Çatışma ve iktidar

Ele almak istediğimiz konunun bizi ne denli aştığının farkına, makaleyi okuyunca siz de varacaksınız.

Fakat çekirdekten ta muhteşem ağaca kadar binlerce mertebesi olduğundan, mütevazı dünyamızın menfezlerinden bakarak bir-iki köşesini göstermek isteriz.

Belki de; yukardaki başlığın altına gelecek mevzudan önce, çatışmanın aynı zamanda savaş olduğunu hatırlatmamız gerekecek. Allah’a secdeden kaçınan şeytanın girdiği yolun özelliklerinden değil miydi, iktidar yolunda çatışma… Zıddının ise barış ve adalet olduğunu da biliyoruz. Allah’ın bize ihsan ettiği bütün duygularımızı, fıtratı terennüm eden İslamiyet’in ölçüleriyle kullandığımızda, bu saadetli neticeye ulaşabiliyoruz. İktidar uğruna savaş ve çatışma ile adalet uğruna barışı esas alanların bu dünyadaki mücadelesini “iman-küfür” mücadelesi olarak niteleyen Bediüzzaman Hazretleri, İslamiyet için, ”selm ve müsaleme” tabirini kullanıyor. İslâmiyet ile barış kelimelerinin lügavi cihetlerini, sahasının âlimlerine bırakıyoruz. Yalnız burada, Bediüzzaman’ın çağların üzerine çıkarak İSLÂMİYET kelimesini ümmetin anladığı klasik manadan farklı olarak ayet ve hadisin orijinal anlamıyla; insanlığın “elinden ve dilinden” emin olduğu manasını kullanarak “İMAN ve İSLÂMA” yeni bir açılım kazandırdığını hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz.

Diyebiliriz ki ilk insan, ilk peygamber ve ceddimiz Hz. Âdem’den (a.s.) ta dünyamızın yıkılacağı ana kadar insanlık, iki ana arterde akıp duracak… İktidar için çatışmayı esas alanlarla, adalet için barış ile yürüyenler… Teferruatlara ve zihin karıştırıcı detaylara girmiyoruz. Barış ve adalet için yürüyenler, insan olarak yaratıldıklarını, yaratıcı karşısında bir iktidarları olmadıklarını ve daha doğrusu acz ve fakrlarını bildiklerinden; Nemrutluk, Firavunluk, Şeddatlık, Deccallık ve Süfyanlık sıfatlarından olabildiğince kaçınmaya çalışırlar. Bütün olarak hayata mücadele penceresinden değil de, “umumi bir yardımlaşma“ olarak bakarlar.

Bu iki dünyanın (çatışma-barış) karşılaştırmalarını insan olarak şahısta ve genelde sosyal hayatı oluşturan toplum ve devletlerde yapabileceğimiz gibi; yukarıda değindiğimiz üzere ilk insandan son insana uzayıp giden tarih içinde de yapabiliriz. Zira her iki dairede de sayamayacağımız çoklukta örnekleri bulunuyor.

Bu sırrı keşfeden semavi dinler karşıtı Materyalist felsefenin ortaya attığı yüzlerce teori, iddia, usul ve hedeflerden de bahsetmeyeceğiz. Samuel Hunhington insanlığın yaşadığı ve yaşayacağı zamanları bir bütünlük içinde değerlendirirken, Marksist felsefenin paradigmalarıyla çalışmasını hazırlamış ve ümitsizlik dolu mağlubiyet içinde bu dünyadan göçüp gitmişti. İçinde bulunduğumuz zamanı ve geleceği, bir yüz yıl bütünlüğü içinde değerlendiren Neoliberal feylesof George Friedmann da kitabını bu esaslar çerçevesinde yazmış. Bize göre ünlü iktisatçı feylesof, mağlubiyet ve ümitsizliğin ayak seslerini şimdiden işittiğinden, şakirtleri tarafından teselli edilmeye çalışılıyor.

Semavi dinler de zamanı asırlara ve karnlara paylaşmışlar. Peygamberimizin; benden sonra her yüz senenin başında bir mücedditin (yenileyici/değişimcinin) geleceğini haber veren müjdesiyle materyalist feylesofların “Yüz yıl takıntıları“ arasındaki ilgi de dikkatimizi çekiyor. Fakat aradaki önemli fark, çatışmacı materyalistler kendilerini olaylara hâkim gördüklerinden, mütemadiyen zulüm, savaş ve yanlışlara duçar oluyorlar. Karşı tarafın, -Kur’an ve sünnete uygun hareket ettikleri nispette- böyle problemleri görülmüyor.

Bu meselede Allah’a inanan ve Kur’an’a uymak isteyenlerin farkına varmadan içine düştükleri bir tuzağı da belirtelim. Müslüman oldukları halde çatışmayı esas alan materyalist felsefesinin usul ve prensipleriyle yürümeye çalışan kişi, aile, toplum ve ülkelerin bu zamandaki garip halleri; hem diğer Müslümanlarda ve hem de gayr-ı Müslimlerde birçok istifhama kapı aralıyor: Bu nasıl Müslümanlık… Evet, kimlik ve itikad olarak İslamiyet’i benimsedikleri halde, hayat olarak materyalizmi yaşayanların bu çelişkili yaşayışları hem insani değerleri ve hem de İslamiyet’i esas alanları büyük sıkıntılara sokuyor. En büyük sıkıntının ise, insanlığın barış, sükûn ve saadetini temin edecek İslâmiyet’e karşı musibetzedelerin ecnebi durmaları olduğunu söylememize gerek var mı?

Bundan sonraki yazımızda inşaallah; fert ve sosyal hayattaki bu iki paradigmanın yansımalarını arz edeceğiz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*