve alışkanlık haline gelmemelidir. Can sıkıntısından dolayı tüketim yapılmamalıdır. İktisat ve şükür çizgisinden uzaklaşılacak ve önü alınamayan bir yola girilecektir.

Elbette tüketeceğiz. İhtiyacımız kadar olanı hesaplı bir şekilde tüketmede problem yok. Ancak ihtiyacımızdan fazlasını tüketmekle, maddî manevî birçok sıkıntı ve hastalıklara neden olacağımız gibi, topluma ve yaşadığımız dünyaya da zararımızın olabileceğini unutmamalıyız.

Bilinçsizce yapılan aşırı tüketim, sadece şahsımızı değil aynı zaman da dünyamızı da olumsuz etkilemektedir.

Değişik alanlarda yoğun bir şekilde kullanılan ve atmosfere salınan gazlar küresel iklim değişikliğine sebep olmaktadır. Mevsimler eskisi gibi yaşanmamakta, eski karlar, yağmurlar zamanında ve ölçüsünde yağmamaktadır. Bu sebeple birçok bitki ve canlı türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır..

İnsan, Allah’a karşı sorumluluğu olan bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur, başıboş değildir. Her konuda helâl ve harama dikkat etmek zorundadır. Cennetteki sonsuz nimetlerin birer numunesi olan dünyadaki bu nimetler, sonsuz ve sınırsız değildir. Bu sebeple insanoğlu sağlıklı ve huzurlu yaşamak istiyorsa, tüketim çılgınlığından vazgeçmelidir. Allah’ın lütfettiği bütün nimetleri iktisatlı kullanmalı ve iktisatlı tüketmelidir.

Tüketim çılgınlığı kapitalist sermayenin ve sömürü düzeninin insanoğluna altın tepside sunduğu bir zehridir. Bu sermaye sahipleri günümüzde özellikle de televizyon, internet gibi iletişim araçlarını kullanarak, reklâmlar aracılığı ile bilinç altına girerek, insanları tüketime özendirmektedir. İnsanlar az para ödeyerek uzun vadeli taksitlendirmelerle, sanki bedavaymış gibi ihtiyacı olamasa bile alış veriş yapmaya teşvik edilmekte şükür çizgisinden uzaklaştırılmaktadır. Böylece alış veriş yaparak ve daha çok tüketerek mutlu olacağını zanneden insan, israf girdabına girmektedir.

İsraf da, Üstad’ın 19. Lema’da ifade ettiği gibi insanlarda kanaatsizliğe yol açmakta, nimetlere karşı şükürsüzlük ve sürekli şikâyet etme hastalığına neden olmaktadır: “Elhasıl İsraf kanaatsizliği intaç eder. Kanaatsizlik ise çalışmanın şevkinin kırar, tembelliğe atar, hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir. Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir.” “İktisatsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükümet kapısına diker. O vakit hayat-ı, içtimaiyenin medarı olan san’at, ticaret, zıraat tenakus eder. O millet de tedenni edip sukut eder, fakir düşer.”

Yine Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey ademoğulları! Bütün mescitlerde ziynetlerinizi alınız Yeyiniz ve içiniz ve israf etmeyiniz. Muhakkak ki O israf edenleri sevmez.” (A’raf Sûresi 31. Âyet) Ölümün mukadder olduğunu bildiğimiz halde, içimizde hep rahat ve uzun yaşama arzusu vardır. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamayı ifade eden tul-i emelin, tüketimi ve israfı körüklediğini unutmamalıyız.

Sudan, Somali gibi birçok İslâm ülkesinde yeteri kadar beslenemediği için açlıktan ölen veya ölümcül hastalıkların pençesinde kıvranan milyonlarca Müslüman varken, tüketim ve lüks çılgınlığı çok ama çok düşündürücüdür.

Durum bu halde iken artık bazı şeyleri sorgulamak ve birazcık da tefekkür etmek zorundayız. Söylemlerimiz sloganlarda kalmamalı. Kendimizi hesaba çekmeliyiz. Ne yapıyoruz? Nereye gidiyoruz? Biz iktisadın ve şükrün neresindeyiz?

Tüketim çılgınlığının günden güne artması, manevî hassasiyetlerimizin azaldığına ve toplumsal bir sıkıntının var olduğuna işaret etmektedir. Artık bunu fark edelim lütfen. Galiba en kolay harcadığımız ve en çok tükettiğimiz şey de zaman ve dostlarımız. Unutmayın harcandığında ikisi de geri gelmiyor.

Emin Fırat

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*