Manevi Bir Yılan
Yağmur yağıyordu. Bahardı günlerden 23 Marttı, yıllardan hangi yıldı bilemedim. İki kişiydiler, kabristanın uzun selvili yolundan konuşmadan yürüdüler. Yağmur yağıyordu ve kuşlar bir ilahi senfoni gibi aralıksız zikirdeydiler.
Kabirlerin başına ulaşınca dua edeyim dedi adam. Elini çok eskimiş kabir taşına dokundurunca bir ses duyar gibi oldu kalbinin ta içinden.
“Arın da gel.”
Boynu bükük ve çaresiz hissetti. Ne de çok günahı vardı.
Nasıl arınırım diye sordu ötekine.
“Eyyub’u da an” dedi o.
Bir anda anladı. Ve bir zikir gibi kalbi, dili, ruhu konuşmaya başladı.
“Rabbi innî messeniyedurru ve Ente Erhamurrâhimîn.”
“Bana zarar dokundu, Ey Rabbim sen en merhametli ve en şefkatlisin.”
Bu günah hastalığı hayatının her anını mahvediyordu, huzuru kaçan biri olup çıkmıştı. Ahiretten söz etmiyordu şu an. Dünyada bile hiçbir şey yolunda gitmiyordu.
Okudu ve idrak etti.
“Eyyub’u da an” denilmişti, andı ve okudu.
Birinci Nükte: Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın zâhirî yaralarının ve hastalıklarının mukābili, bizim bâtınî ve rûhî ve kalbî hastalıklarımız var. İçimiz dışımıza, dışımız içimize bir çevrilse, Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’dan daha ziyâde yaralı ve hastalıklı olduğumuz görünecek. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe kalb ve ruhumuza mütemâdiyen yaralar açıyor.
Hazret-i Eyûb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdîd ediyordu. Bizim ma‘nevî yaralarımız ise, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdîd ediyor. O münâcât-ı Eyûbiyeye, o hazretten bin def‘a daha ziyâde biz muhtacız. Bâhusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş’et eden kurtlar, kalb ve lisânına ilişmişler, öyle de; bizlerin günahlarımızdan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler ve şübheler, neûzübillâh mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbimize ilişip îmânımızı zedeliyorlar ve îmânın tercümanı olan lisânın zevk-i rûhânîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.(Lem’alar, İkinci Lem’a)
Ahretlik dostuna döndü, ne diyecek diye.
Bak, bu meseleyi biraz yavaş ve hazmederek konuşalım…
İnsan günah işlerken genelde şunu düşünür:
“Bir kere yaptım, bitti.”
Sanki bir şey oldu ve geçti gitti gibi…
Ama Risale-i Nur bu noktada insanı titreten bir hakikati idrakımızın içine, kalbimizin ortasına kelime kelime nakış nakış işliyor:
“Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)
Şimdi bunu bir düşün…
Sen bir günah işliyorsun. O an belki bir lezzet var, bir rahatlama var. Ama iş orada bitmiyor. O yaptığın şey, kalbinin kapısından içeri sızıyor. Ve oraya yerleşiyor.
Küçük bir yılan gibi…
Sessiz… görünmeyen… ama canlı.
Dışarıda bir yılan görsen çığlığı basar kaçarsın. Tam içine giriyor yılan, bütün zehriyle.
İlk başta çok belli etmez kendini bu iblis. Hatta insan “hiçbir şey olmadı” zanneder. Ama zaman geçtikçe o yılan hareket etmeye başlar.
Mesela bir bakarsın:
Eskiden huzurla yaptığın bir ibadet artık zor geliyor. ” ……zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar” İkinci Lema
Eskiden kalbine heyecan ve şevk veren şeyler artık etkilemiyor.
İçinde tarif edemediğin bir sıkıntı var… Bu hissi biliyorsun değil mi?
İşte o, o küçük yılanın (günahların) kalbinde, ruhunda ve zihninde zehrini akıttığına işarettir.
Risale-i Nur’un en tesirli tarafı şu: günahı sadece “yasak bir fiil” olarak anlatmıyor. Onu canlı bir şey gibi anlatıyor. İçine giren, yaşayan ve ısıran, parçalayan, felç eden, yaşama arzusunu öldüren bir şey…
Ve en tehlikeli tarafı da küçüklüğü.
İnsan büyük şeylerden korkar. Büyük günah, büyük hata… Ama küçük günahı hafife alır.
“Bundan ne olur?” der.
Halbuki Risaleler tam burada ısrarla hatırlatıyor:
“küçük bir mânevî yılan”
Küçük diye zararsız değil.
Küçük diye etkisiz değil.
Aksine… fark edilmeden kalbe yerleştiği için daha tehlikeli. Bir mikrop, bir virüs gibi.
Bir yılanı dışarıda görsen kaçarsın.
Ama bu içeride…
Ve insan çoğu zaman onun orada olduğunu kabul etmek istemez.
Bir de şu tarafı var…
O yılan tek bir ısırık atıp gitmiyor. Orada kaldıkça ısırmaya devam ediyor.
Her hatırladığında…
Her yalnız kaldığında…
Her ibadete yöneldiğinde…
Bir engel gibi çıkıyor karşına.
İşte bu yüzden Bediüzzaman hemen arkasından çareyi de söylüyor:
“İstiğfarla çabuk imha edilmezse…”
Bak burada “çabuk” diyor.
Yani mesele sadece tövbe etmek değil… geciktirmemek.
Çünkü o yılan ne kadar kalırsa, o kadar kök salar.
Nefs bazen diyor ki:
“Sonra bırakırım.”
Ama o “sonra” dediği şey, aslında yılanın büyümesine yardım etmekten gayrısı değil.
Ve sonra bırakmak zorlaşıyor.
Kalp biraz daha kararınca, insan artık o günahı bile günah gibi hissetmemeye başlıyor. İşte en tehlikeli nokta burası.
Çünkü artık yılan sadece ısırmıyor…
Kalbin hissiyatını da uyuşturuyor.
Bir süre sonra insan şunu fark eder:
Eskiden rahatsız olduğu şeylerden artık rahatsız olmuyor. Alışıyor, normal geliyor.
Bu gerçekten acı bir kayıp ve tedenni alameti.
Ama güzel tarafı şu…
Aynı kapıdan geri dönüş de var.
O yılan nasıl içeri girdiyse, istiğfarla dışarı atılabilir.
Ama samimi olması lazım.
Gerçekten “bu bana zarar veriyor” diye fark etmek lazım.
Sadece dil ile değil… kalple dönmek lazım.
O zaman ne oluyor biliyor musun?
İnsan bir anda hafifliyor.
İçindeki o ağırlık kalkıyor.
Sanki içeride dolaşan bir şey çıkmış gibi…
Çünkü gerçekten çıkıyor.
Günah, dışta kalan bir leke değil… içte yaşayan bir varlık gibi.
Ve insanın asıl mücadelesi dışarıyla değil, içiyle.
Herkes dış düşmanlardan bahseder.
Halbuki “Düşman istersen nefis yeter.”
En tehlikeli düşman, kalbin içine girendir.
Sessiz olan… görünmeyen… ama etkileyen.
O yüzden mesele sadece “günah işlememek” değil aslında.
Mesele, kalbi korumak.
Çünkü kalp bozulursa, insanın her şeyi bozuluyor.
“…Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.”
(B52 Buhârî, Îmân, 39)
Ama kalp temiz kalırsa, insan düşse bile tekrar kalkabiliyor.
Son olarak şunu söyleyeyim…
İnsan kendine dürüst olursa bu hakikati hemen anlar.
Çünkü herkes kendi içinde o ısırığı az çok hissetmiştir.
O huzursuzluk…
O iç daralması…
O tarif edemediğin ağırlık…
İşte onlar boşuna değil.
Onlar, kalbin sana attığı bir sinyal.
Diyor ki:
“İçeride bir problem var.”
Ve Risale-i Nur bize bunu fark ettiriyor ve gösteriyor çok şükür:
“Küçük bir manevî yılan.”
Şimdi mesele şu:
Onu orada bırakacak mısın…
Yoksa çıkaracak mısın?
İlâhî! Maâsîden koruyacak Senin ismetinden başka havl ve taate muvaffak kılacak Senin tevfikinden başka kuvvet yoktur yâ Muvaffık, yâ Muîn!