Bağımlı tarımla nereye kadar?

Üzerinde yaşadığımız mübarek Anadolu toprakları, yerkürenin en verimli coğrafyasında bulunmaktadır. Dünyanın diğer kurak bölgelerini düşündüğümüzde, ne kadar şanslı olduğumuz ve ne kadar az şükrettiğimizin ülfetiyle hayatımıza devam ediyoruz.

Bu verimli topraklarda, birçok medeniyet ve kültürlerin yaşadığı Mezopotamya ovaları, GAP toprakları, Çukurova, Konya ve daha birçok ovanın bulunması gurur kaynağımızdır. Ne çare ki; bu münbit ovaların bereketli topraklarını işletmek ve problemlerini çözüme kavuşturma çabaları, her geçen gün olumsuz sonuçlara ulaştırmaktadır. Bu bereketli toprakların gerekli tarım faaliyetiyle değil Anadolu halkını, bütün Avrupa’nın kâmilen gıda ihtiyacını karşılayabileceğini, dört işlemi yapabilen herkesin bilebileceği bir gerçek olduğudur. Uçsuz bucaksız geniş ovaları, bol karlı dağları, muazzam baraj ve akarsularıyla, kendimize yetecek kadar tarla mahsullerini üretemediğimizden, gıda açığımız her geçen gün artmakta ve dışa bağımlılığımız sürüp gitmektedir.

Bu konuda verdiği bilgilerle bizi hayrette bırakan Antalya Ticaret Borsası (ATB) Başkanı Ali Çandır’ın tesbitleri bu çaresizliğimizi ve dışa bağımlılığımızı gözler önüne sermektedir: “Türkiye ekonomisi % 2.9 büyürken, tarım sektörünün % 4.1 küçüldüğünü, daha önce üretimde yeterli ürünlerde bile dışa bağımlı hale gelindiğini belirterek; son dönemde bazı ürünlerdeki vergilerin düşürülmesi ya da vergilerin sıfırlanarak ithalat kapısının açılmasının, kendimize dahi yetmediğimizin göstergesi olduğunu ve son sekiz yılda tahıllarda yetersiz üretim söz konusu olduğunu aktarmıştır. Mısırda son 16 yılda sadece bir yıl kendi ihtiyacımızı karşılayacak kadar üretebilmişiz. Kişi başına mısır tüketimimiz azalmasına rağmen ihtiyacımızın % 81’ini karşılayabilmişiz. Pirinç üretimimiz 16 yılda ihtiyacımızı karşılayacak düzeye ulaşmamıştır. Halen ihtiyacımızın % 70’ini üretebiliyoruz. Kuru fasulyede 16 yıllık geçmişte 2002-2004 dönemi haricinde % 87 oranında yeterlilik derecesine sahibiz. Yeşil mercimekte 2000’li yılların başında ihtiyacımızın % 90’ını üreten ülkemiz, bu gün ihtiyacımızın % 43’ünü üretebilmektedir. Kırmızı mercimek ve nohut da yeşil mercimeğin kaderini paylaşıyor. 2016 yılının Antalya’nın ekonomi ve iş dünyası bakımından bir daha tekrar etmesini istemeyeceği kadar yıpratıcı olduğunu ve bu alanda seferberlik ilân edilmesi gerektiğini vurguladı.”1

İnsanın nefesini kesen bu ürkütücü hale geliş olayını, neden sonuç zincirlemesinde kısaca gözden geçirmemiz gerekmektedir. İlk akla gelen sebep, çiftçiliğin yapıldığı kırsal alanlarda yaşayan insanların, ziraî faaliyetlerden çeşitli yollarla bıktırılarak koparıldığı, özellikle genç nüfusun köylerden şehirlere iç göç hareketiyle hızlı bir şekilde yönlendirilmesi sonucu, şehirlerin de kapasitelerinin kat kat üzerinde büyümesiyle meydana gelen sosyolojik dengedeki sapmadır. Köylerde birkaç hane ve iş yapamayıp, şehir hayatına uyum sağlayamayacak yaşlılar bırakılarak, faal ve genç nüfus şehirlerde günübirlik işlerle geçimini zorlanarak temin etme yoluna özendirilmiştir. Böylece tarım ve hayvancılık faaliyetleri azalarak devam ettirilmektedir. Anlaşılacağı üzere üretici olabilecek nüfus, tüketici durumuna getirilmiştir.

Zengin mineral yapısı, kimyasal gübrelerle iflâs ettirilen verimli topraklar, doymaz hırslar dolayısıyla, bol ürünler elde edebilme hesapları sonucu zehir deposu haline getirilmiştir. Üretici firmaların talimatıyla aşırı dozlarda kullanılan, ziraat kimyasal ilâç ve gübreleri toprağı bağımlı hale getirmiş olup, toprağa karışan bu zehirli kimyasallar uzun bir zaman etkisini devam ettirmektedir. Bu arada toprağın işlenmesinde vazifeli, faydalı canlılar da yok edilerek, toprağın florası tahrip edilmektedir. Öyle ki, dalından koparılan bazı ürünler, kullanılan kimyasal ilâç ve gübreler dolayısıyla, uzun yol nakliyatlarında, yollarda büyümeye devam ettiği yaşanan bir gerçektir. Bu türden yapılan katkılar, kemiyet olarak ürünü arttırır, ama kalite ve besin değerini tahrip eder. Onun içindir ki, toprağını ve gerçek anlamda teknik desteklerini, personeliyle yerinde uygulayarak koruyamayan tarım çalışmaları, istatistiklerin şehadetiyle de her gün geriye gideceği kaçınılmazdır.

Zamanımızın tarım faaliyetlerinde en büyük oyun tohumların genlerinde oynanmakta ve özellikle çiftçiler bununla esir edilmektedir. Tohumları kısırlaştıran, EBTER-HİBRİT gibi isimlerle bilinen gen transferleri, YARADILIŞA MÜDAHALE olup, insanlığın bütün hayat faaliyetlerini kontrol altında tutmak isteyenlerin uyguladığı biyogenetik transferlerin ürünüdür. Üretilecek gıdanın tohumu her yıl aynı merkezlerden aracılar eliyle çiftçilere ulaştırılır. Tohum öyle programlanmıştır ki, bir daha verimli hale getirilemiyor yani KISIRLAŞTIRILIYOR. Dolayısıyla her yıl çiftçilerin gelirlerinin büyük bir bölümü tohum tüccarlarına aktarılmış oluyor.

Kâinatın sahibi olan Rezzak-ı Kerim (cc) sonsuz cömertliğiyle toprağa, tohuma bereketler depoladığı halde, doymayan hırsıyla insan, bu ilahî dengeye müdahale ederek daha çok ürün almak istiyor, aldığı halde de huzurlu olamıyor. Unutulmamalıdır ki, ‘maymunu tutsak eden açgözlülüğüdür.’

SAĞLICAKLA KALIN

Feyzullah Ergün

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*