Bayramı bayram olarak yaşamak

Kur’ân’ın kâinata ve insanlığa getirdiği rahmet, muhabbet, sevgi, barış, huzur ve coşkunun birisine daha kavuşmak üzereyiz.

Önümüzdeki 15 Ekim Salı günü Mübarek Kurban Bayramını idrak edeceğiz inşaallah. İki milyara yaklaşan İslâm âleminin büyük çoğunluğunda bu bayramın gerçek “bayram” olarak yaşanması en büyük arzu, dilek ve niyazımızdır. Maalesef şu anda İslâm coğrafyasındaki acı tablo ciğerlerimizi paralıyor, gönül rahatlığıyla bunu diyemiyoruz ve yaşayamıyoruz. Fakat “Cenâb-ı Hak’tan ümit kesilmez” âyetinin hükmüne uyarak ümitli olmaya ve duâlara devam etmeye de mahkûm ve mecburuz.

Dünyanın hikmet diyarı olması cihetiyle şeytan ve avâneleri hiçbir zaman boş durmuyor. İnsî şeytanlar ve nefis maalesef vazife başındalar. Hiç durmadan şer değirmenine su taşımakla meşguller. Bütün bunların farkında ve şuurunda olarak manevî atmosfere katkı yapma ve iyileştirme konusunu en iyi şekilde değerlendirmeyi Rabbimizden halisane niyaz edelim.

İslâm âlemindeki birçok devletin başında bulunan ve Avrupa zındıklarının, Asya münafıklarının oyununa gelen basiretsiz idareciler ve İslâmın gerçek ruhunu kavrayamamış radikal grupların ortaklaşa meydana getirdiği İslâm coğrafyasındaki kargaşa, kan, savaş, ölüm ve gerilim yüreklerimizi dağlamaya devam ediyor.
Fakat ne mutluyuz ki, Cenâb-ı Hakk’ın bir rahmeti ve bereketi olan her sene büyük bir sürur ve sevinçle idrak ettiğimiz iki dinî bayramımız bizlere bir nefes aldırıyor. İşte şimdi yine mübarek bir bayramın, Kurban Bayramının gölgesi üzerimize düştü. Milyonlarca hacı adayı, kâinatın kalbi Mekke’de duâ ve niyazda. Her an “Allahü Ekber ve Lebbeyk” sedaları arşa yükselip dalgalanıyor. Kâinata rahmet bulutlarını getirecek duâlar, niyazlar, yalvarışlar, yakarışlar oluyor.

Ve İslâm âleminin büyük bir sürur, sevinç, mutluluk kaynağı olan bir mübarek Kurban Bayramına daha kavuşmak üzereyiz elhamdülillah. Rabbimize sonsuz şükürler olsun. 

Ondört asır sonra “Kur’ân’daki İslâmı” yaşama ve yaşatma sevdasıyla yola çıkan asrın imamı ve müçtehidi Hz. Bediüzzaman;

“Mehâsin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki, Nebî Aleyhisselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini iyd (bayram) ve Cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem ediyor. Öyle bir surette ki, şu insan, Mâbûd-u Ezelî’nin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, duâlar, zikirlerle mukabele ediyor. O sesler, duâlar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mâbûd-u Ezelînin ulûhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki, güya küre-i arz kendisi o zikri söylüyor, o duâyı ediyor ve aktârıyla namaz kılıyor ve etrafıyla, semâvâtın fevkinde [üstünde] izzet ve azametle nâzil olan ‘Namazı dosdoğru kılınız’ emrini, küre-i arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zayıf, küçük bir mahlûk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın mahbub bir abdi ve arzın halifesi, sultanı ve hayvânâtın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.”

“Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda ‘Allahu ekber’ diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse, küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nispeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu ekber’e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu ekber demeleri, küre-i arzın büyük bir Allahu ekber’i hükmüne geçiyor. Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup, aktâr ve etrafıyla Allahu ekber deyip, kıblesi olan Kâbe-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arefe diliyle Allahu ekber diyerek, o tek kelime, etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misâl ağızlarındaki havada temessül ediyor. Birtek Allahu ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahu ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.

“İşte, bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibâdına mescid ve mahlûklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâl’e, yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki, bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş” diye büyük bir hakikati tesbit ediyor. (Onyedinci Lem’a, Dokuzuncu Nota)

Umudumuz, dileğimiz, duâmız odur ki: İslâm âlemindeki karabulutları kaldıracak, rahmete vesile olacak duâ ve niyazlarımızı arttırarak devam ettirelim. Günlük yaşantımızda, sözde ‘medeniyet’ denilen ‘denîliğin’, ahlâksızlık ve paspayeleğin prangalarından kurtaracak, hakikî medeniyet olan Kur’ân ve İslâm yaşantısına yönelelim.

Şahsî çabalardan başlayarak aile, akraba, dost ve arkadaş çevresine İslâmın bu engin ruh halini, yüksek ahlâkını, bütün güzelliklerini, yaşayışımız ve tatbikatımızla taşıyalım.

Bu mübarek gün ve saatler hürmetine ilk önce ve birinci öncelik olarak kendimizi bir nefis muhasebesine çekerek, hata ve kusurlarımızdan uzak olmak için ciddî bir nedamet edelim. Allah’ın hidayet ve inayetinin devamlı bizlerle olması için duâ ve niyazda bulunalım.

Bütün dost ve kardeşlerimizin ve bütün Müslümanların rahmete mazhar olacak bir Kurban Bayramı geçirmesini Cenâb-ı Hak’tan niyaz eder, duâlar ederek duâlarınızı beklerim efendim.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*