Üstad hasretiyle bir Barla yolculuğu

Zaman denilen mefhum ne kadar da çabuk geçiyor. Yıllar önce, Üstada makam olan Çam Dağı’nın zirvesine çıkmış, ona birer istirahatgâh olmuş koca çam ve katran ağaçlarını, hain eller tarafından kesilmeden önce, ziyaret etmiş ve Üstadımla manen doyasıya hasret gidermiştim.

Bu ilk Barla ziyaretimin kısa sürmesinin ruhumda meydana getirdiği hasretin mahzuniyetini yüreğime gömmüş, koca sultana mekân olmuş bu mübarek beldelere tekrar gelmeyi nasip etmesi için Rabb-i Rahîmime el açıp niyazlarda bulunmuştum.

Kısa süren o ilk ziyaretimden sonra aradan seneler geçti. Üstadıma hasret ve iştiyak duyguları içinde yaşadığım yıllar içinde “bir ömür boyu Barla’da kalmak” nasip olmadı, ama fırsat buldukça Barla’ya gelmeye, hasret gidermeye çalıştım. Bu şerefli mekânlarda Üstadımı yad etmek maksadıyla ayaklarını bastığı her karış toprakta onun nurlu kokusunu solumak adına birkaç gün kaldım.

Evet, hasretine dayanamayıp yine yollara düşmüştüm ve yorucu bir yolculuktan sonra bir akşamüstü bir kez daha Barla’ya vasıl olmuştum. Geceyi geçirmek üzere direkt Yeni Asya Barla Sosyal Tesislerine gittim. O gece istirahat ettikten sonra ertesi gün, bize daha önce ismi verilen, Üstadın talebelerinden Savlı merhum Hasan Kurt Ağabeyin oğlu Mustafa Kurt’u mekânında ziyaret ettim. Uzun yıllar merhum Bayram Yüksel Ağabeyle birlikte günlerini geçiren Mustafa Bey, Barla’yı ve Barla’daki Nur menzillerini çok iyi bilen birisiydi. Kısa bir sohbet ve tanışma faslından sonra kendisine Barla’ya geliş maksadımı anlattım.

Mustafa Bey bize rehberlik yapmayı memnuniyetle kabul edeceğini söyledi. Sonraki günlerde Üstadın 8 sene kaldığı kutlu belde Barla’daki Nur mekânlarını Mustafa Beyin rehberliğinde gezdik, verdiği bilgileri not aldık.

BARLA’DA NUR MENZİLLERİ

Son yapılan araştırmalar Üstadın Barla’ya geliş tarihinin 1927 yılının Şubat ya da Mart ayı olduğunu gösteriyor. Yani bundan tam 85 yıl önce… Barla’nın dağları, bağları ve orada yaşayan ihlâslı insanları tarafından beklenen Üstad, jandarmalar eşliğinde girmişti Nurun ilk merkezi olan bu beldeye. Baharı yaşayan Barla’da, onun gelişiyle manevî bir bahar başlamıştı adeta. O gün Barla’da baharın ılık sessizliği içinde, mânâ ile yoğrulmuş kalpler bir gönül sultanının teşrifini ruhen hissetmiş olmalılar ki, Barla’da görülmeyen bir sevinç zuhur etmişti.

Barla’ya getirilen Hazret-i Üstadın, ilk kaldığı yer Muhacir Hafız Ahmed Karaca’nın eviydi. Bu ev Barla’da ilk Nur medresesi olma şerefine mazhar olmuştu. Sonraki yıllarda aslı muhafaza edilerek yeniden tanzim edilen bu ev Üstad Hazretlerinin “Yıldız Sarayına değişmem” dediği koca çınar ağacıyla kucaklaşan bir mekândır. Birçok risalenin telif edildiği bu mekânın nuranî havası koca çınar ağacının başında Üstadın tefekkürle geçirdiği zamanları tahattur ettirir. Barla Sıddıkları arasında da yerini alan Muhacir Hafız Ahmed Karaca, bu nurlu mekânın ilk sahibiydi. O mekâna ilk teşrif ettiği günlerde Hazret-i Üstadın manevî şahsiyetinin mühim özelliklerini hisseden Hafız Ahmed, hanımına, “Allah bizim başımıza bir devlet kuşu kondurdu” diyerek hissiyatını dile getirmişti. 1894-1948 tarihleri arasında yaşayan bu Barla sıddıkının mezarı Barla Kabristanındadır. Barla seyahatimizde bu Kabristana da uğradık ve Hafız Ahmed’in mezarının fotoğrafını çektik.

Muhacir Hafız Ahmed’in evinden sonra, Marangoz Mustafa Çavuş olarak bilinen Mustafa Güvenç Ağabeyin Üstad Hazretlerine tahsis ettiği, Barla’nın yüksek bir yerinde bulunan evine gittik. Rehberimiz Mustafa Beyden bu mekân hakkında bilgiler aldık ve fotoğraflarını çektik. Mustafa Güvenç Ağabeyin, şu anda merhum olan oğlu Mehmet Güvenç ile de bir öğlen namazı akabinde görüştük ve sohbet ettik.

Üstad Hazretleri, Marangoz Mustafa Çavuş hakkında “harika sadakatli” ifadesini kullanarak onu diğer talebelerine örnek göstermiştir. 1882-1939 yılları arasında yaşayan bu sadakatli ağabeyin mezarı da Barla Kabristanındadır. Kabristana giderek mezarını ziyaret ettik. Okuduğumuz Fatihalardan sonra fotoğraflarını çekerek Üstad Hazretlerinin Barla yıllarında kaldığı yerlerden biri olan Muş Mescidine gitmek üzere yola çıktık.

Muş Mescidi Üstadın kaldığı Barla’daki mühim mekânlardandır. Burada kaldığı yıllarda Şemi Güneş isimli Nur kahramanı onun müezzinliğini yapmıştır. Güzel dizayn edilmiş dış cephesi, yıpranan yerleri onarıldıktan sonra gayet güzel bir hâle gelmiştir. Üstad Hazretleri burada kaldığı yıllarda, şahsî ibadetlerini yaparken bile rahat bırakılmamış, yapılan baskınlarla sürekli taciz edilmiştir. Muş Mescidinin de bir fotoğrafını çektikten sonra tekrar Barla Kabristanına giderek Şemi Güneşin mezarını ziyaret ettik ve fotoğraflarını çektik.

Oradan ayrılıp Üstadın Barla’daki ilk yıllarında ona sadakatle hizmet eden Barlalı Sıddık Süleyman’ın ”Cennet Bahçesi” denilen mekânına yöneldik. Yirmi Sekizinci Söz’ün telif edildiği yer olan Cennet Bahçesine girdiğimizde etraftaki eşcar ve nebatat kokuları adeta cenneti tahattur ettiriyordu.

Sözler adlı risalede Süleyman Efendinin bahçesinden şu şekilde bahsedilir: “Bu dere bahçesi sekiz sene kemal-i sadakatle bu fakire hizmet eden Süleyman’ın bahçesidir ki, bir veya iki saat zarfında şu söz [28. Söz] orada yazıldı.”

Cennet bahçesinin de muhtelif fotoğraflarını çektikten sonra tekrar Barla Kabristanına gidip Sıddık Süleyman’ın mezarını fotoğrafladık.

1898-1965 yılları arasında hayat süren Sıddık Süleyman Kervancı, Üstada hizmete başladığında 30 yaşlarında imiş. Üstada ve Nurlara fedakârca hizmetlerinden dolayı Üstad tarafından “sıddık” ünvanıyla taltif edilmiş.

Ardından Üstadın Haşir Risalesi’ni telif etmeden önce bu risalenin menbaı olan âyetleri yüksek sesle okuduğu Barla’nın doğusunda bulunan Eğirdir Gölü sahillerini gezdik. 1954 yılında bazı talebeleriyle birlikte Barla’yı tekrar ziyaret ettiğinde Bediüzzaman Hazretleri ilk telif edilen risalelerden olan Haşir Risalesi hakkında şu bilgileri vermişti:

“Bundan otuz sene önce aynı bu mevsimde idi. Şu bahçelerde geziyordum. Badem ağaçlarının da çiçek açtığı zamandı. Birden, ‘Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine. Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O her şeye hakkıyla kadirdir’ [Rum Sûresi, 50.] [mealindeki] âyeti hatırıma geldi. Bu âyet o gün bana açıldı. Hem geziyordum, hem de bağıra bağıra bu âyeti okuyordum. O gün kırk defa okudum. Geldik, akşam, Şamlı Hafız Tevfik’le Onuncu Söz’ü telif eyledik. Yani, ben söyledim, Hafız Tevfik yazdı.” (Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursî’nin Entelektüel Biyografisi, s. 251, Etkileşim Yayınlar-2006)

BARLA SIDDIKLARI

Nur menzilleri içinde Barla nasıl müstesna bir yere sahipse, burada Nurlara hizmet etme şerefine nail olan Nur Talebeleri de öyledir. Barla’da medfun bulunan Nurun sadık kahramanlarını, rahmete ve şefaate vesile olması duâsıyla kısaca analım isterseniz.

Hulûsî Yahyagil Emekli Albay (1895-1986)

Birinci Dünya Harbinde, Çanakkale ve Kafkas Savaşlarında bulundu. Üç yerinden yaralandığı Çanakkale’deki günlerini, “Pilav yemeye gider gibi bir hevesle harbe gitmiştik” diye anlatır. Yüzbaşı rütbesiyle Eğirdir’de görev yaparken Üstad ile tanışmıştır. İlmi, irfanı, keskin zekâ ve kavrayışıyla Bediüzzaman’a seçkin bir muhatap olmuş, risalelerden birçoğu onun soruları üzerine yazılmıştır.

(Santral) Sabri Arseven(1893-1954)

Eğirdir’in Bedre Köyü imamıydı. Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur talebelerine Hulûsî Bey ile birlikte örnek olarak gösterdiği kişidir. Yazılan risaleler, Hoca Sabri Efendi vasıtasıyla yurdun dört bir tarafına dağıtılmış, tashih için gelenler yine onun vasıtasıyla Üstada intikal ettirilmiştir. Son derece tehlikeli şartlar altında yıllarca devam ettirdiği bu fedakârca vazifesi dolayısıyla Üstad onu “Nur İskelesi,” “Santral Sabri,” “Risale-i Nur’un kaptanı” ve “Sıddık Sabri” ünvanlarıyla anmıştır.

Hafız Ali (1898-1944)

İslâmköy’de dünyaya geldi. Bir yandan imamlık yaparken, bir yandan da talebe yetiştiriyordu. Baskıların en yoğun olduğu dönemlerde bile onun talebeleri hiçbir zaman eksik olmadı. Risale-i Nur’u tanıdıktan sonra ise, meşguliyetlerine bir de Risâlelerin yazılması eklendi. Allah yolunda harcadığı ömrünü Denizli hapsinde şehitlikle tamamladı. Vefatıyla Bediüzzaman’ı en çok ağlatan isimlerden biri, belki de birincisiydi Hafız Ali.

Refet Barutçu (1886-1975)

Emekli Yüzbaşıdır. Beykozlu bir “İstanbul beyefendisi”dir. Suâlleriyle pek çok meselenin Bediüzzaman tarafından açıklanmasına vesile oldu; bir kısım risaleler onun sualleri üzerine telif edildi. Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerinde Bediüzzaman ile beraber bulundu. Emekliliğinden sonra Beşiktaş Vişnezade Camii’nde imamlık yaptı. Ondan gelen bir mektubun başına, Üstadın eklediği takdim cümlesi şöyledir: “Şu fıkra aklen Hulûsî, kalben Sabri, vicdanen Hüsrev hükmünde olan Refet Beyin mektubudur.”

Ahmed Hüsrev Altınbaşak(1899-1977)

Isparta’nın Senirce Köyünde dünyaya geldi. İstiklâl Harbinde savaştı, esir düştü. 1931’de Bediüzzaman’ın hizmetine girdi ve Risale-i Nur’un en önde gelen talebelerinden biri oldu. Üstad ile beraber Eskişehir, Denizli ve Afyon hapislerinde yattı. Özellikle Kur’ân hattını muhafaza ve gelecek nesillere aktarma hususunda emsalsiz hizmetlerde bulundu. Bediüzzaman’ın tarifi üzerine yazdığı tevafuklu Kur’ân, bugün halk arasında en çok beğenilenlerden bir tanesi olma özelliğini koruyor.

Hakkı Tığlı (1875-1968)

Risale-i Nur’un ilk talebelerindendir. Hulûsî Beyin yakın arkadaşıdır. Eskişehir Hapishanesi’nde Bediüzzaman ile beraber yattı. Lâkin o hapis günleri, kendi ifadesiyle, hayatının en mesut günleriydi. Bediüzzaman onun için şu ifadeleri kullanmıştı: “Hakkı Efendiye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecid yerinde kendini anlasın ve onun vazifesiyle mükellef olduğunu bilsin.” “Kardeşim, şu gurbet, esaret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nurlu dostlarla ünsiyet edip teselli buluyorum.”

Muhacir Hafız Ahmed(1894-1948)

Macaristan muhacirlerindendir. Bediüzzaman’ın medresesinin bitişiğindeki Yokuşbaşı Mescidi’nin imamı idi. Üstadın Barla’da kaldığı ilk evin sahibidir. Barla’ya ayak bastığında, Üstad yirmi gün kadar onun evinde misafir kaldı. Hanımı, iki kızı, oğlu ve damatları ile birlikte, Risale-i Nur’a ve Bediüzzaman’a büyük hizmetlerde bulundu. Bediüzzaman, ikamet etmek üzere evine gönderildiğinde hanımına “Allah bizim başımıza bir devlet kuşu kondurdu” demişti.

Sıddık Süleyman Kervancı (1898-1965)

Bediüzzaman Barla’ya sürgün gönderildiğinde, onun hizmetine koşan ilk kahramanlardandır. Bediüzzaman’ın hizmetine girdiğinde otuz yaşında ve iki kız çocuğu babası idi. Geçimini, tarlasında yetiştirdiği sebzeleri satarak sağlıyordu. Dürüstlüğüyle tanınan ve herkes tarafından güvenilen bir kimseydi. Sekiz sene boyunca Bediüzzaman’a ve Risale-i Nur’a fedakârca hizmetlerde bulundu. “Sıddık” ünvanını ona Bediüzzaman verdi. Ankara’da vefat etti; Barla Mezarlığı’na defnedildi.

Şamlı Hafız Tevfik Göksu(1887-1965)

Üsküdar’da doğdu. Babası Yüzbaşı Hafız Veli Beyin vazifesi dolayısıyla yıllarca Şam’da kaldığı için, “Şamlı” lâkabıyla anıldı. Barla’daki Çeşnigir Camiinde imam hatiplik yaptı. Bediüzzaman buraya sürgün olarak geldiğinde, ona talebe oldu ve kâtiplik yaptı. Risalelerin gerek ilk olarak yazılmasında, gerekse çoğaltılmasında büyük hizmetleri geçti. Eskişehir ve Denizli hapislerinde Bediüzzaman ile beraber yattı. Barla’da vefat etti ve Barla mezarlığına defnedildi.

Bedrettin Uşaklıgil (1920-)

Öğretmendir. Bediüzzaman’ın önde gelen talebelerinden Refet Barutçu’nun üvey oğlu. Bediüzzaman tarafından da manevî evlât kabul edildi. Şu ifadeleri Bediüzzaman onun için kullanmıştır: “Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber, büyük talebeler dairesine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşaallah Cenâb-ı Hak onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in validesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn-ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünkü onun en birinci üstadı odur.”

Mustafa Çavuş(Güvenç) (1882-1939)

İstiklâl Harbi ve Çanakkale gazisi. Hayatının on sekiz senesi askerlikte geçti. Barla yıllarında Bediüzzaman’ın yakın hizmetinde bulundu. “Harika sadakati” ile Bediüzzaman’ın örnek gösterdiği bir Risale-i Nur Talebesi idi Mustafa Çavuş. Uzun zaman yanına hiçbir ziyaretçi kabul etmeyecek olsa, bu kaidenin üç dört istisnasından biri Mustafa Çavuş olurdu: “Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hafız Tevfik, Abdullah Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabul etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz.”

Hafız Halid Tekin (1891-1946)

Barlalıydı. Öğretmen ve imam idi. Risale-i Nur’un telif edildiği yıllarda Bediüzzaman’ın müsvedde kâtipliğini yaptı. Bediüzzaman ondan “âhiret kardeşim” şeklinde söz eder. On Yedinci Mektup olan Çocuk Taziyenamesi, Hafız Halid’in sekiz yaşındaki oğlu Enver’in ölümü üzerine telif edilmiştir. Barla Lâhikası’nda da Hafız Halid’in Risale-i Nur’u ve Müellifini anlatan bir mektubu yer almaktadır.

Abdullah Çavuş (Yavaşer) (1892-1960)

Bediüzzaman’ın Barla’daki komşusuydu. Yıllarca onun en yakın hizmetinde bulunan birkaç kişiden birisiydi. Denizli hapsinde de Bediüzzaman ile birlikte yattı. Bediüzzaman’ın mektuplarında Abdullah Çavuş ile ilgili ifadelerden, onun, pek az kimseye nasip olacak bir şekilde Said Nursî’ye yakınlığının bulunduğu anlaşılmaktadır.

Muallim Ahmet Galip Keskin (1900–1939)

İlim ve san’at ehli, yüksek ruhlu bir zat idi. Divan sahibiydi. Ayrıca çeşitli edebî eserleri vardı. Barla’da öğretmenlik yaptı. Bediüzzaman ile beraber Eskişehir’de mevkuf kaldı. Bediüzzaman’ın Muallim Ahmet Galip Bey hakkındaki sözleri şöyle: “Bu zat, sadıkane ve takdirkârane, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülat karşısında zaaf göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl-i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu.”

Abdullah Kula (1901–1987)

İslamköylü bir “Nur Postacısı” idi. Risale-i Nur’un büyük kısmının telif edildiği Barla döneminde, Bediüzzaman ile yurdun çeşitli yerlerindeki talebeleri arasında haberleşmeyi temin eden bahtiyarlardandı. Ovalara, dağlara akşam çöktü mü, onun mesaisi başlardı. Çantasını omuzuna atar, o dağ senin, bu tepe benim, Barla yoluna koyulurdu. Sabah vakti Üstadına ulaşır, emanetleri teslim eder, namazını onunla beraber kıldıktan sonra istirahate çekilirdi.

Mübarek Süleyman (Köse) (1898–1963)

Çam dağlarında, insanlardan uzakta, uzun tefekkür gecelerinden birinde Bediüzzaman’a misafir olma arzusu düşmüştü Süleyman’ın içine. Bir tepedeki ağacın dalları arasında buldukları bir ekmek için “Bu ekmek bize helâl olur mu?” diye sorması üzerine Üstad “Vay mübarek vay!” demiş, ondan sonra da adı “Mübarek Süleyman” olarak kalmıştı.

YAZDIR

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*