Bazen bir mesele hakkında söylenebilecek en uygun söz, “Olaya biraz Fransız kalmışlar” oluyor. Zira uzaktan bakarak, işin tarihini, şartlarını ve arka planını bilmeden hüküm vermek kolaydır. Fakat Avrupa’daki Müslümanların bugün sahip oldukları kurumları, camileri ve imkânları değerlendirirken altmış yılı aşan bir mücadeleyi görmezden gelmek büyük bir haksızlıktır.
Son günlerde Köln’de bir Müslüman cemaat tarafından yürütülen büyük bir proje etrafında çeşitli tartışmalar yaşanıyor. Yakın zamanda hem eski merkezi hem de yeni yeri görme imkânı bulanların anlattıklarına göre gerçekten oldukça büyük bir projeden söz ediyoruz. Ben şahsen yeni merkezi görmedim. Ancak projenin büyüklüğünü ve Avrupa şartlarında böyle bir yatırımın ne ifade ettiğini biliyorum.
Tam da burada, Türkiye’den Avrupa’ya bakarak hüküm verenlerin unuttuğu -yahut hatırlamak istemediği- bazı tarihî gerçekleri hatırlatmak gerekiyor.
Diyanet’ten Önce de Avrupa’da Müslümanlar Vardı
Diyanet İşleri Türk İslam Birliği, yani DİTİB, Almanya’da 1984 yılında kuruldu. Fakat Almanya’daki Türklerin ve Müslümanların dinî hayatı elbette 1984’te başlamadı.
DİTİB henüz ortada yokken Millî Görüş mensupları, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebeleri ve takipçileri, Nur camiasına mensup insanlar ve daha pek çok Müslüman grup Avrupa’nın farklı şehirlerinde mescitler, dernekler ve dinî eğitim mekânları kuruyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda belki küçücük, köhne ve yetersiz görünen bu mekânların tarihî vazifesi son derece büyüktü.
1960’lı yılların sonlarından itibaren Avrupa’da doğup büyüyen veya çok küçük yaşlarda buraya getirilen binlerce çocuğun Kur’an öğrenmesi, temel dinî bilgileri edinmesi ve Müslüman kimliğini muhafaza edebilmesi büyük ölçüde bu insanların gayretleri sayesinde mümkün oldu.
Bugün Avrupa’da üçüncü ve dördüncü nesil Müslümanlardan söz edebiliyorsak, bunun arkasında yalnızca ailelerin değil, o ilk mescitleri açan insanların da emeği vardır.
Bodrum Katlarından Büyük Merkezlere
O yılları bilmeyenler bugünün şartlarına bakıp “Bir cemaatin elinde bu kadar para nasıl olabilir?” diye soruyor.
Sorulabilir. Şeffaflık talep etmek de son derece tabiidir. Dinî kurumlar dâhil olmak üzere toplumdan bağış toplayan her kuruluşun mali konularda hesap verebilir olması gerekir.
Fakat tartışma burada bitmemelidir.
Şunu da sormak gerekir: Avrupa’daki Müslümanlar altmış yıldır ne inşa ediyor?
Bugün büyük bir Müslüman kuruluşun milyonlarca avroluk bir merkezi varsa bunun arkasında sadece bugünün parası değil; onlarca yıllık bağış kültürü, ticari faaliyetler, gayrimenkuller, gönüllü çalışmalar ve nesiller boyunca biriken kurumsal imkânlar bulunabilir.
Bunları araştırmadan, Avrupa Müslümanlarının geçmişini bilmeden yalnızca rakamlar üzerinden hüküm vermek meseleyi anlamak değildir.
Köln’deki ilk dönem mescitlerinden Barbaros Mescidi bunun güzel örneklerinden biridir. DİTİB’in kuruluşundan çok önce faaliyette bulunan bu mescit, Köln’ün merkezî bölgelerinden birinde olmasına rağmen arka tarafta kalan mütevazı bir mekândı.
Çünkü o neslin imkânı buydu.
Avrupa’ya işçi olarak gelen insanlar fabrikalarda çalışıyor, kazançlarından artırdıklarıyla bodrumlarda, arka sokaklarda, apartmanların altında küçük mescitler açıyordu.
Peki Müslümanların çocukları ve torunları da sonsuza kadar bodrum katlarında mı ibadet etmek zorunda?
Neden Müslümanın Büyük Bir Merkezi Olmasın?
Avrupa’nın hemen her şehrinde çok sayıda Hristiyan kilisesi, mezhebi, tarikatı, vakfı ve derneği bulunuyor. Bunların bir kısmı son derece kıymetli gayrimenkullere, tarihî yapılara ve ciddi ekonomik imkânlara sahip.
Bunları gören insanların çoğu, “Bu kadar büyük bina neden bunların elinde?” diye sormuyor.
Fakat söz konusu Müslüman bir cemaat olduğunda, sahip olunan büyük bir bina veya yüksek bütçeli bir proje kimi çevrelerde başlı başına şüphe sebebi hâline gelebiliyor.
Burada ciddi bir ölçü problemi var.
Elbette Müslüman kuruluşların mali yapıları sorgulanabilir. Hukuka aykırı bir durum varsa araştırılmalıdır. Fakat yalnızca büyük bir bütçeye veya değerli bir gayrimenkule sahip olmak kendi başına suç veya şaibe değildir.
Üstelik Avrupa’daki Müslümanların bu imkânlarının önemli bir kısmı gökten inmedi. İşçilerin maaşlarından ayırdığı marklarla, esnafın kazancından verdiği bağışlarla, kadınların evlerinden topladığı yardımlarla ve insanların yıllarca ücretsiz çalışmasıyla meydana geldi.
Bu yüzden Avrupa Müslümanlarının kurumsal birikimini küçümsemek, yalnızca belirli bir cemaati değil, birkaç neslin emeğini küçümsemektir.
Asıl Endişe Avrupa’daki Müslümanların Geleceği
Meselenin benim açımdan daha önemli bir tarafı ise Türkiye’de yaşanan bu tür tartışmaların Avrupa’ya yansımasıdır.
Avrupa’daki Müslümanlar zaten uzun süredir ciddi toplumsal ve siyasî tartışmaların merkezinde bulunuyor. Camilerin finansmanı, Müslüman kuruluşların yabancı ülkelerle ilişkileri, imamların durumu, derneklerin faaliyetleri ve İslam’ın kamusal alandaki görünürlüğü sürekli tartışılıyor.
Türkiye’de ortaya çıkan her büyük tartışma burada Müslüman kuruluşlara kuşkuyla yaklaşan çevrelerin eline yeni malzemeler verebiliyor.
Benim asıl endişem budur.
Çünkü Avrupa’daki Müslümanlar bugün sahip oldukları hakları kolay elde etmediler.
1960’lardan bugüne kadar mescit açabilmekten minare inşa etmeye, çocuklara din eğitimi vermekten mezarlık alanlarına, helal gıdadan dinî cemaat statüsüne kadar pek çok konuda uzun mücadeleler verildi.
Altmış yılda tırnaklarımızla kazıyarak elde ettiğimiz kazanımların, başka yerlerde yapılan hatalar veya ölçüsüz tartışmalar yüzünden burada kaybedilmesinden endişe etmek zorundayız.
Çünkü Avrupa’da bir Müslüman kuruluş hakkında ortaya atılan her iddia yalnızca o kuruluşu etkilemiyor. Oluşan güvensizlik zamanla diğer Müslüman kurumlara da sirayet ediyor.
Cui Bono: Bu Kimin İşine Yarıyor?
Bu sebeple böyle zamanlarda eski ve basit bir soruyu sormakta fayda var:
Cui bono?
Yani: Bundan en fazla kim faydalanıyor?
Bir Müslüman cemaatin yanlışları varsa elbette konuşulmalı, gerekiyorsa eleştirilmeli ve hukuka aykırı işler varsa hesabı sorulmalıdır. Hiçbir cemaat veya kuruluş eleştiriden muaf değildir.
Fakat eleştiri ile birikimi yok etmek aynı şey değildir.
Bir yapıyla mücadele ederken Avrupa’daki milyonlarca Müslümanın altmış yıllık kurumsal mücadelesine zarar veriliyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Çünkü bugün Avrupa’da Müslümanların ihtiyacı daha fazla parçalanmak değil; hukuka bağlı, şeffaf, güçlü ve kalıcı kurumlar meydana getirmektir.
Artık Müslümanların bodrum katlarına mahkûm edildiği dönem geride kalmalıdır.
Camilerimiz, eğitim merkezlerimiz, kültür kurumlarımız ve sosyal kuruluşlarımız Avrupa şehirlerinin görünür ve saygın birer parçası olabilmelidir. Bunu başaran hangi Müslüman topluluk olursa olsun, ortaya koyduğu eserin hesabı elbette sorulabilir; fakat varlığından rahatsız olunmamalıdır.
Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde üzerinde ısrarla durduğu Müslümanlar arasındaki uhuvvet ve tesanüd ölçüsünü de tam burada hatırlamak gerekiyor. Cemaatler arasındaki farklılıkları düşmanlık sebebi hâline getirmek, bir Müslüman topluluğun zararından memnun olmak veya onun kaybını kazanç saymak bu anlayışla bağdaşmaz.
Bugün bir cemaat zarar görür, yarın bir başkası.
Sonunda kaybeden isimler ve tabelalar değil, Avrupa’daki umum Müslümanlar olur.
Bu nedenle meseleye Köln’den, Berlin’den, Paris’ten, Amsterdam’dan; kısacası Avrupa Müslümanlarının altmış yıllık tecrübesinin içinden bakmak gerekir.
Uzaktan hüküm vermek kolaydır.
Bodrum katlarından bugünkü merkezlere hangi şartlarda gelindiğini bilenler için ise mesele, birkaç rakamdan çok daha büyüktür.

Bu yazıyı okuyunca yıllar önce medyada çıkan Barbaros mescidi haberi geldi aklıma, Kölnün en eski mescidi diye geçiyordu ve kyfhäuser sokagında bir arka avludaydı yanlış hatırlamıyorsam 50 sene kadar hizmet verdikten sonra bina satıldığı yada yıkılacağı için kapatılmıştı. Cami idaresi ile ilgilenen kişi içimiz kan ağlıyor demiş hatta 100 kişi civarında cemaatleri olmasına rağmen yeni bir yer bulamamışlardı. Mihrabını ve kürsüsünü bile Köln şehir müzesi almıştı. Sizin yazınızda anlatılan bodrumlardan arka avlulardan bugünkü büyük merkezlere nasıl gelindiğinin en güzel misallerinden biri bu. Dün kiracı olduğumuz için 50 senelik mescidimizi elimizden aldılar bugün kendi yerimizi alıp büyük merkez yapınca bu kadar para nerden geliyor bu kadar büyük yere ne gerek var deniliyor 🙂 Avrupadaki göçmenlerin geçmişini bilmeden bugüne bakınca tabi konuşması kolay. Kaleminize sağlık Ahmet bey kardşim.
1960 lı yıllara bizde şahidiz. Doğru ve güzel anlatılmış bir yazı. Allah razı olsun.
Teşekkür ederim çok güzel bir yazı olmuş. uhuvvet muhabbet ve şeffaflık. muhabbetle kalın.