Avrupa’da en hızlı yayılan din, İslâm

“Avrupa’da en hızlı gelişen din İslâm. Sadece İngiltere’ye baktığımızda son 10 yılda 100 bin kişinin İslâmı tercih ettiğini görüyoruz. 100 yıl önce Avrupalı bir fikir adamı ‘İslâm en büyük dinlerden biri olacaktır’ demişti. Şimdi bakıyoruz, bu tahminler gerçek olmak üzere. Avrupa’da büyük ölçüde İslâm tercih edildiğine göre Said Nursî’nin tesbiti tam bir gerçek.”
BEDİÜZZAMAN’IN TESBİTLERİNE YÜZDE YÜZ KATILIYORUM

“ ’Doğru İslâmı ve İslâma lâyık doğruluğu yaşamalıyız’ diyen Bediüzzaman’ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum. Hepimiz burada inancımızın temsilcileriyiz. Dinimizi çok doğru bir şekilde yaşamalıyız ki, dışarıdan bakan insanlar ‘Bu din çok iyi, ne kadar güzel davranıyorlar’ diyebilsinler. Çünkü yaşantımız, bizim inancımızı yansıtan bir ayna.

ONUN HER SÖZÜNÜ TEREDDÜTSÜZ KABUL EDİYORUM

“Yatağımın başucunda Said Nursî’nin birkaç eseri var. Bundan sonra daha bir dikkatle okuyacağım. Birkaç gün önce bana yine bazı arkadaşlarınız Bediüzzaman’la ilgili bazı sözler aktardılar. Her söylediğini hiçbir şekilde şüpheye düşmeden kabul ediyorum. Her söylediği bana çok doğru geliyor.”

İNGİLİZ GAZETECİ YVONNE RİDLEY, YENİ ASYA’NIN SORULARINI CEVAPLANDIRDI

Bediüzzaman’ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum

Yvonne Ridley, iş icabı bulunduğu Afganistan’da Taliban mensuplarınca kaçırılan ve sonrasında Müslüman olan ünlü bir İngiliz gazeteci. Hazırlığı devam eden “alternatif sosyal ağ” www.salamworld.com”un İstanbul’daki tanıtım ve  istişare toplantısına katılmak için ülkemize gelmişti. Kendisiyle Swiss Otel’de görüşmek nasip oldu. Gazetemizdeki “Mısır Mektupları”ndan hatırlayacağınız, yazarımız Fatma Nur Zengin ile birlikte, onun tercümanlığı vasıtasıyla bir sohbet gerçekleştirdik. Yvonne Ridley, tam tesettürü ve samimî açıklamalarıyla “İmanın, insanı insan yaptığına” güzel  bir misal.

Öncelikle İslâm’ı seçmiş olmanızdan dolayı tekraren tebrik ediyoruz. Daha önceki bazı konuşmalarınızda “Elinizdeki İslâm’ın kıymetini bilin”demişsiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?

Şöyle izah etmeye çalışayım: Çok güzel bir evde doğmuş olabilirsiniz. Ama aradan zaman geçince, evinizin güzel olduğunu, bakımlı ve temiz olduğunu hatırlamıyor olabilirsiniz. Ancak evinize bir misafir gelir, “Evinizin boyası ne kadar güzel” der ve ondan sonra evinizin gerçekten güzel olduğunu fark edebilirsiniz. Ben böyle bir şey yaptığımı düşünüyorum. İnşallah yapmışımdır. İnsanların, Müslümanların tekrar dinlerinin farkına varmalarına sebep olmuşum diye düşünüyorum.

İslâm’a karşı oluşan yanlış imajı nasıl değiştirebiliriz? Bu anlamda Bediüzzaman’ın bir ifadesini hatırlatmak isterim.  Diyor ki, “Doğru İslâmı ve İslâmiyete lâyık doğruluğu fiillerimizle ortaya koyabilirsek, diyer dinlerin tabileri de gruplar halinde Müslüman olur.” Bu tesbiti nasıl yorumluyorsunuz?

Bediüzzaman’ın tesbitlerine yüzde yüz katılıyorum, çok doğru bir tesbit. Hepimiz burada inancımızın temsilcileriyiz. Hepimiz, dinimizi çok doğru bir şekilde yaşamalıyız ki dışarıdan bakan insanlar “Bu din çok iyi, ne kadar güzel davranıyorlar” diyebilsin. Çünkü yaşantımız, bizim inancımızı yansıtan bir ayna.

Meselâ, Batıda bir Müslüman yere çöp atsa diyorlar ki, “Bak işte, yere çöp attı, bu Müslüman.” Ama o Müslüman yerdeki bir çöpü kaldırıp çöp kutusuna attığında bu defa hemen algılar, kanaatler değişiyor ve “Bak, ne kadar güzel bir davranış. Müslümanın yaptığı iyiliğe bak. Demek ki Müslümanlar da iyi insanlar” diyebiliyorlar. Bu, bizim omuzumuzdaki çok büyük bir sorumluluk. İnancımızı en iyi şekilde yansıtmalıyız.

Bediüzzaman Said Nursî’yi tanıyor musunuz, okuduğunuz eserleri var mı?

Biliyorum. Yatağımın başucunda da bir kaç eseri var. Bundan sonra daha bir dikkatle okuyacağım. Bir kaç gün önce bana yine bazı arkadaşlarınız Bediüzzaman ile ilgili bazı sözler aktardılar. Her söylediğini hiçbir şekilde şüpheye düşmeden kabul ediyorum. Her söylediği bana çok doğru geliyor. Demek ki eserlerini daha önce okudum.

Said Nursî’nin “Avrupa bir İslâm devletine hamiledir. Günü gelince onu doğuracaktır” şeklinde bir tesbiti de var. Avrupa’daki gelişmeleri göz önüne alarak bu tesbiti nasıl yorumlarsınız?

Bu tesbitin de kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum. Avrupa’ya baktığımızda en hızlı gelişen din İslâm dini. Sadece İngiltere’ye baktığımızda son 10 yılda 100 bin kişinin İslâm’ı tercih ettiğini görüyoruz. Bu bile tek başına yeterlidir. 100 yıl önce Avrupalı bir fikir adamı “İslâm en büyük dinlerden biri olacaktır” diye görüş beyan etmişti. Şimdi bakıyoruz, bu tahminler gerçek olmak üzere. Avrupa’da büyük ölçüde İslâm tercih edildiğine göre Said Nursî’nin tesbiti tam bir gerçek.

Şunu da ilâve edelim, Bediüzzaman Hazretleri de bu tesbiti 1900’ün başlarında Ayasofya Camii önündeki bir ilmî sohbette söylemiş zaten…
İlginç… Şu da bir gerçek ki, sanıyorum İngiltere’de Cuma günleri camiye giden Müslümanların sayısı, Pazar günü kiliseye gidenlerden daha fazla.
İngiltere’de insanlar “Ben Hıristiyanım diyorlar” ama dinle bağları yok. En fazla Pazar günü kiliseye gidiyorlar. Bu da onların dine bağlı olduğunu göstermez.

Gerçi Türkiye’de de bazı insanlar, inançlarının gereğini tam olarak yerine getiremiyorlar, ama…

Olsun, Türkiye’de yine de insanlar büyük çoğunlukla Ramazan ayında oruç tutuyorlar. Bu bile onların dine bağlılığının devam ettiğini gösteriyor. Bizde o bile yok.

Müslüman olduktan sonra isminizi değiştirdiniz mi?

Hayır, ismimi değiştirmedim. Pakistan’a gittiğimde herkes sürekli bunu soruyordu. “İsmin ne, ismin ne?” diye. Ben de sadece onların soruları üzerine “Meryem” demeye başladım. Ben Pakistanlılar için “Meryem”im. Her defasında oraya gittiğimde bana “Meryem bacı geldi, Meryem kardeş geldi” diyorlar. Ama başka yerde bu ismi kullanmıyorum. Çünkü sahabiler de Müslüman olmadan önceki isimlerini kullanmaya devam etmişlerdir. Ben de doğuştan bana verilen ismi değiştirmeyi düşünmüyorum. Ama Pakistanlılar için Meryem’im…

İslâm’ın güzelliğini bilmeyenlerin çok tekrar ettikleri bir propaganda var. Onlara göre tesettür ‘esaret’tir. Siz tesettürü nasıl yorumluyorsunuz?

Ben de İslâm’ı tanımadan önce başörtülü birini gördüğümde, bunun bir baskı neticesi olduğunu düşünürdüm. Baskı altında birini gördüğümü, özgürlüğü olmayan birini gördüğümü düşünürdüm. Ama İslâmla tanıştıktan sonra ne zaman bir başörtülü görsem, özgürlüğüne kavuşmuş bir insan gördüğümü düşünürüm.

Beyninin ve aklının derecesiyle değerlendirilmesi gereken bir kadın gördüğümü düşünüyorum, eteğinin boyuyla değerlendirilen değil. 3 yıl önce Türkiye’ye geldiğimde bir üniversiteyi ziyaret etmek istedim. Fakat girişte bana, “Ya başörtünü açarsın, ya da içeri giremezsin” dediler.

Yanımda bir tercüman vardı ve güvenlik görevlisinin söylediklerini tercüme ediyordu. “Ya başını açarsın ya da giremezsin” diye ısrar etti. Ben de “Başımı açmayacağım ve içeriye gireceğim” dedim. Girersin, giremezsin diye biraz atıştık. Ben döndüm ve güvenlik görevlisine dedim ki, “Kardeşim, eve gittiğin zaman annen sana ‘Oğlum bugün işte ne yaptın?’ diye sorduğunda, ‘Anne, bir başörtülüyü kapıdan çevirdim, içeri almadım’ mı diyeceksin?” diye sordum. Bunun üzerine o yolumdan çekildi, içeri girdim.

Bilmiyorum, Müslüman erkeklerin anneleri ile arasındaki ilişki nedir, ama onları anneleriyle korkuttuğun vakit, her iş halloluyor. İslâmda ‘anne’ dendiğinde akan sular duruyor. Batıya baktığınızda anne nedir? Anne, evdeki işleri yapan biri… Çok değerli bir figür değil.

Türkiye’deki genç kızlara bir tavsiyeniz, bir mesajınız var mı?

Bence Türkiye’deki kardeşlerimiz çok güçlü. Çünkü onlar inançları gereği, tesettür için en çok mücadele veren kişiler oldu. İnançları sebebiyle okula gidemediler, işlerinden oldular. Hatta, bu sebeple başka ülkelere göç etmek durumunda kaldılar. Onları her zaman takdir ediyorum.

Türkiye’ye her defasında geldiğimde tesettürün biraz daha yaygınlaştığını görüyorum. Daha çok başörtülü görüyorum.  Bunu da, inançlarının önemini anlamalarına bağlıyorum. Yapılan uygulamalar, uygulanan yasaklar beyin göçüne de sebep oluyor ki bu Türkiye’nin zararına.

“Laikçiler” dünyanın da, Türkiye’nin de baş belâsı. Başka herkes birbirini dinliyor, ama onlar hiç kimseyi dinlemiyor.

Gazetecilik yapmaya devam ediyor musunuz?

Evet, ediyorum. Müslüman olduktan sonra yapılan haberlerde benden “Eski gazeteci” diye bahsettiler. Ben buna itiraz ettim. BBC, benden bahsederken eski gazeteci diyor ve eski fotoğraflarımı kullanıyordu. Onlara da itiraz ettim.

Türkiye’de uzun süre gazeteciler başörtülü fotoğraf vererek “basın kartı” alamıyordu. Sizin için İngiltere’de böyle bir problem oldu mu?

Hayır, hayır. Benim basın kartımda başörtülü fotoğrafım var. (Bu esnada basın kartını bize gösteriyor.)

Afganistan’daki esaret günleriniz nasıl geçmişti?

Her gün, “Bugün benim son günüm” diye düşünüyordum. Ama onlar bana iyi davrandı. Ben onlara zorluk çıkarıyordum, onlar bana kardeşçe davrandı.

Neticede Allah’ım bana hidayeti nasip etti.

Daha önceki açıklamalarından:

Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?

YaklaşIk 30 ay boyunca İslâm’ı araştırdım. Özellikle Kur’ân ve İslâm Peygamberi’nin hadisleri beni çok etkiledi. İslâm’ı tanıdıkça, yepyeni bir dünyayı keşfettiğimi anladım. Heyecandan yerimde duramıyor, kalbime yavaş yavaş imanın verildiğini hissediyordum. Sanki Allah bütün ruhuma İslâm’ı yerleştiriyor, beni; içinde büyüdüğüm medeniyetin kirlerinden temizliyordu. Ruhumu müthiş bir huzur kaplamaya başladı. Bu huzur kesinlikle İlâhî bir huzurdu. Artık iman etmemin zamanının geldiğini düşündüm ve Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldum. Daha sonra anladım ki, Allah beni hidayete erdirmişti. O günden beri, imanın tadını yaşıyorum. Gerçekten iman dünyada yaşanabilecek en güzel duygu…

Müslüman olmanız, çevrenizde nasıl bir tepkiyle karşılandı?

Başta annem olmak üzere herkes şok oldu. Çünkü Batılılar, İslâm’a karşı zihinlerine büyük bir peçe takmışlar. Bu peçe, İslâm’a karşı olan önyargının örtüsüdür. Biz Müslümanlar olarak, bu önyargı peçesini kaldırmak için büyük çaba göstermeliyiz. Batılıların önyargılarını ortadan kaldırabilirsek, birçok insan Müslüman olur. Çünkü İslâm’a, onun ruhlara bahşettiği huzura şu an en çok Batı insanı muhtaç.

Yvonne Ridley kimdir?

Yvonne Ridley, İngiliz bir gazeteci. Yvonne Ridley, Afganistan’da Taliban tarafından kaçırılmış bir gazeteci. Ancak onun esareti, gerçek anlamda hürriyetine kavuşmasına, İslâma teslim olmasına, Müslüman olmasına sebep olmuş. O günlerini anlatırken, kendisine iyi davranılıp Kur’ân hediye edildikten 30 ay sonra Müslüman oldu.

Kendisine verilen; “Beni esir alanlara ben çok kötü davranıyordum. Sesimi çıkarmasam bana işkence edeceklerini düşünüyordum. Ama ben onlara kötü davrandıkça onlar iyi davrandı ve bana Kur’ân-ı Kerim’i hediye ettiler, İslâm’ı anlattılar. Neticede Allah’ım bana hidayeti nasip etti” diyor. Ridley’in “Kur’ân sizi nasıl etkiledi?” sorusuna verdiği cevap şu şekildedir:

“Nefes kesiciydi. Kur’ân sanki bir hayat kılavuzu. Okuduğum her şeyden çok etkilendim. Özellikle kadın haklarından. Biz birlik olursak çok güçlü oluruz. Günde 5 defa biz böyleyiz. Günde 24 saat, haftada 7 gün böyle olsak (namazda saf tuttuğumuz gibi hayatta da birlik olsak) hiç kimse bizim topraklarımızı işgal edemezdi.”

Yvonne Ridley, Müslüman olduğu dönemde Sunday Express gazetesinde kıdemli gazeteci olarak çalışıyordu. On yıl boyunca ünlü Fleet Caddesi’nde The Sunday Times, The Observer, Daily Mirror ve Independent gazetelerine haber ve yorum yazdı. 30 yıllık meslek hayatı boyunca BBC TV ve radyosunda, CNN, ITN ve Carlton TV’de Afganistan, Irak  ve Filistin’le ilgili programlara, gerek programcı, gerek sunucu gerekse yapımcı olarak katkıda bulundu. Kadın haklarının yanı sıra, savaş karşıtı görüşleriyle de biliniyor. Yvonne Ridley, Müslümanlarla ilgili konularda düzenli yorumcu olarak gazetecilik mesleğini sürdürüyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*