23 Ağustos’ta tekrar hatırlananlar-2

Babam Dr. Sadullah Nutku, Bediüzzaman Said Nursi’nin en çok tanınan doktor talebelerinden birisiydi. Bediüzzaman Said Nursi’yi ve Risale-i Nurları Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatından 5 yıl önce tanımış olmasına rağmen, vefatına kadar çok aktif bir Risale-i Nur talebesi olarak yaşamıştı.

Risale-i Nur talebesi Mustafa Polat, Erzurum’da babasının “Hür Söz” adlı gazetesinde “çekirdekten yetişme” çok maharetli bir gazeteci olarak İstanbul’da günlük “Babıâli’de Sabah” gazetesinin “Genel Yayın Müdürü ve başyazarı”, babamı da o gazetede her gün okuyucuların sağlıkla ilgili sorularına cevap veren “sağlık köşesi” yazarlığı yapmaya ikna etmişti.

Babam çok az ücret verildiği için hiçbir doktorun kabul etmediği; hafta içinde günde sadece bir saatlik mesai için İstanbul’da Üsküdar’daki o zamanki adıyla Yüksek İslam Enstitü’ne (şimdiki adı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) “iman ve Kur’an hizmeti” için giderdi ve bunun için aldığı ücret de ancak Beşiktaş’taki evinden Üsküdar’a gidip gelebilmek için Şehir Hatları İşletmesinin vapurlarına ödediği ücret kadar olabilirdi.

Babamın o tarihte İstanbul’daki, İslâm imanına en uygun neşriyat yapan “Babıâli’de Sabah” adlı günlük gazetede hergün okuyucularının mektupla gönderdikleri suallerine hem tıbbî hem de Risale-i Nurlar’dan iktibasları ile manevî şifa ile ilgili tavsiyeleri büyük ilgi görüyordu.

“Babıâli’de Sabah” gazetesi İstanbul’da İslâm’a en yakın neşriyat yapan bir gazete olmasına rağmen, onun Genel Yayın Müdürü ve Başyazarı Mustafa Polat, Risale-i Nur talebelerinin kendi gazetelerinin olması fikrini ilgililere kabul ettirerek, önce haftalık “İttihad” ve daha sonra da günlük “Yeni Asya” gazetesinin neşriyata başlamasına vesile oldu. Bu şekilde babam, Mustafa Polat’ın 23 Ağustos 1971 tarihinde bir trafik kazasında vefatından tam bir yıl sonra, 23 Ağustos 1972 tarihinde gene bir trafik kazasında vefat ettiği gün, onun her gün maddî ve manevî şifa ile ilgili tavsiyelerinin yayınlandığı Yeni Asya gazetesindeki sağlık köşesi, 23 Ağustos 1972 günü “boş” olarak yayınlanmıştı. Babam Dr. Sadullah Nutku’dan başka, annem de babamın 23 Ağustos 1972 tarihindeki vefatından tam 33 yıl sonra, gene bir 23 Ağustos’ta vefat etmişti ve sözlü vasiyetine uyularak, üzerine babamla aynı kabre defnedilmişti.

Babam Dr. Sadullah Nutku, vefatına kadar -sırayla- yapmış olduğu Bâb-ı Âli’de Sabah, İttihad ve Yeni Asya gazetelerindeki “Sağlık Köşesi” yazarlıklarından başka, Osman Yüksel Serdengeçti’nin 1965 yılında Yeni İstanbul gazetesindeki “selam” adlı köşesinde neşredilmiş olan “Onlar bizi affetsinler” başlıklı yazısıyla da Risale-i Nur cemaati içinde çok tanınmış ve çok hatırlanan bir isimdi; fakat 1957 Milletvekili seçimlerinden sonraki yıllarda Konya’da ikameti esnasındaki Risale-i Nur hizmetleri sebebiyle, çok baskılara ve zulümlere de maruz kalmıştı.

27 Mayıs 1960 askerî darbesinden bir yıl kadar sonraki demokrasiye dönüş müddeti esnasında, darbeciler tarafından kapatılmış olanı Demokrat Parti’nin (DP) oy tabanına hitap eden iki parti kurulmuştu. Fakat o iki partinin propaganda çalışmaları, Demokrat Parti’ye karşı askerî darbeyi yapmış olanların tepkisiyle karşılaşmıştı. Kendilerine “Millî Birlik Komitesi” (MBK) adını vermiş olan o darbecilerin, Çankaya Köşkü’nde siyasî parti temsilcileriyle yaptığı bir toplantıdan sonra yayınlanan bildiride; “kapatılmış olan Demokrat Parti’nin (DP) önderlerinin, siyasî maksatlarla savunulmaması, devrimlerin ve dinî inançların propaganda konusu yapılmaması, seçimlerin yasallığının tartışılmaması gerektiği” belirtilmişti.

Darbeciler, o tarihlerdeki yeniden demokratik hayata geçiş sürecinde, istedikleri partinin iktidara gelmesini sağlayabilmek için Müslüman halkın Milletvekili Genel Seçimleri’nde kime oy vermeleri gerektiği konusunda danışabilecekleri “kanaat önderi” denilebilecek bazı kişileri evlerinden alıp seçim tarihine kadar hapsetmişlerdi. Konya’da babam Dr. Sadullah Nutku’yu da bu maksatla hapsetmek için, evimize gelerek hiç arama da yapmadan, sorgusuz-sualsiz, alıp götürmelerine bizzat şahit olmuştum.

Yeni kurulmuş “Adalet Partisi”nden, 1961 seçimlerinde milletvekili adayı olan Osman Yüksel Serdengeçti’yi de, seçim propagandalarının ikinci gününde, aynı maksatla hapsetmek için evine giderek, onun evinde de hiç arama yapmadan, sorgusuz-sualsiz, alıp götürmüşler ve Konya hapishanesinde hapsederek, Dr. Sadullah Nutku ile aynı koğuşa koymuşlardı. Bunun neticesinde, 1961 de milletvekili seçimleriyle Osman Yüksel Serdengeçti Adalet Partisi’nden mebus olmak isterken, Konya Hapishanesinde Dr. Sadullah Nutku ile aynı koğuşta mahpus olmuştu!

Osman Yüksel Serdengeçti daha sonraki 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’nden milletvekili olunca, “İslâm’a hizmet için çalışanlara karşı büyük bir zulüm aracı olarak kullanılan Türk Ceza Kanunu 163. maddesine göre mahkum olanlar da çıkarılacak af kanununa dahil edilsin mi edilmesin mi” tartışmaları TBMM’de yapılırken, 1961 seçimlerinin hemen öncesinde Konya hapishanesinde aynı koğuşta kaldığı Dr. Sadullah Nutku’yu misal vererek, Risale-i Nur talebeleri hakkında yazmış olduğu “Onlar bizi affetsinler” başlıklı yazısı, Yeni İstanbul gazetesindeki “selam” köşesinde yayınlanmış ve Risale-i Nur talebeleri arasında o yazısı büyük takdirle karşılanmış ve çok meşhur olmuştu.

“Onlar bizi affetsinler

Biz Müslümanları affettirmek için çırpınıyoruz. Kim kimi affedecek, affettirecek? Onlar bizi affetsin.

Hiçbir menfaat gözetmeden, yalnız Allah rızası için, Allah’ın emirlerini yerine getirirken şerirlerin şerrinden dinimizi korusunlar diye bizi seçtiler, bu imkânlara kavuşturdular. Şimdi biz o şerirlerle bir olup bunları, kendi imanımızın, vicdanımızın mümessillerini, din kardeşlerimizi affetmiyoruz. Biz kim oluyoruz ki, affedelim. Onlar bizi affetsinler.

Karakollarda öldürülen Mehmet Oğuz’un yetimleri, babaları hapishanelerde sürünenlerin çocukları bizleri affetsin.

Anlaşıldı ki, anlaşılıyor ki, biz daha, böylesine temiz insanları affedecek halde değiliz. Bizden bu iyilik sadır olmayacak. Asıl affedilecek olanlar, günahkârlar, suçlular biziz, bizleriz. Onlar bizi affetsinler.

Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nûr, dışları nûr olan insanlar bizleri affetsinler!..

Onlar hapishanelerde iken dahi bizden hürdüler… Çünkü imanlarının, vicdanlarının emrindedirler. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmamaktadırlar. Ne bareme girip, barem kulu olmuşlar, ne aslî maaş endişesiyle asliyetlerini kaybetmişler, ne şu, ne bu ikbal hırsının önünde secde etmişlerdir.

Onlar karanlık, loş hapishane köşelerinde, her türlü pisliğin barındığı bu yerlerde, gübreliklerde açan, her yere güzel kokular saçan güzel çiçekler gibidirler…

Ben bilirim onları. Ben bir arada kaldım onlarla. Asrın kaybettiği bütün meziyetlere sahiptir onlar. İmanlıdırlar, vefalıdırlar, severler, sevilirler. Cesurdurlar, kahramandırlar. Kısaca tam bir Müslümandırlar.

Varsın, Çetinler, Özekler onları lekeleye dursun. Ben bilirim onları. Onlar güneş gibidirler. Leke tutmaz, çamur tutmaz onları.

Onlar ateş gibidirler. Onlar yakarlar kirleri, pisleri, pislikleri.

Konya hapishanesinde onlardan bir Dr. Sadullah vardı ki… Allah’ım ne adamdı o? Nasıl imandı ondaki! Adam hapishanede idi, fakat gülistan içinde idi, sanki. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam âdeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım!.. Yanımdaki arkadaşa:

“-Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından”, demiştim. Fakat onun uçmaya, gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde, bizim gibi sürünenlerle beraberdi, bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o.

Evet, Dr. Sadullah Nutku… Nurculuktan sanıktı. Karakola götürmüşler, dövmüşlerdi; bayılıncaya kadar. Kendine geldiği zaman zalimlerin affı için Allah’ına dua etmişti:

“-Yarabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen bunları affet” demişti. Tıpkı o yüce Peygamber gibi.

Bunları bana o anlatmıyordu. Başkaları anlatmıştı. Çünkü kendisi yoktu ortada. Silmişti varlığını.

Fakat yok oldukça var oluyordu doktor, silindikçe biliniyordu. Kendini mesele haline getirenlerden değildi. Mesele O idi. O, yalnız O. Her zaman O.

1961’de Konya’dan seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, bilâsebep, bilâtereddüt tevkif olunmuştum. İşte, doktorla o zaman, orada karşılaşmıştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu:

“- Gazanız mübarek ola.”

Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O ise mütemadiyen yüzüme bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. “Cenab-ı Hak lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı” gibi laflar ediyordu.

Şu adama bak dedim içimden. Meczubun biri. Bunun neresi lütuf.

Mebus olacakken mahpus oldum. Öyle öfkeliyim ki, bir hamlede, mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler…

“- Cenab-ı Hak lütfetti. Nedir o dışarıda olanlar. Nutuklar, kendini övmelere, öbür tarafa sövmeler. Bir felaket!” Bir an gözlerim gözlerine geldi. “Öyle değil mi?” Öyle. Bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten öyle içime bir huzur yayıldı.

Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler.

Yarabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler.

Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden, göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an-ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili, o temâşa-yi şairane âyetler okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said-i Nursî’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nisbetlerini dile getirirdi.

Ara sıra, benim yine öfke nöbetlerim tutar, “Namussuzlar!” diye nutka başlardım. Doktor Sadullah Nutku’ya bakınca nutkum tutulurdu. Onda söz yoktu, öz vardı. Susmak, susmak, tezekkür, tefekkür, temâşâ!..

Doktor, derdim. “Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hala dünya ile evliyim.” Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, “Sen büyük mücahitsin” derdi.

O beni büyüttükçe, küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe, gözümde ve gönlümde o daha fazla büyürdü.

O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, “Türkiye’de huzur yok!” demişti. Kendisine bir tel çekecektim. Yazdım da, sonradan vazgeçtik:

“Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Dr. Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız buyurun.” İmza: Serdengeçti.

İşte Nurcu diye hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz bunları affetmiyoruz da. Diyeceksiniz ki “Hepsi bu kıratta adamlar mı?” Değil tabii. Ama hepsi de bu ihlâsta, bu yolda, bu imanda adamlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir zül.

Bizim onlardan af ve özür dilememiz lâzım.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*