Fethullah Gülen ve onun etrafında şekillenen Gülen Hareketinin yarım asrı aşan serüveni, bugün yalnızca siyasî ve toplumsal sonuçlarıyla değil, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî’nin ortaya koyduğu hizmet ölçüleri açısından da ciddi bir muhasebeyi gerekli kılıyor. Şahıs merkezli yapılanmadan siyasî tercihlere, 28 Şubat sürecindeki tavırdan devlet bürokrasisindeki kadrolaşma iddialarına, Risale-i Nur’la kurulan ilişkiden 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan ağır tabloya kadar geride kalan onlarca yıl, cevaplanması gereken temel bir soruyu önümüze koyuyor: Fethullah Gülen ve Gülen Hareketi gerçekte neye hizmet etti?
Av. Kadir Akbaş tarafından Yeni Asya Gazetesi’nde yayımlanan yazı dizisini, konunun bütünlüğünün daha iyi görülebilmesi amacıyla sizlere tek parça hâlinde sunuyoruz.
EuroNur Haber Merkezi
Fethullah Gülen ve Gülen Hareketi neye hizmet etti?
70’li yılların başından itibaren bağımsız bir yapılanma içerisine giren ve Yeni Asya ile ayrılmak olarak ifade edilebilecek bir birlikteliği olmadığını kendisi ifade eden F. Gülen ve kendisine kurdurulan bir hareketin ve topluluğun geride kalan 50 küsur yıllık geçmişini mihenge vurmak, delil ve akıbetine bakmak zarureti vardır.
Üstad Hazretleri bir şahsı veya şahs-ı manevîyi değerlendirirken delil ve akıbete bakılmasını nazara veriyor. 70’li yılların başından itibaren bağımsız bir yapılanma içerisine giren ve Yeni Asya ile ayrılmak olarak ifade edilebilecek bir birlikteliği olmadığını kendisi ifade eden F. Gülen ve kendisine kurdurulan bir hareketin ve topluluğun geride kalan 50 küsur yıllık geçmişini mihenge vurmak, delil ve akıbetine bakmak zarureti vardır. Çünkü Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî ismini bile açıkça uzun yıllar zikretmeyen ve bundan içtinab eden Gülen Hareketi, iktidarla çatışmaya girdiği 2013 yılından itibaren kendisini bir “Risale-i Nur hizmet grubu” gibi lanse etmeye başladı ve özellikle de Risale-i Nur Külliyatı’nın “sahteleştirilmesi” ile birlikte Nurculukla birlikte zikredilmeye başlandı.
15 Temmuz sonrası hassaten yurtdışına çıkmış Gülenciler Risale-i Nur’un hizmetini sahiplenmek gibi bir tavır takındılar. Hizmet Rehberi’nde bu zamanda en büyük bir hizmet Risale-i Nur’a perde olmamaktır hakikatine yer verilmiştir. Dijital platformların artması, dijital yayıncılık ile birlikte Risale-i Nur Külliyatı’na ulaşmak artık herkes için kolayca mümkün hale gelmiştir. “15 Temmuz Kalkışması”nın Gülen Hareketi ile irtibatlandırılması sonrası bu grup ile ilişkili yüz binlerce kişi hakkında ceza kovuşturmaları yapılması, on binlerce insanın ceza alması ile birlikte kamuoyunda cemaatler, tarikatlar ve özellikle de Risale-i Nur Talebelerinin gizli maksatları olduğu, ihtilâlci bir yaklaşımı benimsedikleri, idare, siyaset ve devlet üzerinden kimi gizli maksatlar güttükleri, siyasî bir cemiyet teşkil ettikleri, dinî eğitim adı altında aslında gençleri siyasî maksatlarına alet ettikleri, ABD kontrolünde oldukları gibi bir şayialar yayıldı. Bugün, bütün cemaatlerin ev, dershane ve yurtlarının büyük ölçüde boş olması bu menfî propagandanın etkili olduğunu gösteriyor.
Deizm, ateizm ve levhiyatın gençleri menfî şekilde etkilediği bir dönemde nazarların Risale-i Nur’un iman hakikatlerine çevrilmesi için Risale-i Nur’un hizmet metodunun doğru anlatılması, Risale-i Nur’un hiç bir dünyevî ve siyasî maksada alet ve tabi olmadığının en net bir şekilde ortaya konması gerekir. Bunun için de F. Gülen ve Grubunun Risale-i Nur’un hizmet prensipleri ile mukayese edilmesi zarureti vardır. Bu sebeple geçen yarım asırlık sürede F. Gülen ve grubunun neye hizmet ettiğini hatırlamakta fayda vardır.
1- Üstad “Zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevî zamanıdır,” “Ben de bir ders arkadaşınızım” derken F. Gülen merkezinde şahsının, şahsî karizmasının yer aldığı bir yapı kurmuştur. Kendisinin göz yumması ve teşviki ile kendisine Hz. İsa başta olmak üzere Mehdî, Kahtanî gibi pek çok manevî makam verilmesine tepkisiz kalmış, soranlara da hüsn-ü zanlarını hizmette kullanıyorum diye cevap vermiştir. Genç bir vaiz iken bile 70’li yılların başında böyle manevî makamlar ile anılan F. Gülen’in bir proje şahsiyet olduğunu söylemek abartı olmaz. Bu şekilde coşkulu ve duygusal hitabeti, vaaz ve kasetleri ile nazarlar en çok muhtaç olunan bir dönemde, kitaptan, Risale-i Nur Külliyatı’ndan çok F. Gülen ve vaazlarına kaymış, bunlar öne çıkarılmıştır.
2- Üstad Hazretleri “Zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanıdır” deyip, tarikatların bid’aların tehacümü zamanında ve fen ve felsefeden gelen dinsizlik cereyanına karşı dayanamayacağını, buna ancak Risale-i Nur’un hakikat mesleği ile karşı konulabileceğini, aksi takdirde dinsizliğin kuvvet bulacağını ısrarla belirtilmesine karşılık F. Gülen merkezinde kendisinin olduğu, şeyh yerine zahirde Hoca Efendi, dahilde Mesihlikten başlayan, tamamen rüya, hayalat, istiğrak, keramet ve menkıbe aktarımına dayalı bir yapı tesis etmiş veya ettirilmiştir. Geniş kitlelerin nazarına Risale-i Nur Külliyatı değil F. Gülen’in şahsı sunulmuştur.
3- Risale-i Nur’un istiğna mesleği bütün cemaatlerden en evvel F. Gülen tarafından terk edilmiştir. Grubu ile alakası olan olmayan geniş bir kitleden bağış, himmet toplamıştır. Varlıklı kesimin bağışlarını almak için de onların hoşuna gidecek tarzda hareketler ortaya koymuş, bid’alara ve menhiyata açıkça karşı çıkmamış, müsaadekâr bir tavır takınmıştır. İdare ve siyasette güçlendikten sonra zorla ve tehditle bağış aldıkları yönünde de ciddî iddialar olduğunu kaydetmek gerekir.
4- F. Gülen ve Grubu, Üstad Hazretlerinin “Vatan, millet ve Kur’ân hesabına iktidar mevkiinde tutmakla mükellefiz” dediği, hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklarını müjdelediği, Nur Talebelerinden nokta-i istinad olmalarını istediği, Demokrat Nur Talebeleri gibi sıfatları Risale-i Nur’un kudsî metinlerine eklediği dindar, demokrat ahrarlara, Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne ve Doğru Yol Partisi’ne ve bu siyasî partilerin temsil ettiği hürriyetçi, Demokrat fikriyata destek olmamışlardır.
Milletvekili ve Senato Seçimlerinin bıçak sırtında olduğu, bir iki rey ile hükümetlerin kurulup devrildiği dönemlerde bile asla Adalet Partisi’ne ve Doğruyol Partisi’ne destek olmamıştır. Siyaset dışı çözüm arayışlarında olan darbeci mihrakların istediği doğrultuda siyaseti ve siyasetçileri sürekli zemmetmiş, ‘Cebrail parti kur dese kurmam” şeklindeki tavrıyla problemlerin meclis içinde çözülmesini engelleyici bir tavır takınmış, bununla birlikte Bülent Ecevit yönetimindeki sol partilere desteğini de açıkça göstermekten çekinmemiştir. Bediüzzaman ve Nur Talebelerinin rağmına Adalet Partisi’ne ve Doğru Yol Partisi’ne destek vermeyen F. Gülen Hareketi hangi siyasî partilere destek oldu peki? Nur Talebelerinin rey vermediği bütün siyasî partilere oy verdiler. Hep Bediüzzaman’a muhalefet ettiler bu konuda. “Gayr-ı meşru bir muhabbetin neticesi merhametsiz bir azap çekmektir” hakikatine mâsadak oldukları halde, hatadan rücû ettikleri de söylenemez.
5- Bediüzzaman’ın 31 Mart Hadisesi karşındaki duruşu ve Divan-ı Harb-i Örfî ismiyle neşredilen müdafaası, Nur Talebelerinin menfî hareketler, darbeler, ihtilaller, muhtıralar karşısında nasıl bir tavır takınılacağının eskimez Kur’ânî bir rehberidir. Bu sebeple Nur Talebeleri Aziz Üstadımızın vefatından hemen sonra gerçekleşen 27 Mayıs Darbesi’ne ve sonrasındaki benzeri darbelere karşı nasıl bir tavır takınılacağı konusunda asla tereddüt etmemişler ve herhangi bir menfî harekete yeltenmeden fikren darbe ve muhtıralara karşı çıkmışlar, meclisi ve meşru hükümeti destekleyen bir tavır ortaya koymuşlardır.
F. Gülen gibi ahrar, hürriyetçi, demokrat olmayan kişiler ve Üstadın bu zamanda Nebevî ve Kur’ânî siyaset anlayışını hazmedemeyen kimi muhterem zevat, 27 Mayıs Darbesi’ne karşı sinmiş, 12 Eylül Darbesi’ne ise açıktan destek vermiştir. Fethullah Gülen 28 Şubat post modern darbesine destek vermekle kalmamış, mevcut hükümeti suçlayan açıklamalarda bulunmuş, kontrol ettiği medya grubu bütün imkanları ile meşru hükümeti devirmeye destek olmuştur.
“Fethullah’ı kullanıp attılar”
F. Gülen “Hoca Efendi” kisvesi altında bir açıklama yayınlayarak 1999 Marmara Depremini İlâhî bir ikaz olarak değerlendiren Mehmet Kutlular Ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etti, 28 Şubat zalimlerini akladı. Yeni Asya Gazetesi’nin uzun bir süre kapalı kalmasına, yazarları hakkında neredeyse her bir yazı için dava açılmasına varan, onlarca mahkûmiyet kararına dayanak olan bir süreç başladı.
F. Gülen bununla da iktifa etmemiş, yüz binlerce insana, hassaten tesettürlü hanımlara kan kusturan Kemalist zalimleri hâşâ müçtehid, zalimane kararlarını ise içtihad olarak vasıflandırmış ve bu zulümlere kudsiyet atfetmiştir.
6- 1999 Marmara Depremini İlâhî bir ikaz olarak değerlendiren rahmetli Mehmet Kutlular Ağabeyin bu beyanı bütün dünyada ses getirmiş ve bu dehşetli musibetin üstümüze gelmesine vesile olan zulümlerin müsebbipleri bütün bir insanlık karşısında suçlu durumda iken bu zalimlerin imdadına okyanus ötesinden biri yetişmiş ve onları himayesine almıştır.
Bütün Türkiye’de medya, Yeni Asya ve Kutlular Ağabeyin aleyhinde yayın yaparken, Kutlular ve Yeni Asya bin bir iftira ve suçlamaya maruz kalırken, bu koroya Zaman Gazetesi, STV ve Fethullah Gülen’de katılmıştır.
O günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı da Mehmet Kutlular Ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etmek için özel bir hutbe hazırlatıp okuttu. Haşa hutbe makamında Allah’a abesiyet atfettiler, Allah’ın hikmetle iş görmediğini iddia ettiler.
F. Gülen “Hoca Efendi” kisvesi altında bir açıklama yayınlayarak M. Kutlular ağabeyi ve Yeni Asya’yı tekzip etti, 28 Şubat zalimlerini akladı. Yeni Asya Gazetesi’nin uzun bir süre kapalı kalmasına, yazarları hakkında neredeyse her bir yazı için dava açılmasına varan, onlarca mahkumiyet kararına dayanak olan bir süreç başladı.
7- Risale-i Nur’da hayat ve hürriyet en ehemmiyetli hakikattir. Üstad sadece bir meselede farklı bir değerlendirme yapar. Ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin bilinmesi için binler insan hapsedilse veya idam edilse yine ucuz düşer der. Çünkü ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin bilinmesi imanla doğrudan alakalıdır. Bu yüzden 5. Şua için ehl-i imanın imanını tashih eder, kurtarır kaydı vardır.
Fethullah Gülen ve Grubu, ahirzamanın dehşetli şahıslarının hakikî mahiyetinin anlaşılmasına hizmet etmek yerine, tam aksine bu dehşetli şahısların hakikî mahiyetinin perdelenmesine, dehşetli tahribatlarının görülmemesine, aksine o şahısların hamiyetperver, vatanperver birer kahraman olarak görülmesine hizmet ettiler.
Hakikî mahiyeti hakkında herhangi bir yayın yapmadıkları gibi ölüm yıldönümleri ve diğer özel günlerde abartılı övgülerle neşriyat yaptılar. Belli bir kesime şirin görünmek adına bu dehşetli şahısları sevdiklerini televizyon programında kamuoyuna ilan ettiler.
Yurt ve okullarında resmî müfredat ve mecburiyeti aşan köşeler ihdas edip, programlar icra eylediler. Adeta 5. Şua Risalesi’ni fiilen tekzip ettiler, Nebevî ve Kur’ânî ikaza sırt çevirdiler.
8- “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur.” Bir meselede kesin hüküm varsa bu konuda içtihat edilmez. F. Gülen 80’li yılların başında, uzun pardösü ve başörtülü kıyafeti yeterli bulmayan, bu kıyafet tarzını çıplaklık olarak gören bir hassasiyete sahipti. Bu yüzden onun müntesibi hanımlar siyah eldiven, siyah büyük gözlük, yerlere sürünen siyah ferace giyer, ayrıca başörtüsü ile burunlarını bile kapatacak şekilde yüzlerini gizlerlerdi. 28 Şubat zalimleri tesettür İlâhî emrine savaş ilan etmişlerdi. Her ne pahasına olursa olsun tesettürü ref’ edip gençliği bu suretle ifsad edeceklerdi.
Bütün Türkiye’de tesettürün, başörtüsünün farz olup olmadığı, siyasî bir sembol olup olmadığı tartışılıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dahi “farzdır” diyerek müstakim bir tavır aldığı o günlerde Gülen, “Tesettür füruattır,” “Başlarınızı açın, eğitiminizi tamamlayın” diyerek adeta zalimlere arka çıktı, başörtüsüne sahip çıkmaya çalışan on binlerce tesettürlü hanımın da azmini kırdı. Gülen, “Devlet büyüklerinin sözünü dinleyin, zaten onlarda müçtehid, hata da etseler mes’ul olmazlar” diyerek meseleyi çok farklı boyutlara taşıdı.
Böylece hakkında nas olan, kesin hüküm olan meselelerin bile kelime oyunları ile ihmal edileceği bir zemine gelindi. Hakta sebat eden, farz olan tesettürü terk etmeyip, memuriyetten ve üniversiteden atılan on binlerce hanım kardeşimiz hakkında icra edilen zulümlerin meşru ve haklı olduğu, başını açmayanların dinî bir salabet ile değil, siyasî bir tarafgirlik ile hareket ettikleri kanaatinin yerleşmesine sebebiyet verdiler. Gülen Hareketi mensupları, F. Gülen’in tesettürü füruat olarak gören açıklaması ile birlikte açıldılar. Din ile tesettür arasındaki irtibatı kopardılar.
9- Üstad Bediüzzaman’ın Ankara’da ahirzamanın beklenen dehşetli şahıslarının zuhur etmeye başladığını görmesi ile birlikte Nebevî ikaz ile “Siyaset yoluyla galebe edilmez” hakikati çerçevesinde “ilişmemek ve birlikte çalışmamak” tarzında bir hareketi benimsemiştir. Ankara’da ilk ziyareti sırasında kendisine teklif edilen Şark Umumî Vaizliği, Mebusluk gibi makamları reddetmiştir. Sonraki derslerinde de ısrarla “İdare ve siyasete ilişmekten Kur’ân bizi men ediyor, çünkü yüzde doksan masum zarar görür” diye her şartta ve zeminde menfî hareketten, devleti, idare ve bürokrasiyi, siyaseti esas alan ve bu alanlarda etkin, etkili, belirleyici olmayı hedefleyen şekilde hareket etmekten men etmiştir. Son dersinde de “Konuşan yalnız hakikattir” diyerek hakikatin hiçbir şeye alet, basamak ve tabi olmaması dersini vermiştir.
Biraz hafızamızı zorlayalım. F. Gülen ve Hareketi 70’li yılların başından itibaren medyada hangi haberlerle, hangi itham ve suçlamalarla gündeme geldi? Ordu, polis, adliye ve mülkî idare amirleri, sonrasında diğer stratejik devlet kurumlarında yapılanmak, kadrolaşma iddiaları ile… Bu iddialar o denli ciddî boyutlara vardı ki ordu içerisinde yer alan mensuplarının namaz kılmayı, oruç tutmayı terk ettiği, alkol kullandıkları ve daha başka menhiyatı sırf fark edilmesinler diye işledikleri bile iddia edildi.
Rahmetli Demirel’in Kutlular Ağabeye söylediği bir söz vardır. “Mehmet Bey, siz Devlet’ten uzak durun ki Devlet de sizden uzak dursun, hizmetinize müdahil olmasın.” Mealen böyle hatırlıyorum. Bu tespit sadece Türkiye Cumhuriyeti için değil, adına Devlet denen bütün organizasyonlar için geçerli bir temel prensip olsa gerek.
Bir ülkenin millî ordusunun, bürokrasisinin, yargı organları mensuplarının o milletin bir hülasası olması gerekir. İdeal olan budur. Bunun böyle olması eğitimde fırsat eşitliğinin mevcut olduğunu, memuriyete atanmada objektif kıstasların esas alındığını, torpil, kayırmanın söz konusu olmadığını, liyakatin esas alındığını gösterir. Ancak bu prensiplerin aksi vârid ise o zaman bir etnik grubun, bir mezhebin, bir bölgenin, bir tarikat ve cemaatin kümelenmesi söz konusudur.
Bir grubun ülke genelindeki müntesiplerinin oranı ile ordu, polis teşkilatı, adliye, kaymakam ve valiler arasında açık bir orantısızlık varsa orada bir problem vardır. Bir ülkenin ordusunun, bürokrasisinin, hâkim ve savcılarının, polisinin, kaymakam ve valilerinin büyük bir kısmı küçük bir grubun seçme elemanları ise bu başta devlet olmak üzere bütün vatandaşların hak ve hürriyetleri açısından büyük riskler barındırır.
Fethullah Gülen kuruduğu okul ve dershaneler ile temas kurduğu zeki ve çoğunlukla fakir ailelerin çocuklarını belli bir maksatla yetiştirmek, bu iyi eğitimli, kendisinin manevî makamlarına tam itminan etmiş, adanmış, aileleri ile nerdeyse bütün bağları koparılmış, evlilikleri bile kurgulanmış, planlanmış kadroları ile devletin kılcal damarlarına nüfuz etmeyi her şeyden öncelikli bilmiş ve bütün maksadını buna bina etmiştir. Harekete geçmek için uygun gün gelinceye kadar, içleri kan ağlasa da sabredecek ve kendilerini belli etmeyeceklerdir.
Beklenen gün neydi, o gün ne zaman gelecekti, o günün geldiğini kim nasıl haber verecekti, o gün geldiğinde ne olacaktı? Kim ne yapacaktı? Bu soruların cevabını bilmiyoruz. Bu soruların cevapları verilmedi. 1999’da bu soruların bizzat kendisine sorulacağı, “hizmet hareketi”nin mihenge vurulacağı, “hizmet hareketi” olarak adlandırılan oluşumun ne olduğu, hangi maksatlara hizmet ettiği, edeceği, hedefinin ne olduğu ilk ağızdan açıklanacağı yeni bir “hakkın müdafaası” ortaya konması beklenirken, F. Gülen mihenge vurulmayı kabul etmediği, göze alamadığı için ABD’ye iltica etti. Haklarında her yazılanı dava bombardımanına tabi tuttukları için bu konular bir daha gündeme gelmedi. Yargı labirentleri içerisinde F. Gülen hakkında beraat kararı verildi. Ancak 1999’da F. Gülen tarafından verilmeyen, kaçılan bu hesap yıllar sonra yüzbinlerce kendisini seven ve yanlış bir şey yapmadığını, yapmayacağını düşünenlerden soruldu, sorulmaya devam edildi.
AKP ve Erdoğan iktidarının ordu ve yargı organları içerisinde yer alan kimi ortaklarla mücadele adına Gülen Hareketi mensuplarına olabildiğince geniş bir alan açması ile birlikte Ordu, Polis Teşkilatı, Adliye ve İşleri Başkanlığı ve diğer kritik kurumlarda Gülen Hareketinin millet nezdindeki mevcudiyetine nazaran ölçüsüz bir kadrolaşma imkanı bulduğu bir vakıa. Yargıtay ve Danıştay’daki atamaların listesinin büyük ölçüde F. Gülen tarafından belirlendiği ve yüksek yargının Gülen Hareketinin kontrolü altında girdiği iddiaları kamuoyuna aksetti.
F. Gülen ve Grubunun on yıllarca devam eden devletin stratejik birimlerinde kadrolaşma teşebbüsleri muhtemeldirki karşı yöndeki teşebbüsleri de beslemiştir. 12 Eylül muktedirlerinin ılımlı İslâm noktasında işbirliği arayışına F. Gülen tarafından olumlu cevap verildiği, ilk günlerden itibaren derin mihraklar ile uyumlu bir davranış içerisine girildiği hep söylenegeldi.
Bir cemaat yapılanmasından çok bir istihbarat örgütü yapılanmasına benzeyen F. Gülen Hareketi ülke içinde ve ülke dışında yayıldıkça ulusal ve uluslararası istihbarat örgütlerinin kendisine yer bulmasına uygun bir zemin oldu. Derin yapıların kurguladığı bir oluşum olduğu yönünde ciddi şüphelerin, ithamların uzun süre Yeni Asya Cemaati içerisinde dillendirildiğini hatırlamak gerekiyor.
Böylelikle Gülen Yapılanması devletin kılcal damarlarına nüfuz ederken, İstihbarat birimleri de Gülen Hareketi içerisinde yer edinmeye başladı. Bunun böyle olduğunu 17-25 Aralık ve özellikle de 20 Temmuz 2016 sonrası ortaya çıkan resmî belgelerden anlamak kolay. Devletin İstihbarat Birimleri mi Gülen Hareketini kontrol ediyordu, yoksa Gülen Hareketi mi Paralel Bir Devlet yapılanmasına gitmişti suallerine ise sağlıklı bir cevap vermek mümkün olmayabilir.
Hiç kimse Fethullah Gülen’i müdafaaya değer bulmadı
Yüzbinlerce davanın açıldığı, yüzbinlerce müdafaanın yapıldığı Adliye Saraylarında hiç kimsenin “Hizmet Hareketi” ve Fethullah Gülen’i müdafaaya değer bulmaması, bunun için gerekirse birkaç yıl daha fazla ceza almayı göze almaması garip ve şaşırtıcı değil mi? Ortada bir dava mı yok, yoksa uğranılan hayal kırıklığı daha fazla fedakârlığa değmiyor mu?
Ortada inkâr edilmesi mümkün olmayan bir gerçek var ki, kendisini dinî bir cemaat olarak lanse eden F. Gülen ve Grubu, hükümete karşı 15 Temmuz’da bir darbe teşebbüsüne kalktığı iddia edildiği andan itibaren Türkiye’de hiç kimse “Saçmalamayın, bir dinî grubun TSK, Ordu içerisinde bir darbe planlayacak kadar nasıl bir mevcudiyeti olabilir, bir dinî grup ordu içerisinde böyle bir gücü kontrol edemez” demedi, diyemedi. 15 Temmuz’un ne olduğu, ne olmadığı, bu teşebbüsün gerçek bir darbe teşebbüsü mü, yoksa kurgulanmış bir darbe mi olduğunu tartışabilirsiniz, ortaya çıkacak netice tatminkâr olmayabilir. Bu konu her şeyden önce darbe davaları ile ilgilidir. Bizim açımızdan dikkat edilmesi gereken husus, F. Gülen Hareketinin bir darbe teşebbüsü ile ilişkilendirilmesinin, bir dinî grubun böyle bir teşebbüse bulaştırılmasının kamuoyunda şaşkınlıkla karşılanmamasıdır.
Gülen Hareketinin bürokraside, özellikle de ordu ve Polis Teşkilatı içerisinde “hücre” tipi yapılanması ve iletişimde istihbarat örgütlerinin yöntemlerini kullanması, askerî personelin dışarıdan sivil imamlar ile kontrol edilmesi, tayini çıkan askerî personelin gideceği yerdeki yeni imama rapor edilmesi ve devir-teslim edilmesi gibi tespitler, Bediüzzaman Hazretlerinin “İdare ve siyasete ilişmekten” men ettiği ikazına riayet edilmediğini, Kur’ân’ın men’ettiği şekilde hareket edildiğini gösteriyor. Bunun hazin sonuçlarını geride kalan 10 yıldır görüyoruz. Maalesef yüzde doksan masum zarar görüyor ve daha da acısı tüm dinî değerler aşındırılıyor.
10- Bediüzzaman Said Nursî maruz kaldığı zulüm, haksızlık ve sürgünlere karşı yurtdışına çıkması yönündeki ısrarlı davetlere karşı “Mekke’de de olsam buraya gelmem gerekir” diyerek âlem-i İslâm’ın kalbi mesabesinde gördüğü Türkiye’de olmanın zaruretini ortaya koyuyor. Bütün hayatı gözler önünde, çoğu zaman ziyaretten, ziyaretçi kabulünden men edilmiş, tecrid altına bir hayat sürüyor. Bu şartlarda hiçbir gizli maksada, hiçbir harici güç ve harekete hizmet etmediğini ortaya koyuyor. “En büyük hile hilesizliktir” prensibi ile idame-i hayat ediyor. Hayatında hiç tabasbusa yer vermiyor. “Ne sizi ne de dünyanızı beğenmiyorum, lakin ilişmiyorum” diyor. Kendisine yapılan bütün zulüm ve haksızlıkların “O ölmüş dehşetli şahsı sevmediğinden” olduğunu haykırıyor. Bu konuda ne kendisi ne de ona hakikî talebe olan hiç kimse tabasbusa, korkuya kapılmıyor, sonu hapis de olsa, idam da olsa “Seviyorum” şaklabanlığı yapmıyor. “İzzetle ölümü, zilletle yaşamaya tercih edenlerin” idrak edebileceği bir sırdır bu.
Müdafaası yapılmayan, bedeli ödenmeyen bir dava hak ve hakikat olabilir mi? Bediüzzaman Said Nursî ve Nur Talebeleri binlerce kez mihenge vuruldular. Sanırım 1250 kez veya daha fazla. İmha edilmeleri, idamlarına hükmedilmesi talimatı ile başlayan Eskişehir Davası ile başlayan süreçte bugüne kadar hiçbir Nur Talebesi mihenge vurulmaktan kaçmadı, iman ve Kur’ân hizmetinde bulunduğunu inkâr etmedi, Risale-i Nur’a talebe olmak arzusunda olduğunu gizlemedi. Risale-i Nur’un hiçbir dünyevî ve siyasî maksat gütmediğini, evvela kendilerinin sonra da başkalarının imanına kuvvet vermeye çalışmak dışında hiçbir faaliyetleri olmadığını iftiharla haykırdılar.
F. Gülen’in 1971 İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi’ndeki red ve inkar tarzı Gülen Hareketinin temel hareket tarzı oldu. F. Gülen 1999’da mahrem olduğunu söylediği bir video kaydı medyaya düşünce, kalıp “Hizmet Hareketi” diye adlandırdığı grubu, davasını, iddiasını, tasavvurunu anlatmak ve bu konuda kamuoyu desteğini arkasına almak ve mahkeme salonlarından aklanmış bir kahraman olarak çıkmak yerine ABD’ye gitmeyi, iltica etmeyi tercih etti. Buna da “hicret” dendi. Bu şekilde hareket Gülen Grubunun genel karakteristiği oldu.
17-25 Aralık sürecinde hükümete darbe yapmakla suçlanırken, bu sürecin yüz binlerce insanı etkileyebileceğini ferasetle görülüp bu ithamları Türkiye’ye dönmek için en uygun zaman olarak görerek Türkiye’ye dönmek, bütün ithamları cevaplamak, gerekirse birkaç ay veya yıl haksız yere de olsa cezaevinde kalmayı göze almak bir dava adamından beklenen bir tavır olurdu. Bunun yerine F. Gülen müntesiplerine Türkiye’yi terk etmeyi tavsiye etti. Önemli bir kitle 15 Temmuz öncesi Türkiye’den ayrıldı.
15 Temmuz 2016 sonrası başlayan süreçte genellikle kanunlarda suç teşkil etmeyen, hemen hemen tamamı yasal ve genellikle resmî kurumların denetiminde faaliyet gösteren kurumlar üzerinden gerçekleşen sivil toplum faaliyetleri, banka hesapları, eğitim kurumlarına çocuğunu göndermek veya bu kurumlarda çalışmak şeklinde veya cemaatî bir bağlantıyı ortaya koyacak türden eylemler sebebiyle bir silahlı terör örgütü üyesi olmakla itham edilen yüzbinlerce kişiden hemen hemen hiç kimse F. Gülen ve “Hizmet Hareketi” ile ilişkisini, bağlantısını kabul etmedi. Bu grubun herhangi bir faaliyetini sahiplenmedi, Gülen Hareketinin bir Hizmet Hareketi olduğunu, asla bir silahlı terör örgütü olmadığını, bu hareketin bir mensubu olduğunu, ancak herhangi bir şekilde bir suç işlemediklerini iddia ve müdafaa etmediler. Gülen Yapılanmasına, Hizmet Hareketine, Cemaatine mensubiyetini kabul eden kimseye rastlamak mümkün olmadı. Herkes bu hareketle hiçbir ilgisinin olmadığını savundu.
Mevcut mevzuat ve yerleşik içtihatlar objektif olarak uygulandığında, Adalet Müessesesi başka bir maksada alet edilmediği takdirde büyük bir kısmı hakkında soruşturma bile açılmaması gereken yüzbinlerce insanın ciddî cezalar aldığı bir vakıa. Ancak yüzbinlerce davanın açıldığı, yüz binlerce müdafaanın yapıldığı Adliye Saraylarında hiç kimsenin “Hizmet Hareketi” ve Fethullah Gülen’i müdafaaya değer bulmaması, bunun için gerekirse birkaç yıl daha fazla ceza almayı göze almaması garip ve şaşırtıcı değil mi? Ortada bir dava mı yok, yoksa uğranılan hayal kırıklığı daha fazla fedakârlığa değmiyor mu?
Bunu belki de herkesten çok ismi “Hizmet Hareketi” ile birlikte anılan başta Fethullah Gülen ve bu hareketi on yıllarca sevk ve idare eden kişilere sormak lazımdı. Artık Gülen yok. Bu soruların çoğu cevapsız kaldı. Gülen birçok soruyu cevaplamadan ve binlerce vebali üzerinde taşıyarak vefat etti. Derin bir muhasebe ise geride kalanların üzerinde…


Evet, çok ilginçtir ve ibret vericidir. Mahkemelerde hiç kimse Güleni ve hizmet hareketini savunmsdı. Hepsi kendilerini kurtarma derdine düştü. Halbuki darbe teşebbüsünden evvel gülen mensupları onun için her türlü fedakârlığı yapıyorladı. Büyük bir sevgiyle bağlıydılar. Darbe teşebbüsüyle bu bağ birden bire bir bıçak gibi kesildi. Demek ortada hak bir dava yoktu. Olsaydı mahkemelerde cesaretle savunacaklardı. Bütün himmetleri dünya saltanatıydı. İktidarı ele geçirmekti. Netice ortada. Üstad’ımız akibet ve neticeye bakınız diyor. Bu yazı dizisinden dolayı tekrar Kadir beyi tebrik ediyorum.
Risale-i Nurları tahrif etmek için kullanmak kullanılanılan bir gruptur. Muhakemei aklı kıt olanları kullanan kullanarak siyasi bir cereyan üretmiştir.
Nurculuk siyasi bir cereyan değildir.
Risale-i Nurlar Kur’anı mucizil beyanın tahtı tasarrufunda olduğundan ona uzanan ilişmek isteyen her el kırılır, her dil kurur.
Ve öyle de olmuştur.
Fethullah Gülen in ve taraftarının elleri de kırıldı, dilleri de kurudu.
Fetocuların yapabileceği bir konu kalmamıştır.
Av. Kadir Akbaş gayet net bir şekilde olayları ve konuyu kısa ve öz olarak anlatmıştır.
Fetocular bunu iyi anlasınlar.
Zecir tokatlarını yerler.