Yaratılış ağacının çekirdeği: Nûr-u Muhammedî (asm)

Yaratılışın başlangıcını açıklayan âyet ve hadisler ve bunları izah eden Risaleler, bu zor konuyu avamın muhayyilesine resmetmek için sembolik bir anlatım kullanmıştır.

Bu “betimleyici” anlatımla, ekseriyeti teşkil eden avama, hazmedebilecekleri şekilde bilgi verilmiş, ancak aynı sembollerle ehl-i tahkîke asıl kastedilen yüksek hakikatler de gösterilmiştir.

Ne var ki, çoğu insan soyut olan bu yüksek hakikatleri kavramada zorlandığı zaman, biraz da maddiyyunluğun etkisiyle kolayına kaçar ve onları somutlaştırmaya kalkar.

Bu sathîliğe düşmemek için mukaddime nev’inden bazı ince noktaları bilmekte fayda var:

BİRİNCİ NOKTA: Nûr-u Muhammedî’yi, bir ışık şeklinde tasavvur etmek, onu maddîleştirmektir. Işığın Arapçadaki karşılığı “nûr” değil “ziyâ”dır. “Nûr” ise daha ziyade hak ile batılı ayırt etmeyi sağlayan hakikat ve hidayet anlamında kullanılır. 1

Buna göre “ziyâ” fizikî karanlığı, “nûr” ise aklî karanlığı aydınlatan bir ışıktır, manevîdir ve soyuttur.

Bu farka işareten Nûr-u Muhammedî’ye “Hakîkat-ı Muhammediyye” dahî denir ki, böyle bir “hakikat” basar ile değil, iman ve basîret ile görülebilir.

İKİNCİ NOKTA: Nûr, aynı zamanda yansıma bir ışıktır. Tek ve hakiki Nûr, aslında Allah Teâlâ’dır. O’nun dışındaki nurlar ise, bu Nûru’l-Envâr’ın (cc) tecellîsiyle zuhur eden akislerdir.

Bu anlamda, yani kaynak değil akis olması itibarıyla Kamere (Ay) mecazen “nûr” denilmiş 2 gerek Kur’ân-ı Kerîm’e, gerekse Hz. Peygamber’e de (asm) bundan dolayı “Nûr” ismi verilmiştir.

Yeni Ahid’e göre Hz. Îsâ’nın (as): “Ben dünyanın nûruyum” demesi 3 keza Risalelere “Risale-i Nûr” adı verilmesi, hep manevî bir aydınlığı “yansıttıkları” içindir.

ÜÇÜNCÜ NOKTA: “Allah’ın göklerin ve yerin nûru” 4 olması ise “varlık ve anlam” vermesi cihetiyledir. Zira O’nun bir şeyi var etmesi demek, onu adem karanlığından varlık sahnesine çıkararak esmâsının anlamlarına ayna yapması demektir.

Yoksa Allah Teâlâ’nın Zâtı’ndan bir ışık yayılıyor da –hâşâ– onunla gökleri ve yeri aydınlatıyor değildir.

O’nun nuru, esmâsıdır. Esmasını gösteren her bir varlık bu nurlarla aydınlıktır. (İsterse o varlık, uzaydaki “kara delikler” gibi kapkaranlık olsun.)

Bu sebeple “kendi nûrundan senin peygamberinin nûrunu yarattı” hadisini “O’nun varlığından bir şey çıkıp ayrıldı” şeklinde anlamak doğru değildir.

HAKÎKAT-I MUHAMMEDİYYE (ASM)

Ne zaman vardı, ne de mekân! Ne melek vardı, ne de insan! Ezelde var olan, sadece Vacibü’l-Vücûdun kendi zât ve sıfatlarıydı.

Başka hiçbir varlık bulunmadığından “bilen” de kendisiydi “bilinen” de… O bir “kenz-i mahfî” misillü gizli bir hazine idi.

“Kemalâtını saklı durumdan açığa çıkarmak, icmal manadan tafsile geçirmek istedi.” 5 Bu sonsuz kemal ve cemal, kendini eserleri üzerinde de görmeyi ve başkaları tarafından bilinmeyi murad etti.

“Ben bilinmeyen gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim/istedim (fe-ahbebtü en u’rafe). Beni tanımaları için mahlûkatı halk ettim” buyurdu. (Haşiye) 6

İşte O’nun ilk tecellîsi “bilinmeyi istemek” şeklinde oldu. “Kendini bildirmesi” ve “sevgisini göstermesi” güzel isimlerini (defineleri) açığa çıkaracağından, bu ilk tecellî ile yarattığı Nûr dahî bin bir renkli esma nurlarından “mürekkeb” oldu.

Kâtib-i Ezelî, kâinat sayfalarını bu “nûranî mürekkeple” yazacaktı.

Kâinat ağacına “menşe ve çekirdek hükmünde olan o MANA ve NÛR (bileşeni)” 7 her şeyin yegâne sebeb-i hilkati ve başlangıcı olacaktı. Her şey bu “muhabbet ve marifet MANASI ile esmâ-i hüsnâ NÛRU” için, bu “mana ve nur”dan yoğrulan hakîkat-ı Muhammediyye’den halk edilecekti. (Yaratılışın bundan sonraki safahatını sonraki yazıya bırakıp devam edelim.)

Bu Nûr-u Muhammedî (asm) çekirdeğinde, yaratılacak her şeyin “numune ve esası” vardır.

Şöyle ki: Bu çekirdek, Kalem’den Levh’e, Cehennem’den Cennet’e, yerlerden göklere kadar hepsi birbirinden farklı olan bütün âlemlerin programlarını açacak ve başlatacak “şifreleri” yani esmâ nurlarını ihtiva etmektedir. O nûrânî çekirdek, ayrıca mümkinatta ne varsa hepsine kaynak olmaya da elverişlidir.

Demek bütün âlemler bu nurdan açılıp dönüşecek, hem de bütün âlemlerin şehadeti, bu nurla okunabilecektir.

O halde o Nûr olmasaydı felekler de olmazdı. “Levlâke!”

Yaratılış ağacına “menşe ve çekirdek hükmünde olan o mana ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasını” 8 –başta giymediğine göre– “âhirde” giyecek ve bir bedene bürünerek en parlak sûrette görünecektir.

Elbette o da bizim gibi bir “beşer”dir; bir anneden dünyaya gelmiştir. Ancak “mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye” olduğundandır ki, gölgesi olmayan bir beşerdir!

O zât (asm) “Ezel Sırlarının Şahidi” 9 ve “İlk Nurdan Yaratılan (sonraki) Nurlar’ın Müşahidi” olmak üzere Mi’raçla, en kesif âlemlerden en lâtif ve nûranî boyutlara, nihayet hepsinin kaynağı olan başlangıçtaki ilk Nûr’a, hem de bedeniyle gidebilecek kadar “cesed-i necmî nûraniyetinde” bir beşerdir!

Yani kesret âlemlerindeki en geniş daireyi vahdet içinde gördükten sonra (Sidretü’l-Müntehâ), kesretin söz konusu olmadığı bir boyuta, yaratılış öncesindeki o ehadiyet dairesine (Kâb-ı Kavseyn’e) çıkarak “Zâtî tecellîye” mazhar olan bir beşerdir!

Böylece Cemîl-i Mutlak’ın en câmi mazharı ve en yüksek ilâncısı ve “Cemal Feleğinin Kutbu ve Medarı” o olmuştur.

O zat (asm), dünya olsun, âhiret olsun “Her İki Hayatın Pınarı”dır ki, onun taşıdığı bu mana ve nûr için ve ondaki bu mana ve nûr üzerinden bir pınar misali iki âleme âb-ı hayat, ruh ve şuur verilmektedir.

Dolayısıyla “risalet-i Muhammediyye’nin (asm) nûru çıksa, gitse, kâinat vefat edecektir.” 10

Allah’ım! Ezelden ebede, seni tarif ve tesbih eden varlıklar adedince, başta Efendimiz Muhammed’e (asm), sonra ondaki bu mana ve nûru alıp bize nakleden âl ve ashabına ve âhirzamanda tekrar o “envâr-ı Muhammediyeyi en müşa’şa bir şekilde” 11 yansıtmak üzere Resâil-i Nûr’u telif eden müellif-i muhtereme ve o nura talip olan bütün sıddıklara salât ve selâm eyle!

Cephe-i Âdem’den müteselsilen tâ Zât-ı Mübarekine kadar envarını neşrederek intikal eden bu Nûr-u Ahmedî’nin 12 bedenini giydiği ve “zuhûr-u etemle cilveger olduğu” Mevlit Kandilinizi tebrik ederim.

DİPNOTLAR:

1) bk. TDV İslam Ans. “Nûr” md.
2) Yûnus 10/5; Nûh 71/16.
3) Yuhanna, 8/12.
4) Nûr 24/35.
5) İ. Rabbânî, Mektubât, 125. Mektup.
6) HAŞİYE: Celâlüddin Süyûtî, ed-Dürerü’l-Münteşira, 125; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II/132; ayrıca bk. TDV İslâm Ans. “Kenz-i Mahfî” md. Bu kudsî hadîs, ister senede, isterse keşfe dayalı olsun, hakîkati şüphesizdir. İşaratü’l-İcaz’da Üstad Nursî de (ra)   bu sözü hadis olarak kaydetmiştir.
7) 31. Söz, 3. Esas, 2. Müşkiliniz.
8) Aynı yer, 2. Müşkiliniz.
9) Bu unvanlar için bk. Delâili’n-Nûr.
10) 30. Lem’a, 5. Nükte, 4. Remiz.
11) bk. 1. Şuâ, Birincisi.
12) bk. Barla Lâhikası. 324.

Abdurrahman AYDIN

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*