EURONUR ÖZEL

Alkışlar Bittiğinde Bize Ne Kalır?

Özel Makale / alkış

Sanatçı Serhat Kılıç’ın evinde, sessiz ve yapayalnız bir şekilde hayata gözlerini yumduğu haberi içimi acıttı ve bana faniliğimi hatırlattı. Yıllarca ekranlarda, filmlerde, spot ışıklarının altında binlerce insanı güldüren, düşündüren, alkışlar içinde bir ömür süren bir ruh Ergun Plak; hayatının son perdesinde hastalıkla ve yalnızlıkla baş başaydı. Alkışların uğultusu dindiğinde geriye kalan o ağır sessizlik, aslında sadece bir sanatçının değil, modern çağın ortasında çırpınan hepimizin yani insanın ortak hikâyesi olsa gerek.

Bugün ister inançlı bir Müslüman olalım ister hayata tamamen seküler veya başka bir pencereden bakan bir sanat dostu; hepimiz aynı temel yarayla yaralıyız: Yalnızlık, unutulmak ve kalıcılık arzusu.

İnsan, doğası gereği sevilmek, hatırlanmak ve takdir edilmek ister. Sanatçı ise bu arzuyu en derininde hisseden insandır. Bir tuvale vurulan fırça darbesi, bir tiyatro sahnesindeki replik veya bir kamera karşısındaki mimik; aslında tek bir çığlığın farklı tonlarıdır:

“Ben buradayım, beni görün, beni unutmayın!”

Alkışlar Bittiğinde Ne Olur?

Sanat dünyası ve modern hayat, insana sürekli şöhreti, tanınmayı, parlamayı vaat eder. Ancak Bediüzzaman Said Nursî’nin “Mesnevi-i Nuriye” adlı eserinde ifade ettiği şu sözler, sahne ışıklarının arkasındaki o karanlık gerçeği ne kadar da yalın bir şekilde anlatıyor bana:

“Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar.” Mesnevi-i Nuriye

Şöhret, dışarıdan tatlı görünen fakat yavaş yavaş insanın iç dünyasını tüketen zehirli bir bal gibidir. İnsan, insanların sevgisini, onayını ve alkışını kaybetmemek için kendi özünden taviz vermeye başladığında, binlerce insanın gözü önünde köleleşir. İnsanların teveccühü değişkendir; bugün baş üstünde taşıyanlar, yarın kendi telaşlarına dalar ve sizi bir evde, hastalıkla baş başa unutabilirler. Eğer ruhumuzu sadece insanların alkışına bağladıysak, o alkışlar kesildiğinde derin bir yokluk hissiyle baş başa kalırız.

Serhat Kılıç’ın o sessiz evde son nefesini verirken hissettiği yalnızlık, aslında sadece ona ait bir kader değil. O, sahnede binlerce kişiye dokunurken belki de kendi içindeki o kırılgan insanı korumaya çalışıyordu.

Fani Olandan Baki Olana Sığın

İnsan beden olarak zayıftır. Hastalanır, yaşlanır ve bir gün tutunduğu her şey elinden kayıp gider. Bir sanatçının estetik anlayışı, bir düşünürün zekası veya bir insanın gücü… Şairin dediği gibi:

“Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,

Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!”

Dünyanın yükü ağırdır. İnsan fani olduğunu, yani geçici olduğunu anladığı an derin bir kriz yaşar. Bana faydası olmayan, benim gibi aciz ve geçici olan insanlardan ne bekleyebilirim ki?

“Madem cismen fâniyim; bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım.”  Lem’alar

Bizi anlayan, acımızı bilen, hastalık anımızda kimse yokken bile yanımızda olan bir Dost olmadıkça, bu dünyadaki hiçbir şöhret ve zenginlik içimizdeki o Varoluşsal yalnızlığı doyuramaz. Bizler aciziz, sığındığımız insanlar da aciz. Sanatçıyı anlayan dostları da bir gün yok olacak, eseri de zamanın yıpratıcı çarkları arasında silinecek. Öyleyse insana, sonsuz bir güç ve sonsuz bir şefkat sahibi lazımdır.

Yanımdaki Sığınak

Günün birinde kapılar kapandığında, telefonlar çalmadığında, beden hastalıkla kıvranıp yalnızlık üzerimize çöktüğünde ruhun attığı o çığlığı Üstad Said Nursi şu dizelerle dile getirmişti:

“Garibem, bikesem, zaifem, na-tüvanem el aman, guyem, avuf-cuyem mededhahem zi dergahet ilahi”

(Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm… Ey Rabbim, Senin dergahından meded ve af diliyorum!)

Bu çığlık, sadece dini bir ibadet cümlesi değildir; bu, insanın evrendeki çaresizliğini itiraf ettiği en samimi anıdır. Zirveden düşen bir sanatçı ile ömrünü kendi halinde geçirmiş bir insanın kalp hizasında birleştiği yer burasıdır. Hepimiz garibiz, hepimiz kimsesiziz.

Ama bu kimsesizlik bir son değildir. Merhametli Yaratıcı, insanın bu yalnızlığını cevapsız bırakmaz. Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet, yalnızlığın en zifiri karanlığında bile içimize bir ışık tutar:

“Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben onlara çok yakınım.” (Bakara, 186)

İnsanlar bizi unutabilir. Arkadaşları, dostları, hayranları Serhat Kılıç’ın o an yanında olamamış olabilirler; bu insani bir yetersizliktir. Fakat O, kimsenin olmadığı o odada, o son nefeste ona her şeyden daha yakındı. “Ben onlara çok yakınım” ifadesi, yalnızlar için en büyük teselli, hastalar için en şifalı merhemdir.

Bir Teselli

Serhat Kılıç’ın ardından gözyaşı döken dostları, sanatçı arkadaşları ve onu sevenler… İçinizdeki o “Keşke yanında olsaydık, keşke haberimiz olsaydı” vicdan azabını bilesiniz ki insanız ve yetişemediklerimiz, gücümüzün yetmediklerinden katbekat fazladır.

İnsan insana ancak bir yere kadar omuz verebilir. Ama insana nihai huzuru verecek olan tek şey, teslimiyettir. Bu insanların her zorlukta tekrarladığı o cümle gibi:

“Hasbünallahü ve ni’mel vekil”

(Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.)

Dostunuz yalnız ölmedi. O, bu fani tiyatro sahnesinin perdesini kapattı ve arkasındaki Asıl Gerçeklik’e yürüdü. Alkışların bittiği yerde başlayan o sonsuz rahmetin kollarına kendini bıraktı. O artık alkış istemez  rahmet duaları ister dostlarından.

Bu vefat, hepimize bir aynadır. Şöhretin, başarının, koşuşturmanın ve dünya telaşının ne kadar çabuk tükendiğini gösteren bir ayna. Kalplerimizi insan bağının yüceliğiyle ısıtırken, ruhumuzu fani olan hiçbir şeye köle etmememiz gerektiğini hatırlatan bir ihtar.

 Biri Çağır; Başkaları İmdada Gelmiyor.

İnsan unutsa da unutmayan, dostlar uzaklaşsa da yalnız bırakmayan Yegâne Dost O’dur; her kimsesizlikte O’na sığınana Şefkatiyle sarılan ve kulunu her haliyle seven Yaratıcımızın sonsuz rahmetine iltica edelim vesselam.

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu