EURONUR ÖZEL

Adaletin Ruhu ve Siyasetin Sınırı

Özel Makale / Siyaset

Zamanı Eskiten Sözler: Yüz Yıl Öncesinin Bugünkü Aynası

Bazı sözler vardır, söylendikleri çağa değil; gelecek çağlara hitap eder.

Bediüzzaman Hazretleri bu metnin temelini bir asırdan fazla bir zaman önce kaleme almış olsa da, talebeleri sonraki yıllarda şu önemli notu düşüyor: “Bu hikâye ve temsil, o zamandan ziyade tam bu zamanın dersidir.”

Yani zaman geçtikçe eskimemiş; olgunlaşmış. Tarih ilerledikçe yanlışlanmamış; doğrulanmış. Her geçen on yıl, o sözlerin ne kadar sahih olduğunu bir kez daha ispat etmiş. Bugün bizler de o satırları okurken, adeta zamanı aşan bir hakikatin aynasına bakıyoruz.

Ve bugün o metni okuyunca insan duraksıyor. Çünkü sanki dün yazılmış gibi… Sanki bugünün dünyasına bakarak kaleme alınmış gibi…

İki büyük mesele var bu kısa metnin içinde. Biri adalet meselesi… Diğeri siyaset ve din ilişkisi… İkisi de birbirinden bağımsız görünüyor ama özde aynı hakikatin iki yüzü…

Birinci Bölüm: Sahradaki Ev – Adaletin İki Modeli

Bir yolcu var. Bir sahrada, bedevîlerin arasında, ehl-i hakikat bir zatın evine konuk oluyor.

Ve hayret ediyor. Ev sahibi parasını açıkta bırakmış, malını korumaya almamış. Hiçbir kilit, hiçbir kasa, hiçbir tedbir…

“Hırsızlıktan korkmaz mısınız?”

Ev sahibi gülümsüyor: “Bizde hırsızlık olmaz.”

Misafir ısrarcı: “Biz her şeyi kilitleriz, yine de hırsızlık oluyor.”

“Biz Allah’ın emriyle hırsızın elini kesiyoruz.”

“O zaman çoğunuzun bir eli olmamak lâzım.”

“Elli yaşındayım. Bütün ömrümde bir tek el kesildi.”

Ve misafirin şaşkınlığı doruk noktasına ulaşıyor: “Bizde her gün elli adam hırsızlıktan hapse giriyor. Sizin adaletin yüzde biri kadar tesiri yok.”

İşte bu karşılaşma, iki medeniyetin, iki adalet anlayışının, iki insan modelinin karşılaşmasıdır.

Elbette küçük ve homojen bir sahra toplumunda otokontrolü sağlamak, milyonlarca insanın aktığı; gelir adaletsizliği ve karmaşık sosyal dinamiklerle boğuşan modern metropollere kıyasla çok daha kolaydır.

Küçük topluluklarda yüz yüze ilişkilerin getirdiği toplumdaki ayıplama ve doğal mahalle baskısı suç oranını zaten düşürür. Ancak buradaki asıl ders mekânın ve nüfusun küçüklüğü değil; cezanın arkasındaki caydırıcı ruhun büyüklüğüdür.

İkinci Bölüm: İçeriden Gelen Ses – İmanın Yasakçısı

Ev sahibi misafire büyük sırrı açıyor.

“Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şer’înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir.”

Duruyorum burada…

Bu cümle, bütün adalet felsefesini alt üst ediyor.

Hırsızlık yapmaya niyet eden adam, o anda ne hissediyor?

Sadece “yakalanırsam ceza yerim” korkusu değil… Çok daha derin bir şey…

O elleri kesme emri Arş’tan gelmiş. Allah söylemiş. Ve o adam, imanının hassasıyla, kalbin kulağıyla, o emri sanki o an duyar gibi hissediyor.

Burada kastedilen, kuru bir korku veya şiddet övgüsü değildir. İslam hukuku; bütünüyle bir hayat nizamıdır ve ceza vermeden önce suçu doğuran sebepleri (cehalet, yoksulluk, zaruret) ortadan kaldırmayı esas alır.

Nitekim bu cezanın uygulanabilmesi için aranan fıkhi şartların ağırlığı, sistemin amacının organ kesmek değil, suçu üreten bataklığı kurutmak olduğunu açıkça gösterir.

Bir kimsede bu ağır cezanın uygulanabilmesi için:

Sistemin Sosyal Sorumluluğu: Açlık, darlık veya zaruret hâlinin bulunmaması (devletin önce o kişinin zaruri ihtiyacını karşılamış olması); çalınan malın kamuya ait olmaması veya mülkiyet şüphesinin bulunmaması gerekir.

Hukuki Muhafaza ve Şüphenin Varlığı: Malın muhafazalı yerden çalınmış olması, belirli bir nisaba (değere) ulaşması, şikâyetçinin bulunması ve ikrar ya da adil şahitlerle ıslah olunmaz bir açıklıkla ispatlanması şarttır. En küçük şüphede ceza düşer.

Şahsi ve Ailevi Durumlar: Eşler, anne-baba, evlatlar veya çalışanlar arasındaki mal ilişkilerinde bu had uygulanmaz.

Şüphesiz, bu ağır şartlar sebebiyle had cezasının düştüğü durumlarda ya da hırsızlığı bir huy, nefsi bir alışkanlık ve kasti bir suç hâline getiren kimseler karşısında adalet cezasız kalmaz. Burada kamu düzenini ve mülkiyet emniyetini korumak adına hâkimin takdirine bağlı olan tazir cezaları (hapis, tazminat, ıslah vb.) devreye girer.

 

İşte bu muazzam denge sayesindedir ki, İslam’ın bütünüyle tatbik edildiği ilk asırda kesilen ellerin sayısı iki elin parmaklarını geçmemiştir.

Bu cezanın asıl gücü, sıkça uygulanmasında değil; toplumun kolektif vicdanına vurduğu sarsıcı mühürde ve Arş’tan gelen o ilahi caydırıcılıkta saklıdır.

Ve o anda ne oluyor?

“Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına hücum gibi bir hâlet-i ruhiye hâsıl olur.”

Yani yalnız akıl değil; ruh, kalp ve vicdan hep birden o hisse hücum ediyor. O kötü meyelânı içten parçalıyor. Dışarıdan bir bariyer değil; içeriden bir patlama…

“İman, kalbde, kafada daimî bir mânevî yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça ‘yasaktır’ der, tard eder, kaçırır.”

İşte bu… İman, insanın içine bir bekçi koyuyor… O bekçi uyumaz… Rüşvet almaz… Korkutulmaz… Her an, her durumda, her ihtimalde orada duruyor.

Kısacası: Kanunlar ve kolluk kuvvetleri sadece suçluyu yakalar; fakat insanı asıl suçsuz kılan, içindeki bu ahlak ve imandır.

Üçüncü Bölüm: Dışarıdan Gelen Korku – Modern Adaletin Trajedisi

Peki ya diğer sistem?

Hırsızlığa niyet eden modern şehirli adam ne düşünüyor?

“Millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükümet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor.”

Görüyor musunuz farkı?

Birincisinde Allah’ın emri var. İkincisinde insanların görüşü, devletin gücü, toplumun nazarı var.

Birincisi ruha dokunuyor. İkincisi yalnız vehme…

Ve vehim zayıftır. Özellikle açlık, ihtiyaç, fırsat bir araya gelince, o küçük vehim hiçbir şey yapamıyor.

Çünkü dış denetim mekanizmaları ne kadar gelişirse gelişsin, kameraların görmediği, kanunun açık bıraktığı her gri alanda insan nefsi kendi kuralını koyar.

Batı felsefesinin dahi yüzyıllardır aradığı, Immanuel Kant’ın “Ödev Ahlakı” başlığı altında “Kategorik İmperatif” (Koşulsuz Buyruk) olarak kavramsallaştırmaya çalıştığı o insanın içindeki sarsılmaz “Ahlak Yasası”; sahranın kalbinde dinin özüyle ete kemiğe bürünmektedir.

İnsanı sadece dış çıkarları veya yakalanma korkusu gütmeden, sırf “doğru olan bu olduğu için” suçtan alıkoyan güç, ancak aşkın bir kaynağa duyulan teslimiyetle mümkündür.

“Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan, hususan ihtiyacı da varsa, kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor.”

Yani modern ceza sistemi insanı içten değil, dıştan tutmaya çalışıyor. Ama dış bariyer her zaman aşılabilir. İçten gelen vicdan ise çok daha güçlü, çok daha kalıcı…

Bediüzzaman Hazretleri bunu çarpıcı bir benzetmeyle bitiriyor:

“Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur.”

Abdestsiz kılınan namaz görünürde namazdır. Şekli var, hareketi var, duası var. Ama özü yok, ruhu yok, geçerliliği yok.

Kuşkusuz bu benzetme; toplum düzenini sağlayan pozitif hukuku, insan hakları müktesebatını veya seküler yargı mekanizmalarını tamamen değersizleştirmek ya da anarşizme kapı aralamak anlamına gelmez.

Aksine, çok daha derin bir sosyolojik gerçeğe işaret eder: En ileri anayasalara, en modern mahkeme binalarına sahip olsanız bile, eğer o kanunları uygulayacak insanların ve itaat edecek toplumun içinde aşkın bir ahlak duygusu yoksa o kurumların yapısı biçim olarak bir tiyatrodan ibaret kalır.

İç denetimle (vicdan) desteklenmeyen bir dış denetim (kanun), adalet üretmekte daima yetersiz kalacaktır. Allah’ın emri olmaksızın, yani mutlak bir ahlaki referansa dayanmadan uygulanan ceza, görünürde adalettir. Ama tesiri yüzden bire iner.

Dördüncü Bölüm: Adalet Neden Çöktü? – Garazın İçeriye Girmesi

Bediüzzaman Hazretleri adaletin neden işlevsiz kaldığını da söylüyor. Ve bu tespit, bugünün dünyasına baktığınızda müthiş bir isabet taşıyor.

“Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdahale eder, hükümlerin tesirini kırar.”

Adalet perdesi altındaki garazlar; yani şahsi hırslar, siyasi kutuplaşmalar ve tarafgirlikler…

Bu cümleyi bir düşünün…

Mahkeme var. Hâkim var. Kanun var. Usul var. Her şey yolunda görünüyor.

Ama içeride neler var?

Siyasî hesaplar… Kişisel çıkarlar… Güçlünün zayıfı ezmesi… Taraftarlık… Rüşvet… Korku…

Ve o garazlar içeri girince, adalet perdesi sadece bir maske oluyor. Hükmün tesiri sıfıra iniyor.

Çünkü insanlar bunu görüyor, hissediyor. “Bu adalet değil” diye içten reddediyor. Ve bir sistem içten reddedilince, hiçbir dış güç onu ayakta tutamıyor.

İşte bu yüzden modern dünyada hapishane sayısı artıyor ama suç azalmıyor.

Kanun kitapları kalınlaşıyor ama haksızlık büyüyor. Mahkeme binaları görkemleşiyor ama adalet kayboluyor.

Çünkü adaletin ruhu, Allah’ın emrine, yani sarsılmaz ve eğilmez bir ahlak zeminine dayanmaktır. O ruh olmadan beden ne kadar gelişirse gelişsin; ölüdür.

Beşinci Bölüm: Siyaset ve Din – Tersine Dönen Hizmet

Şimdi metnin ikinci büyük meselesine geliyoruz.

Dindar mebuslar Bediüzzaman Hazretlerine soruyor:

“Sen her cihette siyaseti, dine, şeriata âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şeriat hesabına hürriyeti kabul ediyorsun. Ve meşrutiyeti de meşruiyet suretinde beğeniyorsun. Demek, hürriyet ve meşrutiyet şeriatsız olamaz. Bunun için seni de ‘Şeriat isteriz’ diyenlerin içine Otuz Bir Mart’ta dâhil ettiler.”

Burada bir parantez açıp bugünün zihniyetiyle bakınca ürkütücü gelebilen “Şeriat” kelimesinin Bediüzzaman Hazretlerinin dünyasındaki hakiki karşılığını okumak gerekir.

Onun lügatinde şeriat; totaliter bir baskı rejimi değil; adaletin mutlak tesisi, kul hakkının korunması, meşrutiyet (demokrasi) ve hürriyetin ta kendisidir. Nitekim o, hürriyeti şeriatın bir emri olarak görür.

Nitekim Bediüzzaman Hazretlerinin mebuslara cevabı tek cümlede bütün bir siyaset felsefesini özetliyor:

“Evet, millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir.”

Ama sonra bir şey ekliyor. Siyaseti dine hizmetkâr yapmakla dini siyasete hizmetkâr yapmak arasındaki o ince ve tehlikeli çizgi…

Bediüzzaman Hazretleri bir zamanlar siyaseti dine âlet etmeye çalışmış fakat sonra görmüş ki bir kısım dindarlar dini siyasete âlet ediyor.

Ve o noktada ne dedi?

“Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Ve ömrünün çok uzun bir dönemini siyaseti tamamen terk ederek geçirdi.

Bu terk neden?

Çünkü o çizgiyi korumak artık mümkün değildi. Siyasetin içine bir kez girince, o kirli su her yere sızıyordu. Ve din, o kirli suyun içinde renk değiştirmeye, koku almaya başlıyordu.

Altıncı Bölüm: Siyasete Esir Olan Din – Bir Âlimin Trajedisi

Bediüzzaman Hazretleri o tehlikenin somut resmini çiziyor.

“Bir sâlih âlim, kendi fikr-i siyasisine muvafık bir münâfıkı hararetle senâ etti ve siyasetine muhalif bir salih hocayı tenkit ve tefsik etti.”

Bu bir hikâye değil… Bir gözlemdir. Ve tarihin her döneminde, her coğrafyada tekrarlanan bir gözlem…

Dindar bir insan var. İlim sahibi, takva sahibi, itibar sahibi…

Ama bir noktada siyasî görüşünü dinin önüne koyuyor. Artık doğruya değil; kendi tarafına göre değerlendiriyor. Aynı fikirdeki münafığı methediyor. Karşı taraftaki salih âlimi karalıyor.

Bugünün sosyal medya mahallelerinde, yankı odalarında ve adeta birer futbol tribününe dönen siyasi cepheleşmelerinde her gün şahit olduğumuz o korkunç linç kültürü ve kör taraftarlık, işte tam olarak bu hastalıktan besleniyor.

Siyaset, kutsal olanı dünyevileştirip kendi tekeline aldığında, hakikat algısı yerle bir oluyor.

Ve Bediüzzaman Hazretleri ona çok sert bir şey söylüyor:

“Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa lânet edeceksin.”

Bu söz, bir kılıç gibi kesiyor. Çünkü tam da yaşanan gerçeği gösteriyor. Taraftarlık, insanın gözlerini nasıl kör ediyor. Fikir ayrılığı, nasıl insanı şeytanla bile dost kılabiliyor.

Yedinci Bölüm: İslâmiyet Güneş Gibidir

Bediüzzaman Hazretleri burada çok temel bir ilke koyuyor ortaya…

“İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tabi olamaz.”

Güneşi düşünün…

Güneş ışığı, bir el fenerinin önüne takılabilir mi? Bir ampule hizmet edebilir mi? Bir meşale onu kullanabilir mi?

Hayır.

Güneş, bütün ışıkların kaynağıdır. Her ışık ona muhtaçtır. Ama o hiçbir ışığa muhtaç değildir.

İşte İslâmiyet de böyle…

Her siyaset ona hizmet edebilir. Ama o hiçbir siyasete hizmetkâr olamaz.

Ve bunu yapmak, yani İslamiyet’i bir siyasî araç yapmak ne demektir?

“Ve âlet yapmak, İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.”

Cinayettir… Güçlü bir kelime… Ama son derece doğru bir kelime…

Çünkü insanlığın kurtuluşunun anahtarı olan bir hakikati, geçici bir dünyevî çıkar için araç yapmak; gerçekten büyük bir cinayettir.

Sekizinci Bölüm: Bugünün Dersi ve Geleceğin Çözümü

Bu metin neden bugünün dersi?

Çünkü bugün bu iki tehlike hiç olmadığı kadar büyümüş durumda:

Birincisi: Adalet ruhu olmadan adalet biçimi… Dünyanın her köşesinde mahkemeler var, kanunlar var, sistemler var. Ama o sistemlerin içine garazlar girmiş, taraftarlık girmiş, güçlünün çıkarı girmiş.

Tesiri yüzden bire inerken, farklı inanç ve kültürlerin bir arada yaşadığı kozmopolitleşen modern toplum; sadece dış denetimlerle, cezalarla ve kameralarla insanı zapt edemeyeceğini artık acı tecrübelerle anlıyor.

İkincisi: Dini siyasete âlet etmek… Bugün bu tehlike çok farklı kılıklarda geliyor. Bazen “İslâmcılık” adıyla geliyor, bazen “dindar siyaset” adıyla…

Ama özde aynı hata: Ebedî hakikati geçici çıkara rehin vermek…

Ve Bediüzzaman Hazretlerinin çözümü bugün için de geçerli… Adalet, ancak Allah’ın emri namına, O’nun hükmüyle, O’nun ahlâkıyla kurulabilir. Siyaset, ancak dine hizmet ettiği ölçüde meşrudur. Ama din, hiçbir zaman siyasetin aleti olamaz.

Adalet ve Hakikat – Tek Bir Köke Bağlı İki Dal

Bu iki mesele görünürde ayrı… Biri adalet sistemi, diğeri din ve siyaset ilişkisi…

Ama özde aynı köke bağlı…

O kök şudur: Hakikat, insandan değil; Allah’tan gelir. Adalet, insanın icat ettiği bir sistem değil; Allah’ın koyduğu bir nizamdır. Siyaset, amaç değil; araçtır. Ve o araç ancak hakikate hizmet ettiği ölçüde değerlidir.

Bunu unutan toplum ne olur?

“Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr-ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır.”

Bu tablo, bugün dünyanın pek çok yerinde gözlemleniyor. Yalancılar söz sahibi… Dalkavuklar makam sahibi… Adalet perdesinin altında garazlar hüküm sürüyor.

Ama Bediüzzaman Hazretleri ümidi de söylüyor:

“Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak…”

Buradaki “adalet-i İlahiye namına mahkeme açmak” ifadesi, kuru bir kurum olarak ya da şekli bir mahkeme formu kurma özlemi değildir.

Bu, yargıcın da sanığın da, devletin de vatandaşın da üzerinde eğilip bükülmez; rüşvet geçmez, torpil işlemez mutlak ve aşkın bir ahlak otoritesini egemen kılmaktır.

Kanunların gücünü, muktedirlerin iki dudağı arasından alıp, ezeli ve ebedi adalet ilkelerine dayandırma hamlesidir.

O Sesi Duymak

Eğer…

Bu kelime hem uyarı hem umut taşıyor.

Henüz geç değil… Henüz aklı başına alma imkânı var… Henüz o büyük hakikate dönüş mümkün…

Ama bu dönüş, slogandan değil; içten gelecek… Vicdandan gelecek… İç denetim mekanizmalarını, eğitimle ve sahih bir iman bilinciyle bireyin kalbine yerleştirmekle başlayacak. O bedevî ev sahibindeki gibi, kalbin derinliklerinden gelen o ses duyulduğunda gerçekleşecek:

Arş’tan gelen emir hatırıma geldi. Yasaktır.

İşte o ses duyulduğunda, ne kasaya gerek kalır ne zincirlere ne de her gün elli adamı hapseden mahkemelere…

Çünkü o ses, bütün mahkemelerden daha güçlüdür.

Ve o ses, yalnız imandan gelir.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu