EURONUR ÖZEL

Asgari Ücret Ve Sevad-ı Azam Üzerine

Özel Makale / Azam

Sevad-ı Azam Üzerine

Her yıl olduğu gibi bu yıl da asgari ücret üzerinde gerek toplum nezdinde, gerekse idari mekanizmalar çevrelerinde konuşulmaya başlandı.

Bu itibarla, asr-ı saadette ve onu takip eden dönemlerde, başta ashab-ı kiramın ve Müslümanların yaşam tarzlarını, sosyal hayattaki dayanışma ve yardımlaşma hususlarını hatıra getirdi.

Şüphesiz her bir sahabi, bir özelliği ile ön plana çıkmaktadır. Hz. Ebubekir sadakati, Hazreti Ömer adaleti, Hazreti Ali ilm-i dehası ve cengaverliği, Hz. Osman hayasıyla, Ubeyde ise eminliği ile temayüz etmiş ve o şekilde biliniyorlardı.

Hazreti Peygamber, Ubeyde’ye emin diyordu. Hz. Peygamber vefat edince ashap toplandı, halife seçilecekti.

Hazreti Ebubekir, “Ben iki kişiden birini seçelim diyorum, bunlar ise; Ubeyde ile Ömer İbnü’l Hattab’tır.” dedi. Hazreti Ömer, “Ya Ubeyde! Elini uzat biat edelim.” Hazreti Ubeyde; “Hazreti Peygamber hayatta iken cemaat önünde namaz kıldırdığı Ebubekir varken, ben halife olur muyum? Bu uygun düşmez.” dedi. Ve elini Ebubekir’e uzatır. Sonra Ömer ve sonra da tüm ashab Ebubekir’e biat ederler.

İslam’dan evvel Mekke’nin en zengini olan Ebubekir Sıddık’ın, onlarca yamalı abası ile eşinin ihtiyaç fazlası, kendi maaşından artırdığı cüzi bir miktar parayı (dirhemi) bir mahfaza içinde yerine geçecek bir sonraki halifeye; beytü’l-mal’e yani hazineye devretmek üzere yazdığı vasiyet mektubundan da duygulanmamak mümkün mü?

Hz. Ömer döneminde, Ubeyde Şam bölge valisi olarak tayin edilir. Bir zaman sonra Hazreti Ömer, yanında eski bir köle ile Şam taraflarına denetime çıkarlar. Akşama girdiğinde bütün halk Şam’ın dışından onları hoşamedi diye karşılamaya çıkarlar.

Ancak Ömer, “Kardeşim Ubeyde nerede?” diye sorar ve gözü hep onu araştırır. Lakin o, topluluğun arkasından gelmektedir.

“Ya Ubeyde! Bizi ne zaman evine alacaksın?” der. Ubeyde ise; Hazreti Ömer’i başka bir yerde ağırlamak üzere yer hazırlamıştır. Ancak Ömer, “Bizi evine al.” diye ısrar eder.

Bir İbret Tablosu: Vali Ubeyde’nin Sofrası

Ubeyde sıkıla sıkıla onu kendi evine alır. Eve girdiklerinde, Hazreti Ömer sadece bir hasır görür ve yine evde duvarda asılı bir sepet görmektedir. “Peki ya Ubeyde! Bize ne yedireceksin?” diye sorar. Ubeyde yediği azıktan yedirir. O da şudur; asılı sepetten bir kuru ekmek ve bir tas su koyar sofraya.

Hazreti Ömer, “Bu mu senin yediğin?” Ve eşine sorar; “Yemeğiniz bu kuru ekmek ve bir kap su mudur?”
Eşi, “Evet, üstelik hayat boyunca.” Hazreti Ömer, “Ya Ubeyde maaşını arttıralım.” deyince; Ubeyde, “Şam’da yoksul ve aç insanlar varken, ben başka şey yer miyim, lüks ve debdebeli bir hayat bana yakışır mı?” der.

 

Bu bir ibret tablosudur ve alınacak çok derslerimiz olmalıdır. Bölge valisi, halkın geneli gibi yaşamayı kendisine şiar edinmiştir.

Hazreti Peygamber, bir hadis-i şeriflerinde; “Aleyküm Bisevadi’l-Azam” yani “Size Sevad-ı Azam üzere yaşamak yakışır”(1) buyurmuştur.

Sünnet-i Seniyye: Sevad-ı Azam

Kısaca Sevad-ı Azam; kişinin, insanların ekserisi yani çoğunluğu gibi yaşamayı kendisine bir prensip haline getirmesi demektir.

Sevad-ı azama uymak sünnet-i seniyyedendir.

İbn-i Müleyke anlatıyor: Biz Halife Ömer’in yanında sofraya oturmak üzereyken Utbe çıkageldi. Hazret-i Ömer: “Buyur ya Utbe!” diyerek onu sofraya davet etti.

Utbe, hemen diz çökerek sofraya kuruldu. Fakat ekmeği kuru ve sert bulmuştu.

“Halife’nin sofrasında ekmek kupkuru ha! Ya Ömer bunun tazesi yok mu?” dedi.

Hazret-i Ömer kızdı: “Utbe!” dedi, “Sen taze ekmek peşindesin! Müslümanlar bugün ekmek bulabiliyorlar mı ki, Ömer sofrasına tazesini koysun?

Ömer Sevad-ı Azama (halk ekseriyetine) tabidir. Sevad-ı Azam ne zaman taze ekmek bulur, Ömer o zaman sofrasına taze ekmek koyar!”

Hz. Ömer, kendisine bal şerbeti ikram edenlere: “Bunu halktan herkes içebiliyor mu?” diye sorar,
“Hayır ya Ömer! Bu size özel hazırlanmıştır.” denilince içmez ve “Ben halkımdan birisiyim! Onlardan farklı yaşayamam!” diyerek o bal şerbetini içmez, reddeder.

Keza Hazret-i Ömer kızına misafir olunca, kızı Hafsa sofraya iki çeşit yemek koydu. Hazret-i Ömer, kızına çıkıştı: “Birini kaldır kızım! İnsanların sofrasında bugün iki çesit yemek yok.” dedi.

Bediüzzaman’ın biraderzadesi merhum Abdurrahman anlatıyor: “1334 Senesinde Rus esarettinden geldikten sonra, amcam, rızası olmadan ‘Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye aza tayin edildi. Haliyle buna karşılık da yüksek bir maaşı vardı.

Haline dikkat ediyordum ki; zarûretten fazla kendine masraf yapmıyordu. Maişetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere cevaben; ‘Ben Sevad-ı Azama tabi olmak isterim.’ diyordu.

Bir müddet aradan geçti… Hakaikten telif ettiği on iki kitabını tab ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o telifatların tabına (yayınlanmasına) verdi. Yalnız bir-iki küçüğü müstesna olmak üzere, diğerlerini etrafa meccanen (yani bedava olarak) dağıttı. Niçin sattırmadığını sual ettim. Dedi ki:
‘Maaştan bana kût-u lâyemut (ölmeyecek, hayatta kalabilecek kadar yemek) caizdir; fazlası millet malıdır. Bu suretle millete iade ediyorum.’ ”(2) dedi.

Hz. Ömer döneminde İslam devleti, özellikle Doğu Roma (Bizans) ve Sasani İmparatorluklarına karşı yapılan fetihlerle oldukça genişlemişti. Toprakları o dönemde yaklaşık 4-5 milyon kilometrekare civarına ulaşmıştı.

Bugünkü Anadolu ise yaklaşık 780 bin kilometrekare civarında. Bu durumda o zamanki İslam devletinin toprakları, Anadolu’nun yaklaşık 5-6 katı büyüklüğündeydi, diyebiliriz.

İşte bu haşmetli komutan ve halife olan Hz. Ömer, ölüm döşeğinde iken oğluna; “Bak oğlum, öldüğümde evimizde kefenimi tedarik edecek kadar dirhemimiz (paramız) yoksa, kefenimi Sa’d bin Ebi Vakkas’tan temin edersiniz.” dedi.

Günümüze Bir Ayna: Açılan Makas ve Empati Zarureti

Toplumumuzda fakir ile zengin arasındaki makas hayli açılmış durumda. Bu faiz sisteminin bir sonucu olarak, günbe gün zengin daha zengin, fakir daha da fakirleşiyor.

Haliyle bazı kesimlerin lüks hayat ve debdebe içinde yaşaması, diğer yandan iş bulamayan veya asgari ücretle çalışanların perişan halleri arasındaki fark, takdir edersiniz ki uçurum seviyesine çıkmıştır.

Bu durum fakirlerin süper zenginlere karşı, husumet, haset ve nefret duygularının gelişmesine sebep olduğu da herkesin malumudur.

Bütün bu konuyu neden anlattım, özellikle Sevad-ı Azam’ı neden nazara vermeye çalıştım?

Hazreti Peygamber, “Ahir zamanda seneler ay gibi, aylar ise günler gibi; günler de saatler mesabesinde kısalacaktır.” diye haber verirken, o denli süratle geçer demek istemiştir. Hakikaten işaret edilen o zaman dilimlerini yaşıyoruz.

Geçen sene bu zamanlar asgari ücret üzerindeki müzakereler, görüşmeler, yapılan tartışmalar dün gibi tazeliğini korurken; şimdilerde 2026 yılı için asgari ücret rakamları telaffuz ediliyor.

En tepedeki yöneticilerden tutun, bakanlarına, en zengininden en fakirine kadar, bu dile getirilen asgari (en küçük, en az) ücret miktarı üzerinden empati yapmak zorunluluğu ve zarureti vardır.

Aklı selim, vicdanı selim ile bunu yapmazsanız, doğru yolu bulamazsınız. Hele hele bu asgari ücretli kardeşlerimiz, İstanbul ve benzeri büyük metropollerde kira evde oturuyorlarsa; halleri nedir diye, derin derin tefekkür etmek gerekir.

Yukarıda adı geçen ashabın yaşadıkları, gerçek İslam dininin izzetini ifade ediyordu. Ya bizim yaşadığımız din, hangi dindir diye merak edilmelidir.

Başta ben olmak üzere; Müslümanım diyen herkes, dönüp kendine bakmalı ve yine kendisini sorgulayıp kontrol etmelidir.

İhraz ettikleri makamlar itibariyle çok zengin olanların, doyumsuz aç gözlülerin kulakları çınlasın.

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa, o yerde Güneş batıyor demektir.
Çin Atasözü

DİP NOTLAR:
(1) Kenzu’l-Ummal, 1:1030.
(2) Tarihçe-i Hayat, s. 109

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu