EURONUR ÖZEL

Barış Süreci Bir Fitneye Kurban mı Edilecek?

Malumunuz olduğu üzere “Terörsüz Türkiye” barış süreci ve görüşmeleri hususunda bu meselenin suhuletle çözülmesi ile beraber; daha huzurlu, daha müreffeh, daha mutlu bir ülkenin, bir toplumun var olacağı umudunu hep beraber yaşıyor, gözlüyor ve bekliyoruz.

İnanmak isteriz ki, akl-ı selim hakim olur da, bu süreçte bir yol kazası olmaz ve bir hayal kırıklığı da yaşamayız.

Bu barış sürecinin çözümü hususunda gördüğümüz kadarıyla hükümet ve devlet birlikteliği açısından, kamuoyunun hala hazır olmadığı ve bazı tereddütleri olduğu anlaşılmaktadır.

Yasal düzenlemelerin yapılacağına dair Ocak-Şubat 2026 tarihine işaret edilmişti. Bilahere bayramdan sonra denildi. Nisan ayı derken, örgüt tarafından; “Süreç Dondurulmuştur” açıklaması yapıldı. Ve nihayet halkın nazarında bir barışın sağlanması ve huzur ortamının oluşması ile ilgili umut beklentilerinin de sarsıldığını görüyoruz.

Bu yasal düzenlemeler ne zaman yapılacak. Bu konuda da cesaretli adımların atılmasında bir takım korku ve endişelerin olduğu tahmin edilmektedir.

Bu meselede sorumluluk taşıyanlar ile muhatapları arasında olumlu ve esastan bir barışı temin etmek için; ülkenin geleceği adına, ellerinde değerlendirilmesi gereken güzel fırsatlar vardır.

Ülkemiz bir ateş çemberi içerisindeyken bazı kolaylıklar sağlamak, hukukî düzenlemeleri behemehal hazırlamak elzemdir. Korkuya da hiç mahal yoktur. Yasal düzenlemelerle birtakım hakların verilmesi, Türkiye’ye hiçbir şey kaybettirmez. Tam aksine çok şey kazandıracaktır.

Cumhuriyet’in yüzüncü yılı anısına ve bu barış süreci kapsamında bir genel affı umutla bekleyen milyonların, özellikle yaşlı, hasta ve bebekli annelerin bu umutlarını boşa çıkarmayacak, bütün tutuklu ve mahkumlara şamil olacak, ayırım yapılmadan, herkese eşit; adil, insan haklarına uygun, bir yasal düzenlemenin hazırlanması ve yürürlüğe girmesi halinde, bütün ülkemiz rahatlayacaktır.

Bu yasaları hazırlayacak komisyon üyelerinin de ayrıca vicdanlarının sesine kulak vereceklerine ve alınacak kararlarda da akl-ı selim’in hakim olacağına yürekten inanıyorum.

Gelelim dil ve bazı kültürel haklar konusuna:

Ana dilde eğitim; Avrupa’da ve başka bir çok ülkede birden fazla dil ile eğitim veriliyor.

Avrupa’da Belçika denilen küçücük bir devlette 2-3 dilde eğitim veriliyor. Buranın bir de 2-3 bölgesi vardır. İsviçre’de bir sürü “kanton” vardır. Bunlara benzer çok ülkede eyaletler mevcuttur.

Bu gün Avrupa Birliği (AB)’nin en kalkınmış ve gözde ülkesi olan Almanya klasik anlamda; “özerk bölgelere bölünmüş üniter bir devlet” değil; ama federal 16 eyaletten oluşmaktadır. Bunların her biri anayasal yetkilere sahip federe devletlerdir.

Eyaletlerden her biri kendi anayasalarına, parlamentolarına ve hükümetlerine sahiptirler.

Bu eyaletlerin eğitim, polis ve kültür gibi alanlarda geniş yetkileri olmakla beraber, ülkenin bütünlüğü içinde hareket ederler.

Almanya’da yönetim iki ana seviyede yürür:
a) Federal düzeyde merkezi hükümet. Bu federal hükümetin Başbakan ve Bakanların yetki alanları: Dış politika, Savunma, Para politikası, Vatandaşlık ve büyük ölçüde de vergi sistemi.

b) Eyaletlerin yetkileri ise: Eğitim sistemi ki, her eyalette farklılıklar gösterebiliyor. Polis ve iç güvenlik, Kültür ve Medya ile Yerel Yönetimler.

Eyaletler, merkezi kararlarda doğrudan söz sahibidirler. Bütün bu eyaletler birbirine çelme takmaz, rekabet etmez, tam aksine yek diğerine yardımcı olur, destek verirler. Merkezi hükümet, bu eyaletlerden zayıf olana, ekonomik olarak geri kalmışına destek verir, yardım eder, kalkındırır.

İşte bu hususların, hakların hepsi demokrasisi oturmuş ve gelişmiş olan ülkelerde sağlıklı bir şekilde uygulanırken; bizim gibi geri kalmış devletlerde ana dilden, insanî haklardan bahsedince; her iki tarafta da acaba bölünüyor muyuz? Diye bir heyecan ve bir telaştır alıp gidiyor.

Eğer gerçekten medeni insanlar isek; hak ve hukuk biliyor ve riayet ediyorsak, bu durum; değil korku ve tereddüt; huzur, güven ve mutluluk vermelidir.

Ta Mustafa Kemal zamanından beri, İmam-Hatip okullarında, yine bizim için yabancı sayılan Arapça dili üzerinden eğitim veriliyor.

Bu gün toplam İmam-Hatip ortaokul ve lise dahil, okul sayısı: 5.000 civarında. Toplam öğrenci sayısı ise: yaklaşık 1 milyon 200 bin.

Buna göre, İmam hatip ortaokul ve liselerde görev yapan öğretmen sayısı da 80.000 dolaylarında.

Ayrıca Türkiye’de 100 küsur İlâhiyat ve İslâmi İlimler Fakülteleri vardır. Toplam ilahiyat öğrencisi ise: 300.000 ve akademisyenler ile öğretim görevlisi sayısı; 5.000 ile 7.000 arası olduğu ifade ediliyor.

Bütün bu okullarda Arapça eğitimi veriliyor. Hatta bazı fakültelerde mesela Mardin İlahiyat’ta eğitim dili Arapça’dır. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı üzere; yüzbinlerle ifade edilen öğrenci ve on binlerce akademisyen ve öğretmenle beraber yürütülen bu eğitim faaliyetleriyle, öğrencilerimiz Araplaştırılıyor denilebilir mi?

Bu meyanda Türkiye Cumhuriyeti’nde yüzü aşkın Üniversitelerinin çoğunda başta İngilizce, Fransızca, Almanca ve diğer yabancı dillerin fakülte ve bölümleri vardır. Buralardan mezun olanlar, müfredat çerçevesinde lise, orta okul ve hatta ilk okul öğrencilerine ders öğretmenliği yapmaktadırlar.

Bu son yıllarda bölge Üniversitelerimizde “Yaşayan Diller” adı altında daha yeni yeni Kürt dili üzerine eğitim faaliyetlerine başlandı.

Aslında bu terör olayları başlamadan çok önceleri yapılması gereken bir dil ve edebiyat-kültür faaliyeti olmalıydı. Diğer yabancı diller gibi Türkiye’de fazlasıyla etnik kökene sahip olan Kürtlerin, kendi zengin Kürt dillerine üniversitelerde yer verilmeliydi.

Mardin Artuklu Üniversitesi Kürt Dili Bölümünün açılması YÖK tarafından 2011 yılında onaylandı.

İlk öğrenciler 2011-2012 eğitim yılında alındı. İlk yerleştirmede, 21 öğrenci alındı. Ve arkasından gelen yıllık bazda öğrenci alımları devam etti. Bu öğrenciler mezun olduktan sonra bölge okullarında Kürtçe seçmeli ders öğretmenliğini yapmaktadırlar.

İlgili bölümlerde halen yüksek lisans ve doktora gibi çalışmalara ağırlık verilerek akademisyenler yetiştirilmektedir. Bölge üniversitelerinde, şu anda “Kürt Dili ve Edebiyatı” adı altında Fakülteler açılmaktadır.

Bütün bu faaliyetler sessiz ve sedasız bir şekilde yürütülürken ne Dünya’nın sonu geldi, ne kıyamet koptu ve ne de memleket bölündü.

Söz Mardin Artuklu Üniversitesinden açılmışken geçenlerde Üniversite ve Kültür ve Turizm Bakanlığı iş birliğiyle hazırlanan, Kürt Dili ve Kültür tarihinin en kapsamlı arşivlerinden biri olan JABA Koleksiyonu, düzenlenen uluslararası ölçekli basın aracılığıyla kamuoyuna tanıtıldı.

Müsadenizle bunu biraz açayım:

Rus Konsolosu Aleksandre JABA ile Kürt âlim Molla Mahmud Bayezidi’nin 19. yüzyıldaki derlemelerine dayanan Kürt diline dair, 15 ciltlik dev eser, Mardin’de yerel, ulusal ve uluslararası medya temsilcilerinin yoğun katılımıyla gerçekleştirilen toplantıda yayın dünyasına kazandırıldı.

170 yıllık bir birikimin akademik dünyayla buluşması büyük ilgiyle karşılandı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Erzurum’da görev yapan Rus Konsolosu Aleksandre JABA tarafından toplandığı belirtildi.

Uzun yıllar Rusya’nın St. Petersburg şehrindeki kütüphanede muhafaza edilen eserlerin 15 ciltlik külliyatın:
Ehmedê Xanî,
Feqiyê Teyran,
Melayê Bate gibi isimlerin klasik eserlerinin yanı sıra, dilbilim ve folklorik çalışmalarını da içeren 39 farklı eseri barındırdığı bildirildi.

Aslında bu muazzam çalışmanın Kürtlerin ağırlıklı olduğu Türkiye, Irak, İran veya Suriye’de yapılması gerekirdi. Kürt dili üzerine yapılan bu akademik çalışma, geç de olsa; Türk yazılı kaynaklarının arasına katılması çok anlamlı olduğu kadar, çok da kıymetlidir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Hatipler Kürtçe bir selâmlama konuşması yaptıklarında “Bilinmeyen bir Dil” diye kayıtlara geçirilirken; Rusya’da Kürt dili üzerine 15 ciltlik bir çalışma yapılması ve bu güne kadar muhafaza edilmesi, ibret alınması gereken bir çelişki olarak görüyorum.

Devlet olarak bu katı tutum ve yanlışlardan behemehal dönülmeli ve bu ortak değerimiz olan Kürt diline hep beraber sahip çıkılmalıdır.

Bu gün yapılan araştırmalara bakıldığında; Kürt dili ve edebiyatının Dünyanın en zengin ilk 10 dili arasında olduğu müşahede edilecektir. Bu dili sahiplenmek ve daha da geliştirmek hepimiz için bir görev olmalıdır.

Mevlana’nın dediği gibi: “Dillerimiz farklı olsa da kalplerimizdeki evrensel sevgi dili, bizi birleştirir.”

Barışın, kardeşliğin ve kucaklaşmanın canlandığı, huzur ve mutluluğun hakim olduğu, aydınlık günlerde buluşmak ümidiyle;

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu