Adaletin ontolojik temelleri

19. asrın pozitivist aydınlanmacı gözlüğü ile dünyaya bakış hastalığı, bir çok meselede olduğu gibi “adalet” algılamalarımızı da dumura uğratabilmiştir. Seküler hayat tarzını benimseyiş, adalet, v.b. kavramların yüzeysel algılanmasına yol açmış ve onun küllî hakikatleriyle birlikte benimsenmesini engellemiştir. Dinî referansları reddedenler, maddecilik üzerine kurdukları sistemlerle kâinatı Kur’ân gözlüğü ile değerlendirebilme imkânından nesilleri mahrum etmişlerdir. Bu mahrumiyetin doğurduğu hayal kırıklıkları, çöküş ve gerileyişler her alanda kendini göstermiştir.

Zalim ve cahil olan insandan gelebilecek bir adalet-i mutlak tahayyül etmek hayal kırıklıklarının başlangıcını oluşturabilir; ancak mutlak adaletin temellerini algılayabilmek çabası, modernitenin vaatlerinin çok ötesinde bir Asr-ı Saadet adaletiyle ve huzuruyla bizleri tanıştırabilir, ümitsizliklerimizi umuda, hayal kırıklıklarımızı sevince dönüştürebilir.
Biz “adalet” kavramını genellikle siyaset bilimi, tarih felsefesi ve hukuk alanında kullanırız. Oysa “adalet” bunların dışında çok farklı alanlara da işaret eden, ruhumuzu huzura boğacak şekilde gözümüzün önünde tecelli eden ontolojik bir kavramdır. Bu kavram, İslâm düşünce sisteminde; ahlâk, fıkıh, hadis ve ontoloji alanlarında da birbirine yakın anlamlarda kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde genellikle düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğru yola iletme, takvaya yönelme, dürüstlük, tarafsızlık gibi anlamlarda kullanılan “adalet” kavramı, “İsm-i Adl”in bir cilvesi olarak yaradılışta da, insanın fizyonomik yapısı ve kâinattaki uyumu, ahengi ve estetik görünüşü ifade etmektedir.
Biz, mahkeme duvarlarına astığımız “Adalet mülkün temelidir” sözünü hep hukuk ve siyaset bilimi açısından kullanır ve anlamlandırırız. Oysa bu söz, mahkeme duvarlarını çoktan aşarak, kâinatın her santimetrekaresine işaret eden küllî bir hakikati dile getirir, “Adl” isminin tecellilerini gösterir. Buradaki mülk sözü yalnızca ülke ve devlet değil, bütünüyle kâinattır. Bu söz, yaradılışımızdan başlayarak kâinatın her karesinde tecellî eden, hücrelerimizden galaksilere kadar her yeri ve her şeyi kapsayan bir hakikati ifade eder. Risâle-i Nur okurlarının aşina olduğu; mevt-hayat, harb-hicret, tamir-tahrip, hikmet-kudret hareketleriyle çalkalanan, kaynayan, değişen, başkalaşan ve yuvarlanıp giden âlemdeki hayret verici olaylar, hayranlık gösterecek şekilde kendini gösteren denge ve ölçü; her şeye hakkını veren, herkesin hakkını teslim eden, her işi hakkıyla yapan, her şeyi yerli yerinde tutan bir hikmet ve kudret sahibinin eseri değil midir?    
“Küfr ile dünya durur; zulm ile durmaz” diyerek devletin adil olmasını, adaletle hükmetmesini dileriz. Kur’ân’ın dört esasından biri “adalet”tir derken aklımızı canavarlaşan bir siyasetin zulüm arenasına çevirir, başına adalet tacı geçiren zalimden adalet dileniriz. Bize haksızlık yapıldığını, yaşadıklarımızı hak etmediğimizi, bu dünyada yapanın yanına kâr kaldığını düşünmemiz; bundan dolayı yaşadığımız hayal kırıklıklarımız, kırgınlıklarımız, bulanık nazarlarımızla Mutlak Adaleti kavrayamamızdandır. Oysa, mutlak adaletin her an, her yerde tecelli etmektedir. Bu farkındalık adalet-i mahzayı da ifade eden “Hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz. Hakkın hatırı alidir, hiçbir hatıra feda edilmez” şeklindeki hakkı merkeze alan Kur’ânî yaklaşımın hayatımızın her alanında yaşamasına imkân verecektir. İnsan merkezli “hukuk devleti” arayışları da böyle tamamlanacaktır. 

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*