EURONUR ÖZEL

Asla Yalnız Kalmayacaksınız

Özel Makale / yalnız

Abdullah, hayatın anlamını uzak diyarlarda, okyanus rüzgârlarında ya da devasa ağaçların gölgesinde aramış yalnız bir seyyahtı. Ancak bazen en büyük keşifler, insanın kendi içine döndüğü, dış dünyanın gürültüsünün sustuğu ve sadece kalbin fısıldadığı o dar, loş odalarda gerçekleşirdi.

O akşam, dışarıda şehri esir alan nemli, boğucu bir rüzgâr vardı. Abdullah, küçük odasındaki sedire uzanmış, duvara yansıyan hareketli ışıkları izliyordu. Odada çıt çıkmıyordu; yalnızca köşedeki televizyon ekranından yayılan mavi ışık huzmesi, duvarlardaki gölgeleri dans ettiriyordu. Ekranda bir hikâye akıp gidiyordu. İnsanların yüzlerinde korkunun, çaresizliğin ve derin bir yalnızlığın izleri vardı. Evlerini, tanıdıkları her şeyi kaybetmiş, fırtınanın ortasında kalmış yapraklar gibi savruluyorlardı. İnsan, bu kâinatta ne kadar da küçücük, aciz, fakir ve savunmasız bir varlıktı. Kulakları sağır eden bir sessizliğin ortasında, her şeyin bittiğini düşündükleri o karanlık anda, ekranda güçlü, vakur ve kendinden emin bir figür belirdi.

Bu figür, sadece bir insan değildi; arkasında orduları, kaleleri, kanunları ve sarayları barındıran devasa bir yapının, yani devletin somutlaşmış hâliydi. Adam, çaresiz kalabalığın gözlerinin içine bakarak, tunçtan bir sesle o büyülü kelimeleri fısıldadı:

“Asla yalnız kalmayacaksınız. Devlet asla sizi yalnız bırakmaz.”

O anda ekrandaki insanların yüzündeki ifadenin değişimini izledi Abdullah. Bir tırtılın rengârenk bir kelebeğe dönüşmesi gibi, korku bir anda yerini muazzam bir sevinç dalgasına bırakmıştı. Gözlerindeki yaşlar kurumuş, omuzlarındaki o ağır yük sanki görünmez bir el tarafından çekip alınmıştı. Birbirlerine sarılıyor, gülüyor ve geleceğe umutla bakıyorlardı. Çünkü fırtınalı denizin ortasında sırtlarını yaslayabilecekleri, kendilerinden çok daha büyük, yıkılmaz bir kuvvetin varlığına inanmışlardı. Onlar için bu söz, kurtuluşun ta kendisiydi.

Abdullah, bu manzarayı izlerken göğsünün tam ortasında, kalbinin derinliklerinde bir şeyin titrediğini hissetti. Bu, sadece bir film sahnesine verilen sıradan bir duygusal tepki değildi. Er-Rahmân, o loş odada onunla konuşuyordu. Kalbi, ekrandaki insanların sevinciyle birlikte çarpmaya başlamıştı ama içinde bir yerlerde, bu sevincin eksik, noksan ve her an kırılmaya mahkûm bir temele dayandığını fısıldayan bir ses vardı.

İçindeki o derin his, Nil Nehri gibi kabardı, büyüdü ve göğüs kafesine sığmaz oldu. Dünyevi bir otoritenin, insanların inşa ettiği fani bir yapının verdiği bu güvence bile o çaresiz ruhları bu kadar mutlu etmeye yetiyorsa, insanın asıl sığınağı ne olmalıydı?

Tam o esnada, kâinatın tüm işaretleri tek bir noktada birleşti. Ruhunun derinliklerinden gelen o ilahî uyanışla, dudakları kendiliğinden kıpırdadı. Kelimeler, asırlardır bu anı bekliyormuş gibi, büyük bir teslimiyet ve aşkla döküldü odanın sessizliğine:

La İlahe İllallah

Bu kelam, odanın loş havasında yayıldıkça, Abdullah’ın zihninde nurlu bir aydınlık gibi yayıldı. O anda anladı ki, her insanın hayatında onu bulmak için yürüdüğü sırlarla dolu bir kapı vardır ve bu yolculuğun en büyük mükâfatı ise iltica edilecek hakiki kuvvet ve kudreti bulmaktır.

Filmdeki karakterler, taştan binalara, kanun maddelerine ve kendileri gibi ölümlü olan insanların oluşturduğu kurumlara sığınmışlardı. Evet, devlet güçlüydü; korurdu, kollardı. Ama tıpkı rüyalarda yaşananlar gibi, dünyadaki her şey faniydi. İmparatorluklar yıkılır, krallar ölür, saraylar çöl kumlarının altında kaybolup giderdi. Bugün “asla yalnız değilsiniz” diyen sesler, yarın bir fırtınada susabilirdi. İnsan elinden çıkan her sığınak, bir gün yıkılmaya mahkûm bir gölgeden ibaretti.

Hâlbuki Abdullah’ın kalbinden yükselen o mübarek kelam, tüm gölgeleri yırtıp atan hakiki nurun ta kendisiydi. “Allah’tan başka ilah, sığınılacak, boyun eğilecek, mutlak güven duyulacak hiçbir güç yoktur.” demek, yaratılışın en büyük sırrını çözmek demekti.

Yalnızlık

Abdullah gözlerini kapattı ve ormanda taşların üstünde geçirdiği o uzun geceleri hatırladı. Sonsuz ıssızlığın ortasında, tek bir sözden anlayan mevcudun bile olmadığı o sonsuz boşlukta, insan yapımı hiçbir otorite sana yardım edemezdi. Ne bir ordu seni taş ve denizden, vahşetin fırtınasından koruyabilir ne de bir hazine sana bir damla su verebilirdi. Orada, o mutlak yalnızlığın ortasında, insan sadece ve sadece El-Vedûd‘un yardımını hissederdi. İşte o loş odada, televizyonun karşısında hissettiği şey, yıldızlı gecede hissettiği o vahşetli yalnızlığın ve ardından gelen büyük vuslatın aynısıydı.

Ekrandaki karakterler, birbirlerine ve dünyaya tutunarak huzur aramışlardı. Onların sevinci güzeldi ama sınırlıydı. Abdullah ise tek bir cümleyle bir yükselişe geçmiş, ruhunu doğrudan şah damarından yakın olana, zamanın ve mekânın ötesindeki Ehad’e bağlamıştı.

Bir yazar, kelimeleri Sözlere dönüştürmek için sabırla bekler ve bilir ki, asıl dönüşüm maddenin içinde değil, ruhun derinliklerindedir. Abdullah da o gece, basit bir film repliğini ruhsal bir dönüşümün iksirine çevirmişti.

Ağladı ve anladı ki, insanoğlunun en büyük yanılgısı, dünyadaki geçici kalelere bakıp onları ebedî sanmasıydı. Oysa her fani güç, sadece asıl Güç Sahibinin isimlerinin yeryüzündeki küçük bir tecellisi, bir işaretiydi. Devletin şefkati, annenin merhameti, dostun sadakati… Hepsi, o Rahman ve Rahim olanın hazinesinden dünyaya sızan küçük kırıntılardı. İnsan bu kırıntılara bakıp mutlu olabiliyorsa, kaynağın kendisine ulaştığında nasıl bir saadet yaşardı?

Odanın içindeki sessizlik artık daha derin, daha anlamlıydı. Televizyondaki film bitmiş, jenerik akmaya başlamıştı. Ama Abdullah için asıl hikâye yeni başlıyordu. Kalbi artık fırtınalardan, yalnız kalma korkusundan veya dünyanın adaletsizliklerinden ürkmüyordu. Çünkü o, en büyük sırrı duymuş ve ona kalbiyle mühür basmıştı.

Gülümsedi Abdullah. Başını arkaya yasladı ve kalbinin ritmini dinledi.

La İlahe İllallah

Esma tecellileri, onun bu teslimiyetine Melek-i Ra’d’ın uğultusuyla karşılık veriyordu. İnsanlar dünyevi vaatlerle mutlu oladursun, o, kalbini hiçbir zaman yıkılmayacak, her an onunla olan, şah damarından daha yakın bir sığınağa teslim etmenin hafifliğini yaşıyordu.

Yalnızlık, sadece Yaratıcıyı unutanlar için bir azaptı. O’nu bulanlar için ise yalnızlık, sevgilinin huzuruna kabul edilmekten başka bir şey değildi.

“Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temelluk edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Her şeyin anahtarı onun yanında, her şeyin dizgini onun elindedir. Her şey onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.” (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)

Ve Abdullah, o gece loş odasında, bütün zerratıyla, ruhuyla, aklıyla, kalbiyle; dalgalarla, yıldızlarla, denizlerle, kâinatla birlikte sarsılmaz bir imanla ve güvenle zikretmeye devam etti:

La İlahe İllallah

 

Bu yazıyı okurken lütfen “La ilahe illallah” zikrini dinleyerek okuyunuz. Kulaklıkla daha tesirli olabilir.

 

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu