Adalet, Allah’a ibadetle başlar

Eric Fromm’a göre yeni bir toplumun doğuşu ancak yeni bir insan geliştirdiği zaman mümkündür. ‘Sahip olmak ya da olmak’ kitabının devamında yeni bir toplumun doğuşu için şu radikal fakat gerçek bir tezle devam eder. Bugünün insanlarının temel değerlerinde ve düşünce biçimlerinde rastlanan karakter yapısının tümden değişmesi tek çıkar yoldur. Bu ise yeni bir ahlâkın doğmasına bağlıdır.

İçtimaî hayatın düzen içinde olmasının en temel şartı adaletin hâkim olmasıdır. Günümüz toplumları değerlendirilirken gerek batı gerek doğusu ile birlikte bütün dünyada bir kirliliğin, dengesizliğin, adaletsizliğin yaşandığı söylenir.

Toplumların nasıllığı, fertlerin ahlâkî yaşantıları ve ibadetleri ile doğrudan ilgilidir. Zira 1922 yılında meclise dâvet edilen Bediüzzaman’ın meclis içerisinde milletvekillerine karşı verdiği beyanname namaza dairdir.

Siyasî bir arenada, cumhuriyetin arefesinde ülkenin çok önemli badireleri içerisinde ve belki de hayatiyeti açısından bir dönüm noktası olabilecek, devletin geleceği ile ilgili kararların alınacağı bir hengâmede ilk beyannamenin namaza dair olması ilginç ve bir o kadar da önemlidir.

Said Nursî inanç, ibadet ve bunların dayandığı dinamiklerle hareket edilmesi gerekliliğini, eğer bunlar olmazsa safsata-i nefs ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul edeceklerine işaret etmekte ve bu tip insanlarla ciddî iş görülmeyeceğine dair uyarılar yapmıştır.

İdareci konumunda olanların adalet hissine sahip olmalarının yolu ancak ibadetle mümkün olacağı için Bediüzzaman adalet ve ibadet ilişkisine dikkat çekmiştir.

Adaletin kendisi ahlâkî bir kavramdır. Hayata yansıyan ahlâkî değerler ancak adaleti, o da toplum içinde düzeni sağlayacaktır. İmam-ı Gazali “Muamelattaki ve siyasetteki adalet nefsin ahlâkına bağlıdır” demiştir.

Bir ferdin yaşadığı ortamda raiyeti altında veya iletişim içerisinde olduğu insanlara karşı tepkisi, ruhî ve zihnî istidatları ile doğrudan alâkalıdır. Ruhî olgunluk ve iletişim becerisin temelinde sağlam bir inanç vardır. Zira sağlam bilgi ve inanç ve bunların içselleştirilmesi sonucu insanda müsbet eğilimler ve davranışlar zuhur edebilecektir.

İnsanın bilgi ve inanca dair birikimleri iradesini mükemmelleştirir. İradenin mükemmelleşmesi kalbî hareketlilikleri düzenler, kalbi hareketliliklerinin düzene girmesi ise insanı itidalli, dengeli ve adaletli yapar. Kişi böylelikle kendini düzeltir, mükemmelleştirir. Kendini düzelten insanın, en küçük sorumluluk dairesi olan aile hayatı düzene girer. Böylelikle toplum daha adaletli ve ahlâklı hale gelip temiz toplum olur.

Adalet ve ibadetin beraberliği güzel ahlâkî netice verecektir. Nitekim adalet kavramının âlimlerin tesbitiyle sadakat, ülfet, vefa, şefkat, sıla-i rahim, mükâfat, hüsn-i şirket, herkese karşı dürüstlük, akraba ve dostların sevgisini kazanmak, tevekkül, teslimiyet ve ibadet olmak üzere on iki nevi vardır.

Ahlâklı olmak adil olmanın bir diğer ifadesidir. Adalet ve ibadet de biri diğerinin lâzımı olan iki kavramdır. İnsan ibadet yapmakla önce kendi yaradılış hikmetini yerine getirmiş olur ki bu Yaratıcısına karşı olan hakkı ifa etmektir. Yani adalet önce Allah’a ibadetle başlar, bundan sonra diğer mahlûkatın hakkı gelir.

İnsan hukukullaha riayet ettiği oranda diğer mahlûkata da saygılı olur ve adaletle muamelede bulunur. Çünkü her şeyin yaratıcısı olan Allah’ı tanımayan ve O’na hakikî kul olmayan için her şey meşrûdur. Her türlü zulmü ve haksızlığı yapabilir.

Hasılı, sırat-ı müstakîm çizgisi adaleti netice verir. Bu çizginin denge ve düzeni için ibadetlere ihtiyaç vardır. Ancak ibadetler sınır konmamış kuvveleri had altına alır, meyilleri temizler, fikirleri intizam altına alır.

İşte bu yüzden önce şahsî hayatımız sonra aile ve daha sonra toplum içerisindeki düzenin, sükûnetin, adaletin yaşaması için ibadetler vazgeçilmezlerimiz olmalıdır. Yoksa insan hem yaratıcısının üzerindeki hakkını yerine getirmemekle arzın içinde bir fesat âleti haline gelir, dünya ve ahretini kaybeder hem de çevresindeki insanlar ve diğer mahlûkat için bir zulüm âleti olur ki bu da insanın yaradılış hikmetini çiğnemesi demektir. Böyle bir insan da artık insan ismine lâyık değildir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*