Yasak meyve ve insanlığın genetik şifreleri

A’raf Suresi 172.ayet meali(Elmalılı Mealinden):

“Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği vakit, “pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz” dediler. (Bunu) kıyamet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu.” demeyesiniz diye (yapmıştık).”

A’raf suresindeki 172. ayet Kuran alimleri ve tefsir uleması arasında geniş müzakerelerin yapıldığı bir ayettir. Bu ayet, tüm insanlık soyunun Adem neslinin zürriyetinden alındığını, onlara ruh verilerek “Elestü bi Rabbiküm”, yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” hitabına tabi tutulduğunu ve ruhların da “Kalu bela”, yani “Evet, ya Rabbi sen bizim Rabbimizsizn” diye cevap verdiğini bize haber vermektedir. Tefsir alimleri bu ayeti çok farklı cephe ve görüşlerden yorumlamışlar, bu konuda çok güzel ve veciz görüşler ortaya koymuşlardır. Ancak zaman ve zeminin yetersizliği, fenni gelişmelerin de istenilen seviyede olmaması bazı meselelerin üstü örtülü kalmasına sebep olmuş, bu da bazı kesimler tarafından tenkit edilmiştir. Bilhassa Mutelize mezhebi bu işin başını çekmiş, bir çok hususu akla uygun olmadığı için tenkit etmiştir. Gerçi bu mezhebin tenkitleri Ehl-i Sünnet alimleri tarafından akla ve nakle uygun bir şekilde cevaplandırılmış, ama yine de bazı hususlar tam açıklığa kavuşmamıştır. Biz bu noktada bazı tartışmalı konulara Risale-i Nur ve fen ilimleri nokta-i nazarından bakarak bazı açıklamalar getirmeye çalışacağız. Tabi ki, her meselenin tüm çerçevesiyle tam mahiyetini bilen Cenab-ı Haktır. Bizlerin ise bazı bilgiler ışığında ancak bilebildiği ölçüde bir fikir beyan etme durumu vardır. Elbette ki, bizim görüşlerimiz her noktada tenkit ve ikaza açıktır.

Öncelikle Haşir Risalesinden konu ile ilgili bir ifade naklediyoruz:

“BİRİNCİ MESELE: Ruhların cesedlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efrâdı istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrâfil’in borusu olan Sûr’u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken ezel cânibinden gelen “Elestü bir rabbiküm” hitâbını işiten ve “Kalu bela4” ile cevap veren ervâhlar, elbette ordunun neferâtından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem, değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu, katî burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.”1

Bu ifadede Bediüzzaman Hazretleri A’raf suresinde geçen hadiseyi biraz farklı bir şekilde tefsir ediyor. Ruhların ne derece itaatkar olduğundan, ruhların Allah’ın emrine uymak için asla itiraz etmediğinden, ervahların muntazam bir şekilde yaratıldığından ve hatta zerrelerin de aynen ruhlar gibi Allah’ın emrine muti olup, asla itaatsizlik etmediğinden bahsederken, “elestü bi rabbiküm” hadisesinin nerede ne nasıl geçtiğine dair iki önemli ip ucu veriyor:

1- Ruhlar ebetler tarafında iken,

2- Ruhlar zerreler aleminde iken,

ezeli olan Allah’ın hitabına mazhar oldular.

Bu ifadede geçen “ebetler tarafı” büyük ihtimalle cennettir. Ebed denince akla gelen mana budur. Elbette ki, ebedi alemin başka yer ve mekanları da olabilir, ebediyet sadece cennete ait değil. Ancak cennetteki şecereyi, yani Hz. Adem’e(as) yasaklanan ağacı göz önüne getirirsek, bu ağacın cennette ve yasaklanan meyvenin de yine cennette olduğunu anlarız. Demek ki “ebetler tarafı” cennet manasını da içinde saklar. İfadede geçen zerreler alemi ise elbette ki yasak meyve içindeki tüm insanlığın genetik şifresidir. A’raf suresindeki “zürriyet” kelimesi tüm tefsir alimleri tarafından insan soyu olarak yorumlanmıştır. Bu zürriyetin sulbünden mi, yoksa sırtından mı alındığı konusunda ihtilaf olsa da, zürriyetin insan neslini ifade ettiği konusunda tam bir ittifak vardır. Ancak fen ilimleri o zamanlar çok fazla gelişmediğinden, gen ve DNA teknolojisi daha 1950-60 yıllarında keşfedildiğinden, insanlığın tüm yaratılış kodlarının daha son yıllarda gen haritası ile elde edildiğinden, zerreler içindeki o muntazam ve mükemmel genetik şifreler tam olarak tespit edilip izah edilememiş. Bazı alimler keşfi ve kerametleri ile meseleyi görmüşlerse de cemiyete tam olarak anlatamamışlar. Çünkü fen gelişmemiş, zaman ve zemin müsait değil.

Bu günkü ilmi ve fenni verilere göre anlıyoruz ki, o yasak meyve tüm insanlığın genetik şifrelerini taşıyan ilahi bir meyve idi. İşte Cenab-ı Hak tüm insan neslinin ayrı ayrı genetik kodlarını taşıyan zerreler halindeki insan vücutlarına ruh verdi ve adeta genetik kodlara sahip tüm insanlar, zerreler aleminde şuurlu bir insan oldular ve onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye hitap etti. Demek ki genetik seviyedeki hayat ve ruhumu ile, şu andaki hayat ve ruhumuz arasında sadece bir zaman ve mekan farkı var. Genetik seviyedeki hayatımız ve ruhumuzdaki sanat bu günkünden eksik değil, belki de daha fazla.

Nurlarda bu hususa şöyle dikkat çekilir:

“Küremiz hayvana pek benziyor; âsâr-ı hayat, gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse, bilfarz-ı muhâl. Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karîb bir ihtimâl. Alemimiz insan kadar küçülse, yıldızlar zerreler sûretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi câiz olur; akıl da bulur mecâl. Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer mutî musahhar Hàlık-ı Lemyezele, Kadîr-i Lâyezâle. Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez. Zîrâ, daha cezâletlidir saat-i hardal-misâl. Bir saatten ki, timsâli Ayasofi kadardır. Bir sineğin hilkati hayretfezâdır filden, o mahlûk-u bîfasal. Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevâhir-i ferdiyle yazılsa bir Kur’ân ki, sıgar-ı sahife nisbeti bir kibr-i san’at-meâl.”2

Bediüzzaman Hazretleri büyük ve küçük cirimler ve cisimler arasındaki sanatın inceliliğini mezkur ifadede ne de güzel beyan etmiş. Şu dünyamızı yumurta kadar küçültsek bir minnacık bir hayvana benzer. O minnacık hayvandaki sanat ve hayat dünyadan geri kalmaz. İnsan şu koca alemin bir küçük meyvesidir. Alemi küçültsen insana, insanı büyültsen koca aleme benzer. İnsandaki sanat ve hayatın değer ve inceliği kainattan aşağı değil. Bir sineğin içindeki hayat ve sanat koskoca bir fil hayvanından az değildir, belki fazladır. Bir atom üzerine esir zerrelerinden bir Kur’an yazılsa bu büyük bir kitaptan daha ince bir sanata sahip olur. Nasıl ki zerrelerle yazılan bir Yasin, semaya yıldızlarla yazılan bir Yasin’den daha ince bir sanata sahiptir. Öyle de, genlerimiz üzerindeki vücut ve hayatımız, alem-i şehadetteki şu vücut ve hayattan daha ince bir sanat ve hayat ve ruha mazhar olabilir.

Gen teknolojisi ve DNA

Bu günkü fen bilimleri bir insanın tüm bilgilerinin bir sperm hücresi ile yumurta hücresinde kodlanmış olduğunu söylüyor. Bilhassa genetik kodlarımız içindeki DNA’lar tam bir bilgi deposu. Bilim adamları yaklaşık olarak 1 gram DNA içinde 1 trilyon CD’lik bilgi saklı olduğunu ifade ediyorlar. Demek ki, 1 kilogramlık bir DNA ve genetik şifre içinde tüm insanlığın kodları yazılmış olabilir ve öyledir de.

İşte Cenab-ı Hak genetik kod seviyesinde hayata sahip olan tüm insanların genetik hücrelerine ruh vererek onları hayatlandırmış. Yani, cennette yasak ağaç diye tabir edilen yaratılış ağacının, tüm insanlık genetiğini ve DNA’larını taşıyan meyvesinde, yani insan soyunu ihtiva eden meyvesindeki her bir insana ruh vererek onları canlandırmış ve ta ki alem-i şehadete çıkana kadar da onları hayatlı ve ruhlu bir şekilde Hz. Adem(as) ve Hz. Havva’dan başlayarak insandan insana bu kodları taşımıştır. İlim ile yazdığı o kader yazılarını ve kodlarını, kudret ve iradesi ile inşa ederek tüm insanlık nevini yaratmış ve sanatının inceliklerini bilgili ve şuurlu mahlukatına göstermiştir.

Bu konuda latif bir hikaye vardır:

“Kâinatın Efendisi, “Ben, babam İbrâhim’in duâsıyım…” buyurmuştur.

Hz. İsmâil’in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.

Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyururlar:

“Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil’i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş’i, Kureyş’ten de Beni Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir.”

“Ben devirden devire, (nesilden nesile, âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları soylarının en temizinden naklolundum, sonunda içinde bulunduğum ‘Hâşimoğulları’ âilesinden neş’et ettim.”

“Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden, temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti. Âdem’den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen olmamıştır.”3

Demek ki, Resul-u Ekremin (asm) maddi ve manevi nuru, yani ruhlu hayatı, Hz. Adem’den başlayarak ta Hz. İbrahim’e(as) gelmiş,oradan da yine pak babaların sulbünden ve temiz anaların rahimlerinden anne ve babasına kadar temiz bir yolla taşınmıştır. Hatta Peygamberimizin mübarek genetik kodlarını taşıyan mübarek zatların yüzlerinde ayrı bir güzellik, ayrı bir parlaklar ve cezbedici bir nur olduğu da yine bazı kaynaklarda yer almaktadır.

Ruhlar ve genetik şifrelerdeki hayat

İslam alimlerine göre her bir insanın ruhu müstakil bir şekilde yaratılmıştır. Ruhun bir başka bedene geçmesi fikri tüm alimler tarafından reddedilmiştir. Ancak ruhların bir yerde beklediği ve insan anne rahminde yaratılırken oradan geldiği, yani ruhlar aleminden geldiği gibi bazı görüşler de tenkit edilmiştir. Bu konuda günümüzde bazı kesimler tarafından farklı görüşler ortaya konmaktadır. Bu konuda bir ihtilaf olduğu açıktır. Ancak hayatın ve insan canlılığının daha o ilk anda, yani genetik kodlarımıza ruh verilip başlandığını kabul edersek bu noktadaki tartışmalar da sona erer.

Cenab-ı Hak insanın tüm maddi ve manevi şekil ve düzenini zerrelerle yazıp, genetik kod haline getirdiğinde verdiği ruh ile canlanan insandan, elbette ki bu ruhu geri almamıştır. İnsanın genetik kodların yazıldığı zerrelerdeki hayatı için verilen ruh geri alınsa idi, elbette ki canlılığın devam etmesi mümkün olmazdı. Ruhun olmadığı bir yerde hayat canlılık olmaz. Zaten yukarıda naklettiğimiz Resul-u Ekremin(asm) genetik kodlarının taşınması ruh ve cisimle birlikte olmuştur. Öyle ki, o genetik şifrelerdeki hayat nuru, yani Resul-u Ekremin(asm) genetik kodlarındaki nuru, o nuru taşıyan insanların yüzüne kadar yansıyabiliyordu.

Demek ki, ruh verilerek hayatlandırılan genetik şifrelerindeki insan nesli hem cisim,(DNA kodları şeklindeki cisim) hem de ruh olarak baba sulbünde ve anne rahimlerinde taşınmaya devam etmiştir.

Bakın bu konuda Bediüzzaman Hazretleri Haşir Risalesinden Zeylin İkinci Parçasındaki hayat bahsinde neler söylüyor:

“Nasıl ki, bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar; belki, ağacın kavânîn-i hayatiyesinden daha ince kavânîn-i hayatı taşıyorlar.

Hem nasıl ki, bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânîn-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur; her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırları ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder; ve vücud-u haricî gibi, vücud-u ilmî dahi hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.

İşte, “kadere ve kazâya imân” rüknünün dahi geniş bir vechi de, sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehâdet ve mevcud hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vâsıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderât nâmiyle görünür, tezâhür eder.”4

Mezkur ifadeye göre bir tohum ve çekirdek ağaçtan daha ince bir hayat taşıyor ve madem “geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır. “ Öyle ise insan genetiğinde de, alem-i şehadete akseden insan hayatından çok daha ince ve nazik bir ilmi bir hayat ve ruhlu bir sabit ilmi vücudu olduğu anlaşılır.

Sual: İnsan genetiğindeki ilmi ve manevi insan hayatının ruh sahibi olduğunu söylüyorsunuz. Ancak bu gün bilinen bir gerçek ki, insanın genetik yapısında 46 kromozom vardır. Bunun yarsısı annede, yarısı da babada kodlanmıştır. Bu durumda ruh nerededir, annede mi, yoksa babada mı?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri Mektubat adlı eserinden 15. Mektupta, “Ruh zamanla mukayyet değil” diyor. Ruh zamanla mukayyet değil ise, elbette ki, mekanla da sınırlı ve mukayyet değildir. Ruh esasında nurani bir mevcut olduğu için bir anda bir çok yerde bulunabilir. Bu nedenle aynı anda anne ve baba genetik kodları içinde yaşayabilir. Zaten kadın ve erkek arasındaki cezbenin bir yönü de ruhtaki bu haldir. Yani iki farklı bedende yaşayan ruhun bir bedende alem-i şehadete çıkma istek ve arzusu farklı iki cins arasında cezbeye neden olmuştur. Tabi ki bu cezbenin çok farklı nedenleri de vardır, bir yönü budur.

Sual: Anne karnındaki bir insanın yaratılış sürecinde bazı devrilerden bahsedilir. Bazı alimler de 120 gün sonra ruh üflendiği ve insanın bu süre içinde canlandığını ifade ediyorlar. Yukarıdaki bilgiler göre bu durum nasıl açıklanabilir?

Cevap: Bazı kaynaklarda 120 gün tabiri var. Ancak bu konuda Kur’an’da geçen üç devreden yola çıkarak bir tanım yapılmış.(Mü´minûn Suresi: 12-16) Yoksa 120 gün diye bir tabir çok net değil. Halbuki bir sperm hücresine, bir yumurta hücresine canlı değildir demek hakikaten ilme ters düşer. Yumurta hücresi ile sperm hücresinin birleşiminden sonraki süreçler o kadar harika, o kadar akılları hayrette bırakacak bir düzendedir ki, buradaki insanın ruhu olmadığını söylemek gerçekten insanı zora sokar. Ancak 120 gün meselesi bizlere dönük bir süre olabilir. Biz insanlar ruhun belki de alem-i şehadetteki en net tezahürünü ve ortaya çıkmasını o zaman anlayabiliriz. Yoksa çocuk 120 güne gelinceye kadar hayatsız ve ruhsuz demek mümkün değil. Zira Allah daha zerreler aliminde iken ruhlandırdığı insan hayatından ruhu geri almamıştır.

Sual: Beyazıd-ı Bestami gibi bazı büyük alimler “Elestü bi Rabbiküm” hitabını bu gün bile hatırladıklarını söylüyorlar. Bu nasıl mümkün olabilir?

Cevap: Bu doğru ve hak bir durumdur. Zira böyle büyük alim ve fazıl zatlar asla yalan söylemezler. Duyduk diyorlarsa duymuşlar, gördük diyorlarsa görmüşler, hatırladık diyorlarsa hatırlamışlardır. Evet, ruh zamanla ve mekanla sınırlı değil. İnsan hissiyatı, akıl ve hayal duyguları ruh derecesine çıktığı zaman bu hadise elbette ki, hatırlanabilir. Zaten böyle bir hatırlama olayı bizim “ruh ta ilk yaratıldığından bu yana genetik kodlarımız ile beraber yaşamaya” devam etmiştir tezimizi doğrular mahiyettedir. Aslında buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız husular bir ölçüde, işaret nevinden de olsa bazı tefsirlerde beyan edilmiştir

Bu konuda güzel bir misal:

İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri Ruhu’l-Beyan adlı mühim tefsirinde Mutezile mezhebine ait A’raf Suresi 172. ayetine dair bir görüşünü naklettikten sonra, o itiraza karşı bakın nasıl bir cevap veriyor:

Mutezile Mezhebinin İtirazı

Mutezile mezhebi bu rivayeti inkâr ettiler ve dediler ki: -“Beyyine getirmek için, hayat, akıl ve anlamanın hasıl olması şarttır. Bu zürriyetler, Adem Aleyhisselâm’ın belinden alındılar. Halbuki onlar, âlim, âkil ve anlayış sahibi değiller. Ancak kendilerine cisim, bünye, et ve kan hâsıl olması kadar anlarlar. Böyle olduğu zaman (kişi, bünye, et ve kandan teşekkül ettiği vakit), şahısların mecmû’u, Adem Aleyhisselâm’ın yaratılışının evvelinden tâ kıyamete kadar, vücûda çıkacak olanlardır. Dünya meydanı henüz onları hâvî değildir. Nasıl onların, sırlarıyla

bir defadan Adem Aleyhisselâm’ın sulbünden hasıl olduğu söylenebilir?”

Mutezileye Cevap

(Ey aziz okuyucu kardeşim),

Sen Mutezilenin çok zayıf kavline bak!

Mutezilenin saçma, cılız ve değersiz görüşlerine bak!

Eğer sen Mutezileye:

-“Allâhü Teâlâ hazretleri, gökleri, yeri ve ikisinin içinde olan bütün şeyleri, dağları, ağaçları, suları, denizleri bir yumurtanın içine koymaya kadir mi? Yumurtadan hiçbir şey ziyâde kılmaksızın ve gök, yer, dağ, ağaç ve denizlerden de hiçbir şey eksilmeksizin Allâhü Teâlâ hazretleri bütün kâinatı bir yumurtanın içine koyamaz mı?” diye soracak olursan; onlar, elbette:

-“Hayır!” diyeceklerdir.

İşte bundan Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.”

Böylesine yüksek zeka ve deha taşıyan bu büyük müfessirler, bu büyük Allah dostları meseleyi idrak etmişler; ama fen ilimleri yeterli seviyede olmadığı için ancak misal yolu ile anlatabilmişler. İşte bu açıklamada da Bursevi Hazretleri, Allah’ın şu koca kainatı, hiç bir şey eksiltmeksizin bir yumurta içine koyabileceği gibi, bir insanı da hiç eksiltmeksizin bir zerre içine yerleştirebileceğini ifade ediyor. Ayrıca bu ifadede Big bang teorisine de ince bir işaret vardır.

Evet, buraya kadar ifade etmeye çalıştığımız bu hususları işaret nevinden de olsa bazı tefsilerde bulmak mümkündür. Demek ki, ilmi ve fenni gelişmeler dikkatli bir şekilde incelense bir çok tartışmalı konuya yeni ve makul bir izah tarzı getirilebilir. Biz de bu mühim mesele için Risale-i Nur bilgileri ışığında ve fenni gelişmeler doğrultusunda farklı bir yorum ve izah yapmaya çalıştık. Elbette ki tüm hata ve yanlış bilgiler bize aittir. Ve bu görüş ve düşünceler her zaman tenkit ve ikaza açıktır.

Her şeyi gizli ve açık tüm mahiyeti ile bilen ancak Alah’tır.

Kaynakça:

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sozler&Page=105

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sozler&Page=669

http://m.sorularlaislamiyet.com/index.php?oku=5648

http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sozler&Page=103

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*