Aşırı girişkenlik

Hayatın zorlukları ve sıkıntıları, fertleri zaman zaman bunalımlar, çözümsüzlükler ve çaresizlikler girdabına sokmaktadır. Dünyadaki gelişmeler, devletlerin hakimiyet kavgalarının fertlerde yansımaları, ülke içi problemler, ailede yaşananlar ve iç çatışmalar, zaman zaman bireyi büyük bir labirentin içine, çıkmaz sokağa girmişlik hissine sokmaktadır. Nasıl bir labirentin içinde olduğunu ve çıkış yollarını labirentin içinden algılaması imkânsız olan ferdin çözüm arayışları, olumlu sonuçlar doğuracağı gibi, çözümsüzlüğü daha da derinleştirebilmektedir.

 

Ferdin temel endişesi, olaylar karşısında yaşadığı ağır stres ve rahatsız edici duygulara karşı bir rahatlama hissi duyabilmek ve ruhu duygu travmalarından ve varlığın ağırlığı altında ezilmekten korumaktır.

Ancak bu yaklaşım her zaman gerçekçi bir çözüm ortaya koymayabilir. Büyük bir yarası olan insan telkinle ve unutmaya çalışmakla yaranın ağrılarından bir nebze belki tamamen kurtulabilir. Ancak bu, yaranın tedâvi edildiği anlamına gelmez. Meselâ, apandisit şüphesi olan hastaların ağrı kesici almamaları özellikle önemlidir. Çünkü ağrının geçmesi hastalığın bulgularını gizleyerek daha ciddi ve hayatî problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bazı savunma mekanizmaları da benzer şeklide belirtilerde bir rahatlama hissi ve duyguların sakinleşmesini netice vermekle birlikte, temel problemi daha da derinleştirebilir.

“Aşırı girişkenlik” adı altında DSM IV’ün “Birey, emosyonel çatışma ya da stres etkilerine, duygu ve düşüncelerini zorlamadan ya da maniple etmeden doğrudan ortaya koyarak tepki verir.” şeklinde tarif ettiği savunma mekanizması da bu türden olmalıdır. Ölüm ve ardından ahiret aleminde sorgulanacağı şeklindeki bir stres faktörü, kişinin maddî alemdeki bütün lezzetini negatif yönde etkilemektedir. Sahip olduğu her şeyin ve bütün sevdiklerinin bir gün elinden alınacağı ya da onlardan uzaklaşacağı düşüncesi, ruhu derinden yaralar. Bu yarayı, ahiret inancı ve Rahim-i Zül’cemal’e iltica ile tedavi etmek yerine, dünyaya iyice dalmakla unutup, dünyevî meşguliyetlerini artırmak şeklinde bir savunma mekanizması ile örterse, ortaya çıkan bir rahatlama hissi ile birlikte yara iyice derinleşir. Belki bir noktadan sonra uhrevî alemlere, ulvî mânâlara iyice kapanan kalp ebed ve ebediliğe daha da yabanileşir. Oysa kalp, ayine-i Samed’dir ve aslı ve özünde ebede, ebediliğe büyük bir arzu vardır. Mânevî kalbin atışları duyulabilse, gelen ses “Ebed, ebed!…”den başka bir şey olmayacaktır. Geçici ve fani dünyanın bu arzuyu karşılayabilmesi imkânsızdır. Ancak oyalayabilir ve aldatıcı bir rahatlık sağlayabilir. Ruhun ve kalbin yaraları dünyaya bağlanmakla ancak örtülür ve görmemekten kaynaklanan geçici bir rahatlık sağlayabilir. Bu, tıp dilinde “paliyatif” olarak nitelendirilen bir tedbirdir; tedâviye yönelik olmayıp, sadece rahatlatıcıdır. Bu rahatlama bazen tedbirleri geciktirdiği için zarar verici olabilir.

Bir Yaratıcı’ya inanmamanın verdiği sıkıntıda da aşırı girişkenlik, bu inançsızlığı açıkça dile getirmek şeklinde rahatlama arayışına dönüşür. Ferdin, ruhun elest meclisinde verdiği sözü tutmamanın neticesinde hissettiği sıkıntıyı giderebilmek için başvurduğu arsızlık ve küstahlığın Yaratıcı’yı tahkir şeklinde tezahürü de bir aşırı girişkenlik tarzı olmalıdır. Bu mekanizma ile rahatlayabilmek için yerli yersiz her durumda inançsızlığını ve Yaratıcı’ya isyan halini dile getirmekle bir rahatlama arayışı vardır. Bu, aslında insanın kendini aldatmasından öte bir anlam taşımaz. Ruhunun derinliklerinde onu rahatsız eden bir şey, bir türlü unutamadığı burukluk ve yüreğinin sızlatan ihanet etmişlik acısından hiç kurtulamaz.

Bir sevdiğinizle kavga ettiğinizde yaşadığınız acıları hatırlayın bu acılardan kurtulmak için her önünüze gelene onun yaptığı hataları, kendi masumluğunuzu anlatarak rahatlamaya çalışırsınız. Bu haliniz kontrolsüzdür ve çoğu kez zaman ve mekânda seçicilik göstermez. Bu şekilde kendinizi korumaya, sıkıntılarınızı hafifletmeye çalışırsınız. Benliğinizi ve gururunuzu bir yana bırakıp, barışmak için teşebbüste bulunduğunuzda ve sonuç aldığınızda yaşadıklarınız belki dünyanın en lezzetli hallidir.

İnsanın hayatta yaşayabileceği en kötü hal ise, Yaratıcı ile arasındaki muhabbet bağının kopmasıdır. Bu onulması en güç ve en yaralayıcı halin en mantıklı ve en zevkli çözümü, yine o Zat-ı Zül’cemal’in rahmetine iltica olmalıdır. Bir kaçış, mantıksız bir kurtuluş arayışı içinde edepsizce ve küstahça tavırlar takınılması ve bunların pervasızca dile getirilmesi ruhun derinliklerindeki yaraları tedâvi etmeyecek; daha da derinleştirecek ve deşecektir. Savunma mekanizmaları, kurtuluş için kaçış arayışı içinde fıtratın derinliklerinden gelen eğilimler olmalıdır. Bu kaçışın yönü iyi belirlenmelidir. Kadir-i Küllişey’den kurtulmak, O’nsuz olabilmek mümkün değildir. O’ndan kaçış arayışı anlamsız bir çaresizliği, varlık çarkları arasında ezilmeyi, çözümsüzlükler girdabında boğulmayı netice verir. O halde kaçış O’ndan değil O’na olmalıdır.

Benzer konuda makaleler:

1 Yorum

  1. Bu yazı benim ne zamandır içinde bulunduğum sıkıntının adeta tam anlamıyla açıklaması oldu.Benim içimde de yazıda anlatıldığı gibi tezatlar,karmaşalar,gel-gitler var.Eskiden yoktu.Tam inanç ve teslimiyet vardı kalbimde fakat artık o eski günlerdeki gibi değilim ve hayatın telaşları içerisinde kayboluveriyorum,bu beni içten içe üzse de bir şey yapamıyorum sanki O’na karşı bir suçluluk duygusu var içimde.Bu duygu benim O’na önüşümü engelliyor ve ben eski günlerimi özlüyorum.ne olur bu yorumu okuyan salih ve saliha kardeşlerimiz bana dua edin,edin de tekrar o eski günlerime kalbimin tam bir inançla, koşulsuz teslimiyetle dolu olduğu o günlere döneyim.bu yazıyı yazandan da, yayınlayandan da Allah razı olsun.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*