Acziyet; insanın kendi güçsüzlüğünü hissetmesi, Fakriyet; Allah’a karşı mutlak muhtaçlığını bilmesidir. Risale-i Nur’da acizlik ve fakirlik; işletilmeye müsait iki maden, vicdandan Cenab-ı Hakk’a açılan iki pencere, makam-ı a’lâ-yı ubudiyete uçmaya vesile olan iki kanat gibi birçok tabirlerle geçer.
İnsanın mahiyetine Cenab-ı Hakk tarafından nihayetsiz bir acz ve fakr yerleştirilmiştir. Acz ve fakr, Cenab-ı Hakk’a ulaşmaya en kısa ve selametli bir vesiledir. Mahiyet-i insaniye acz ile yoğrulmuştur. Ne zaman ki insan aczini hisseder, o vakit Kudret-i İlahiyeye istinad eder ve O’na dayanır, O’nunla her türlü zorluğa mukavemet eder.
Acz ve Fakrın İbadetteki Yeri
Vicdanda var olduğunu Risale-i Nur’dan okuduğumuz, Cenab-ı Hakk’a açılan nokta-ı istinad ve nokta-i istimdad pencerelerinden Rabbine yönelebilmek ancak acz ve fakrını hissetmek ile mümkündür. Diğer türlü nefisten gelen yeterlilik duygusuyla Allah’a olan ihtiyacını fark edemeyen insan, nefsin vartalarına kolayca kapılabilir.
Nitekim her şeyi Kadir-i Zülcelal’in eline teslim edebilmek, sadece O’ndan yardım istemek ve sadece ona dayanıp O’na sığınmak, acz ve fakr madeninin işletilmesi neticesinde ortaya çıkan kulluk halleridir.
Aczini hisseden kimsede çünki nefsin şatahat ve bâlâ-pervazane (kendini yüceltircesine) davaları bulunmaz. Çünkü acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin. (Sözler)
Aczini bilmek, haddini bilmektir. Hiç kimsenin yetmediği yerde Rabbinin olduğunu bilmek, ona dayanmak, onunla teselli bulmak, Rabbine muhatap olmaktır. Çok kıymetlidir aczinin farkında olmak. Çünkü kâinatın işleyişinde görüyoruz ki aciz olan her bir mahluk, gücü hiçbir şeye yetmezken o kadar güzel sanat eserleri ortaya koyuyor ki insan temaşasına doyamıyor, hayranlıkları şairlerin şiirlerine, ressamların tablolarına yansıyor. Her bir mevcud kendi lisan-ı haliyle Cenab-ı Hakk’ın esmalarını tecelli ettiriyor; mesela çam çekirdeği, Cenab-ı Hakk’ın kudretine dayandığı için koca çam ağacını taşıyor sırtında… Burda bir sır vardır, acz ve fakrın kuvvete dönüşmesi sırrı.
“Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı yapar” (Sözler) hakikatının sırrı tezahür ediyor.
Mana-yı Harfî ve Nefsin Hiçlik Makamı
23. Söz’de “Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i maneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınası nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerim bir zâtın hadsiz tecelliyatına câmi’ geniş bir âyine olsun” diyor.
İnsan da ne zaman kendinin bir hiç olduğunu fark ederek, sahip olduğu her şeyin Allah’a ait olduğunun idrakine vararak doğrudan Cenab-ı Hakk’a teslimi silah ederse, Kadir-i Zülcelal de kulunun yanında olduğunu, ihtiyacına cevap verdiğini o kimseye hissettirir.
Mülkün gerçek sahibi “O”, ben sadece onu yansıtan bir aynayım ve neyim varsa hepsi “O”nun, benden bana hiçbir şey yok diyerek Allah için ve Allah’ın adıyla bakmaya başladığında kulluk vazifesini ifa eder. “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir” sırrına mazhar olur. Risale-i Nur’da buna mana-yı harfî ile bakmak şeklinde okuyoruz.
Cenab-ı Hakk insanı esmaları yansıtacak câmi bir ayna suretinde yaratmıştır. Mesela rububiyet-i İlahiyeyi acz ve fakr ciheti ile anlamaya çalışalım. Aczini ve fakrini hisseden bir nefis, rububiyet davasından vazgeçer diyor Risale-i Nur’da “Mevhum rububiyeti kırılır”, “Firavunluk cephesi” tarumar olur, ubudiyeti takınır.
Acziyetini anlayan nefis, ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemal-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlahiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü manevî eliyle rahmet kapısını çalmağa hazırlanır. (Mektubat)
Bir ciheti de mana-yı harfî ile nefsine bakan, kendinde olanların âlemlerin Rabbinin esmalarının birer yansıması olarak görmeye başlar. Sahip olduğunu zannettiği her ne varsa hepsinin sonsuz güç ve kudret sahibi olan âlemlerin Rabbine ait olduğunu idrak eder.
Evliyaullahın hiçlik makamı diye tabir ettikleri halin bir ciheti de hakikat mesleği olan Risale-i Nur’da nefsin kendine mana-yı harfî ile bakması, yani kendisinde manası olmayan ancak Rabbinden gelen manaları yansıtan bir ayna olabilmesi hali olsa gerek.
Zorluklar Karşısında Acz ve Fakrın Tesellisi
Kâinata, nefsine ve mahiyetine işte bu mana ile tefekkür etmek, kâinata tecelli eden esmaların kişinin kalbinde bir nur olarak yansımasına vesile olur. “Mülk O’nun, Hamd O’nun, Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz.” (30. Söz)
Her şeyin O’na ait olduğuna teslim olan nefis, her şeyi idare eden şefkatli bir el tarafından terbiye olduğunu fark ederek sonsuz ilahî rahmete şükreder. Nurlar ve sırlar âleminde manevî inayetler tezahür ettikçe şükür hissi de ziyadeleşerek devam eder. “Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır” âyeti hakikatince, yaşadığı zorluklar neticesinde mahiyetinde acziyetten başka bir şey olmadığını fark eden insana kâinatın kapıları ve nurları ve hikmetleri açılmaya başlar, afakî âlemden gelen işaretler hikmet okuması olarak enfüste makes bulur.
Şaşmaz ve şaşırtmaz bir mürşit olan Risale-i Nur’da bu manalar “acz, fakr, şefkat, tefekkür” tariki şeklinde tefekkür etmeye bizi davet ediyor.
“Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nâzeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcatına dair Kâdıyü’l-Hâcat’a lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı a’lâ-yı ubudiyete uçmaktır. (Sözler – 316)