![]()
Bazen, İstanbul’un banliyö hatlarında ya da bir Anadolu kasabasının garında, tren pencerelerinden dışarı bakarken şunu düşünürüm: Dünya, bizim ona baktığımız gözlerin rengini mi alır, yoksa biz mi dünyanın karanlık gölgelerinde kayboluruz? Mevsimler döner, gün batar ve doğar, insanlar ağlar, bir genç kız güler, borsa düşer, yemek güzel kokar, kediler aniden ortadan kaybolur ve insanlar aynı masada bambaşka hayatları yaşarlar.
2 Yolcu
Geçen ilkbaharda, kulaklığımda eski bir musiki parçası dönerken, masamın üzerinde kırmızı süslü kapaklı sararmış bir metin buldum. Metin, iki adamın hikayesini anlatıyordu. Biri “hodbîn” yani bencil ve karamsar bir adamdı; diğeri ise “hudâbîn“, yani yaratıcıyı gören, kalbi aydınlık bir yolcu. Hikâyeyi okurken, kendimi İngiliz romanlarının o tekinsiz, sisli tren istasyonlarında hissettim. Çünkü bu sadece eski bir temsil değil, insanın ruhi yalnızlığının ve bakış açısının modern bir açıklamasıydı.
1. Yolcu
İlk adamı hayal edebiliyorum. Muhtemelen yağmurlu bir gecede, bar tezgahında tek başına oturan, ucuz sigaralar içen ve dışarıdaki yağmurun ritmine bile ayak uyduramayan o adamlardan biriydi. İçindeki karanlık o kadar yoğundu ki, dış dünyayı da kendi ruhunun aynası gibi görüyordu.
Metin onun düştüğü durumu şöyle tarif ediyor:
“Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hod-endîş, hem bedbîn olduğundan, bedbînlik cezâsı olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler zorba, müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbâtlarından vâveylâ ediyorlar.” 2.Söz
Bu adam için dünya, anlamını yitirmiş bir kaos çöplüğüdür. Sokaklarda yürürken sadece acı çekenleri görür. Ağlayan çocuk sesleri, kavgalar, bağırmalar, ambulans sirenleri, gökyüzünün sürekli gri oluşu… Aslında şehir normal ritminde akmaktadır fakat onun gözündeki görünmez perde, her şeyi bir kabusa dönüştürür. Roman kahramanlarının o derin, varoluşsal boşluğuna düşmüştür o. Çevresindeki herkes ve her şey yabancı ve düşmandır. Kalabalıklar içinde mutlak bir yalnızlık yaşar.
Metnin deyimiyle,
“Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için, sarhoşluktan başka çare bulamaz.” 2.Söz
Tıpkı gerçeklikten kaçmak için sabah akşam dedikodu üreten, film seyreden, sosyal medyada amaçsızca gezinen, futbol yada yemek konuşan, içki kadehlerinin arkasına saklanan modern insan gibi. Onun vizyonunda dünya artık bir ev değil, bir “mâtemhâne-i umûmî” yani bir yas ve hüzün evidir.
2. Yolcu
Aynı istasyonda, muhtemelen birkaç peron ileride başka bir adam daha vardı. Adımları hafifti, kulak kabarttığı kainatın melodilerinde karanlık, hüzün, acı, yalnızlık değil, hayatın gizli ritmi gizliydi. O, hudâbîn ve hak-endiş olandı. O da aynı memlekete, aynı şehre ayak basmıştı. Fakat onun kulaklığı bas bariton bir ağıtı değil, kâinatın zikrini çalıyordu.
Bilge Üstad onun dünyasını bize şöyle gösteriyor:
“Diğeri hüdabîn, hüdaperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehr-âyîn, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler; herkes ona dost ve akraba görünür.” 2.Söz
Bu iki adam aynı yerde oturmuş, aynı kahveyi, aynı çayı içmiş olabilirler. Ancak ikincisi, ağaçta açan çiçeğin ardındaki ardındaki esmayı, dışarıda yağan yağmurun toprağa getirdiği hayatı görüyordu. Ya Hayy !
Onun için ölüm bile bir son veya yok oluş değil, bir “terhîsât” yani askerlik görevini bitirip eve dönme neşesiydi. Sokaktaki her ses, onun kulaklarında “işlemek neş’esinden neş’et eden nagamâttır.” Bu dünya memleketi onun için ürkütücü bir mekan değil, bilakis dostane bir zikirhane, güvenli bir sığınaktı.
İki yolcu en sonunda bir tren kompartımanında veya sisli bir köprü üstünde karşı karşıya gelirler. İlk adamın gözleri kan çanağıdır, dünyayı suçlar; hükümetleri, kaderi, annesini, babasını, ekonomiyi, hava durumunu hatta yanından geçen yabancıları… İkinci adam ise sakindir. Cebinden bir mendil çıkarır gibi, kelimeleriyle ötekinin gözündeki sis perdesini silmeye çalışır.
Ona der ki:
“Yahu! Sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın. Hakîkati görebilesin.” 2.Söz
Buradaki psikolojik ve varoluşsal derinlik muazzamdır. Modern psikolojinin “projeksiyon” (yansıtma) dediği şeyi, bu Bilge Üstad muhteşem bir maharetle takdim eder, sunar:
“Bâtınındaki çirkinlikler zâhirine aksetmiş.” 2.Söz
İçimizdeki kuyu karanlıksa, kovayı daldırdığımız her yerden sadece çamurlu ve karanlık sular çekeriz. Dünyanın ve kaderin suçu yoktur; suç, lensleri kirlenmiş olan bizim gözlerimizdedir.
Bedbaht adam bir an durur. Belki o sırada radyoda eski bir musiki çalmaya başlar, belki bir kedi gelip bacağına sürtünür ve gerçekliğin kırılması yaşanır.
“Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten beni kurtardın.” 2.Söz
2 Tohum
Metnin son sayfasına geldiğimde, kahve bardağımdan son yudumu alırken, Bilge Üstadın bize bıraktığı o derin metaforla baş başa kaldım. Bu, tamamen bir seçim hikayesidir. İnsan, kendi içinde hangi tohumu besleyeceğine kendisi karar verir.
İnançsızlık, şikâyet, şüphe, bencillik ve sürekli bir kaygı hali, insanın ruhunda cehennemî bir hayatın provasını yaptırır. Dünya onun gözünde “ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozukların” ve “ruhsuz, müdhiş cenazelerin” yeridir. Dağlar sadece taştır, denizler sadece soğuk su kütleleridir.
Halbuki inanç ve teslimiyet; dünyaya, eşyaya ve zamana bambaşka bir mana yükler:
“Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır.” 2.Söz
Bursa’da, Berlin’de, Bağdat’ta ya da dünyanın herhangi bir yerinde, gece yarısı saat tam ikiyi gösterdiğinde, duvar saatlerinin tıkırtısı bize zamanın geçtiğini söyler. Ama zamanın nasıl geçtiği, tamamen bizim onunla kurduğumuz bağa bağlıdır.
Eğer içimizde o cennet çekirdeğini, yani imanı ve Rahman ve Rahim olan Rabbimize hakiki hüsn-ü zannı taşıyorsak, karşılaştığımız her zorluk bir kemale ulaşma eğitimi, duyduğumuz her ses şirin ve munis bir kitap olur. Hayatın karmaşasından ve modern dünyanın o boğucu evhamlarından kurtulmanın tek bir yolu vardır: Kalbi temizlemek ve gözdeki o musibetli perdeyi kaldırmak.
Tren gitmeye devam ediyor. İstasyonlar değişiyor. Fakat o iki yolcu hâlâ içimizde bir yerlerde seyahat ediyor. Önemli olan, yarın sabah uyandığımızda hangi yolcunun gözleriyle dünyaya bakacağımızdır. Kulaklığı takın, kalbinizin sesini dinleyin ve o karanlık perdeyi yırtıp atın. Çünkü selâmet ve emniyet, tam da o perdenin arkasındaki aydınlıkta gizlidir.
“Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman”