Yine böyle bir bayramdı

Evet, aradan tam on beş sene geçti ki, yine böyle bir Kurban Bayramı’ydı. Mevsim yaz değil, kıştı. Hava sıcak değil soğuktu. Aylardan Ağustos değil, Şubat’tı.

Ama günler tıpatıp aynıydı. Yine Pazartesi Arafe’ydi, yine Kurban Bayramı’nın ilk günü Salı, son günü ise Cuma’ydı…

Ama bu Cuma, ömürlerden bir ömrün daha sonu olacaktı. Dünya gözüyle bakan iki gözün son görmesi, dünya kelâmı işiten iki kulağın son işitmesi, dünya kelâmı konuşan bir dilin son konuşması, yürüyen ayakların son yürümesi ve tutan ellerin son tutması olacaktı.

Bayram havasını gönlünce ve huzur içinde yaşadıktan, vazifelerini yerine getirdikten ve sıla-ı rahim ziyaretlerinden sonra seher vaktinde kalbinin durması ile Rahmet-i Rahman’a ve yoluna kurban olası Sevgililer Sevgilisi’ne kavuşacaktı.

Dünya gözüyle artık ne o bizi, ne de biz onu görecektik.

“Görmemek bu gözle ne gam!

Değil mi ki şuna imanımız tam:

Ölüm de bir kavuşma, ölüm de bir bayram!”

Dâvâya ilk bağlandığı günden sonrasını ömürden sayar ve kendisini Yeni Asya ile yaşıt kabul ederdi. Zira Yeni Asya ile Nur hakikatlerine gözlerini açmıştı. Sayfalarında yer alsın diye yazdığı bir şiirden sonra da gözlerini dünyaya kapamış oldu. Artık sadece gözleriyle değil, bütün varlığıyla ve lâtifeleriyle, Nur’un ispat ve tesbit ettiği haşir sabahına doğru ruhen ve hakikaten kanatlanıvermişti.

2003 yılı Kurban Bayramı’nın, aynı bu yılki gibi dördüncü ve son günü olan Cuma gecesinde hasta düşmesine rağmen, daha önce gazetemizde çıkan “Son Gece” başlıklı bir şiire nazire kabilinden yazdığı bir şiire ilâveler yapmak ve son bir kıt’a ile hüsn-ü hatime vermek istiyormuş. Bu gecenin kendisi için “son gece” olacağını ve bu son kıt’anın da kendi “hüsn-ü hatime”si olacağını bilmeden, ama bilmişcesine, bildirilmişcesine…

Sabah namazı sonrası, doktora gitmek üzere hazırlanırken ikram edilen suyunu içmiş ve düşmüş. Başına toplananlar, alıp verecek tek nefesinin kalmadığını neden sonra anlamışlar, biribirlerine bakakalmışlar.

İşte cebinden çıkan “Bu Gece” başlıklı uzun şiirinin üç kıt’ası:

“Bir şiir okudum, adı ‘Son Gece’..

Yazılmış hakikat hep hece hece.

İçindeki sırlar sanki bilmece..

Çözmeye çalışıp durdum bu gece..

***

Gönül bahçesine koydum Kur’ân’ı..

Nurlar verdi hakkelyakîn imanı..

Bediüzzaman’dır canların canı..

Yolumda rehberi buldum bu gece..

***

Pişmanlık, nedamet sardı ruhumu…

Nurlar’a bağladım son umudumu…

Sekerat anında bir yudum su(yu)mu,

İçerek gözümü yumdum bu gece!..”

Vefatından sonra neşriyatımız içinde çıkan şiir kitabına “Toprağa Düşen Yaprak” adını verdik. Soyadı Yaprak olduğu için mi? Evet. Ama sebep sadece bu değildi.

Celal Yaprak; yazarken, konuşurken ve yürürken yere düşüverdi. Zahiren bir düşüş olsa da hakikatte bir kalkıştı. Ağırlıkları yerde bırakan bir yükselişti. Bedenin toprağa düşmesiyle hayat son bulmuyor. Şiirleriyle, hatıralarıyla ve sevap yönüyle hâlâ yaşıyor. Mensup olduğu camianın şahs-ı manevîsinden hasıl olan sevaplar onun da amel defterine inşaallah kaydediliyor.

“Değil mi ki şuna imanımız tam:

Ölüm de bir kavuşma, ölüm de bir bayram!”

Her gününüzün bayram havasında geçmesi dileğiyle bayramınızı tebrik ederim.

Allah’a emanet olunuz!

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

Mikail Yaprak

Eğitimci – Şair – Yazar

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*