Atatürk ile ilk tanışmamız !

Bizi bilip, tanımayan da, yaşımızın 80-90 olduğunu zannedecek.Halbuki o öldüğünde biz dünyada yoktuk.Ölümünden yıllar sonra, anıtkabire gömüldüğü yıllarda doğmuşuz biz.

Ama, tabii onu tanımamak ne demek ! Türkiye’de yaşayıp da onu tanımamak mümkün mü? Nereye baksak karşımızda o. Heykelleri, resimleri, isimleri her yerde karşımıza çıkıyor. Bırakın herşeyi, herkesin cebinde bile o var. Her vilâyetin büyük caddesinin ismi onun adıyla anılmıyor mu? Bir zaman Avrupa’dan Türkiye’yi ziyarete gelen bir turist, her tarafı geze, geze, Anadolu şehirlerinden birine gelmiş. Orada İngilizce bilen bir gence, turizm danışma bürosunun yerini sormuş. Genç de, ona işlek bir caddeyi göstererek tarif etmiş. Turist de o tarafa bakarak, “orası Atatürk caddesi mi, Cumhuriyet caddesi mi? “ deyince, genç şaşırmış. “Atatürk caddesi” demiş ve peşinden de ilâve etmiş,” peki siz yabancısınız ama, nasıl bildiniz oranın Atatürk caddesi olduğunu?” deyince, “ ben, bir aydır Türkiye’yi geziyorum, hangi şehirdeki büyük caddeye baksam, ya ‘Atatürk’ veya ‘Cumhuriyet’ caddesi başka isim yok ki zaten…” demiş. Gerçekten de öyle değil mi?

Gelelim başlıktaki ifadeye. 1960 senesinde Ankara’da ilkokula başlamıştım. İlkokulumuz, hemen Ankara kalesinin yanındaydı. Sınıfın da en çalışkanlarındandım, öğretmenim beni çok seviyordu, tabii ben de onu. İlk aşımızı olacaktık, koridora çıktık, tentürdiyot kokuları burnumuza gelmeye başlayınca; özellikle üst sınıflardan aşı tecrübesi olup da korkanlar, ağlayanlar, aşı olmaktan kaçınanlar çoğalmaya başlayınca, ilk defa aşı olacak bizlerde de, bir tedirginlik başladı. Nasıl bir şey olduğunu pek bilmiyorduk. O zaman öğretmenimiz bize, “ çocuklar, Atatürk’ü seven hiç korkmadan kolunu uzatır” dedi. Dindar bir insan olan babamın, evde bize verdiği dinî bilgilerle yetiştiğimizden, onu da dinî, mukaddes bir şey zannetmiş olacağız ki.(tabii öğretmenimin de telkiniyle) kolumu hiç korkmadan uzattım. Ama, koluma iğne batar batmaz duyduğum acıyla artık, kime ne söyleyeceğimi bilemiyordum, öğretmenim de dahil, içimden bir kızgınlık geçirdim, Atatürk’ü de işte o acıyla karışık durumda tanımış oldum. Dolayısıyla, onunla unutmadığım ilk  tanışmamız böyle olmuştu.

Onu kendi halinde bırakmayan, adeta ilâhlaştıran Kemalistler, herkesin kendileri gibi sevmesini, tapınmasını bekliyorlar. Kimse, kimseyi sevmeye mecbur değil ama, işte burası Türkiye. Bir de kanun zoruyla mecbur etmeye çalışıyorlar bazı şeyleri.

Nurları ilk tanıdığımda 17 yaş içerisindeydim. Ankara Kocatepe’de üstadın saff-ı evvel talebelerinden emekli yüzbaşı rahmetli Refet Barutçu ağabeyin de devamlı geldiği bir dershaneye gidiyordum. Oraya yakın, Mimar Kemal ortaokulu vardı. İşte orada, teyzemin oğlu okuyordu, ben onu da dershaneye götürmek için, bir Cumartesi günü okula gittim, mevsim de kıştı. Tabii, o zaman okullar ve devlet daireleri Cumartesi günü öğleye kadar açıktı. Daha  teneffüse çıkmamışlardı, ben de koridorda  gezinerek bekliyordum. Biraz dikkatli olduğumdan, etrafı inceliyordum.  Bir ara okul  duvar gazetesine gözüm takıldı, okurken  baktım bir şiir vardı M. Kemal’e dair. “Tanrı gibi görünüyor her yerde” diye bir mısrasını görünce tepem attı. O zamanki gençlik heyecanıyla, biraz da serdeki gözü karalıkla hemen hademeyi buldum ve “bu okulun müdürü nerede?” dedim. Bu tavra adam şaşırdı, şöyle beni bir süzdü “ ne yapacaksın? “ dedi. “lâzım” dedim.” Müdür bey yok ama, muavin bey var” dedi.  “İyi beni ona götür “ dedim ve gittik yanına girer girmez,  “ o duvar gazetesinde böyle, böyle yazıyor, indirin onu oradan” dedim. Adam da birden şaşırdı “nerede?” dedi, beraber duvar gazetesinin olduğu yere gittik, o da okudu. Tekrar odasına döndük, ben ayakta bekliyordum. Bana kim olduğumu sorduktan sonra , “ haaa, bu okulda bir palto hırsızı var, (talebelerin paltoları koridordaki askılarda asılıydı) o sen olmayasın? Şimdi polis çağıracağım” dedi. Ben de ayakta idim, hemen oturdum ve “ çağır “dedim. “Ayıp ya, müftünün keçisi çalınmış, ‘müftü keçi çaldı’ diye iftira atmışlardı, sizinki de ona benziyor (1967-68 yıllarıydı herhalde, zannedersem Edirne müftüsünün keçisini çalmışlar, o zaman Cumhuriyet gazetesi ‘müftü keçi çaldı’ diye iftira etmişti. Onu kastettim) “ baktı ki olmuyor, bana bir-iki nasihat etti. Daha sonra yanından ayrıldım. Ama o şiirdeki mısrayı da hiç unutmamıştım. Bu dalkavuk, düzenbaz Kemalistler, utanmadan her türlü şirki haleti irtikap ediyorlar. Halbuki onu ilahlaştırıp putlaştıranlar, onun “benim naçiz (ehemmiyetsiz) vücudum bir gün toprak olacaktır”  sözünü de hiç kaale almıyorlar. Neticede toprak olan birini bu tapınmak niye?

Yeri gelmişken,  onun sağlığında, onunla bir şekilde münasebetleri olan; Rahmetli dedem, annem ve hâlâ hayatta olan 92 yaşındaki babamın hatıralarını da anlatayım:

Rahmetli dedem, 1306 (1890) doğumluydu, bize çok hatıra anlatmıştı.  Bir ara seferberlik zamanında, Kâzım Karabekir paşanın kızının emir askerliğini de yapmıştı. Diyordu ki rahmetli; “ yavrum, bizim zamanımızda askerlik dört seneydi. 326 da (1910) asker oldum, fakat bir müddet sonra; Balkan harbi, Trablusgarp, Çanakkale,  cihan harbi (1. dünya savaşı) derken, muharebeden, muharebeye (savaştan savaşa) giriyorduk. Artık öyle hale gelmiştik ki; millet, asker, aç-sefil.( affedersiniz) atların terkindeki, çiğ arpaları yıkayıp, kaynatıp yiyorduk. Daha ne yapacağını şaşırmış, deriden yapılmış çarıklarımızı kaynatıp, ondan çorba, yemek yapmaya çalışıyorduk ve her birimiz bir köşeye çekilmiş bekliyorduk. Artık milletin damarını kessen kan akmayacaktı, öyle bir halde, kışlalarımızın duvarına yaslanmış bekliyorduk. İşte o anda gazi (M.Kemal), bizim oraya da geldi ve bizi toplayarak;  “askerler, ey millet! Allah indinde en büyük din islamdır. Siz çok savaştınız yoruldunuz biliyorum. Eğer kendimize gelmez, vatanı işgal eden düşmanı kovmazsak, hain İngiliz, Yunan gelip dinimizi, kur’anımızı ortadan kaldıracak. Hilafeti kaldırıp, halife efendimizi hal’ edecekler, Camilerimizi tahrip edip, Ayasofya’ya çan takacaklar! Böyle olmasını ister misiniz? “ meâlinde bir konuşma yaptı.   Biz de hep bir ağızdan “Allah göstermesin, öyle şey olur mu?” dedik. “O halde, bir kere daha silkinip, düşmanın üzerine gitmeliyiz” dedi. Biz de hep birden bir kere daha, “Ya Allah! “ dedik, Yunan’ı denize döktük ve zaferi kazandık Allah’a şükür. Cumhuriyet ilân edilene kadar askerdim ben. Dört sene yerine tam onüç sene askerlik yaptım. Ama, işte Cumhuriyetten sonra Paşa değişti, sanki daha önce bize o sözleri söyleyen o değildi. O zaman söylediği ve bize korku saldığı o şeylerin hepsini kendi yaptı.”

Babam, 8-9 yaşlarında iken, medrese 3. sınıfa gidiyormuş. Harf inkılabı yapılmış, dolayısıyla tahsil hayatı  da bitmiş. Derdi ki “bir gecede bizi cahil bıraktılar…”

Rahmetli annem de yine; 10 Kasım 1938 günü, ilkokul 3. sınıfta okurken, öğretmenleri üzüntülü bir şekilde sınıfa girip, “çocuklar, babanız öldü, okul tatil, haydi evinize” demiş. Rahmetli annem de , biraz safi kalpli bir insandı. Ağlayarak eve gelmiş, anneannem rahmetli de, içeriden sesini duyarak, heyecanla dışarı çıkmış “ne oldu kızım?” diye. “öğretmen yolladı, babam ölmüş”  demiş. Anneannem de şaşırmış, “ne babası ölmesi kızım, baban işten geldi, içeride yatıyor” demiş. Annem de ağlayarak ısrar edince, rahmetli anneannem hemen içeri girip, rahmetli dedeme bakmış, gerçekten de uyuyormuş, kontrol etmiş, bir şey yok. “kızım baban içeride uyuyor, kim dedi öldü diye? Gel bak” demiş, annem yine ağlayarak içeri gidip, babasını görünce inanmış. M.Kemal’in ölümü üzerine “babanız öldü” denilince, dedem de kızmış, annemi daha da okula yollamamış. Garip milletimin başına M. Kemal’li ne işler gelmiş böyle işte. Bununla alâkalı, gençliğimizde Ankara’da duyduğumuz fıkra gibi bir hadise var onu anlatayım sizlere;

Ankara Kızılay ‘da, orduevine yakın Zafer meydanı var. Orada da bir heykel var, görenler bilir. İşte o heykelin önüne bir 10 Kasım sabahı erkenden, alaca karanlıkta adamın biri gelir, başlar ağlayıp sızlamaya. “atam, sen kalk da ben yatam ! “ falan diye. O anda bir ses duyulur, biraz da boğuktur. “gel yat öyleyse” diye. Adam hemen sıvışır, “aman atam, çoluk çocuğum var” diye. Meğer, geceden kalan bir sarhoş, heykelin arkasına sızmış, yeni, yeni kendisine geliyormuş. Adamın tavrına göre öyle söylemiş.Tabii, bu anlatılan şey, doğru veya yanlış olabilir.Yalnız, bu şekildeki tavırlar çok görülüp, duyulmuştur.

“Acaba? “ diyorum kendi kendime, “bu garip ve şaşkın halimiz, dünyanın başka bir yerinde var mı bilmem?”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*