Bediüzzaman’a göre, hürriyet olmadan Müslümanlık olmaz

6-7 Mayıs günlerinde Akdeniz’de heyecan ve coşku doruktaydı. Denizin hırçın dalgasını sakinleştiren, esen fırtınayı tatlı bir melteme çeviren çok güzel hizmetler gerçekleşti. Cuma akşamı Bozyazı’da, Cumartesi akşamı Tekeli’de İslâm Yaşar’ın “Bediüzzaman’a göre İslâm Toplumlarının Geleceği ve Dünya Barışı” konulu konferanslarına katıldık.

Konferansta Anamur, Bozyazı, Tekeli ve Tekmen halkının yanı sıra çeşitli il ve ilçelerden gelen katılımcılar da bulunuyordu. Özellikle, Ermenek’ten çok sayıda dinleyicinin gelmesi, konferansa ayrı bir güzellik kazandırdı. Bu konferansların ardından Pazar günü piknik yapıldı ve Anamur’da muhabbetin, dostluğun arttığı dopdolu bir hafta sonu geçirdik.
 
Konferans sözlerin en güzeli olan Kur’ân tilâvetiyle başladı. Açılış konuşmasının ardından ilköğretim 4. sınıf öğrencisi Hasan Hüseyin Uçar kendisinin kaleme aldığı şiiri seslendirdi. “Asya’nın Bahtının Miftahı” isimli sinevizyon gösterisinden sonra heyecanla beklediğimiz an geldi.
Konferansın sunucusu İslâm Yaşar hakkında önemli tesbitlerde bulundu. Anamur’un Kızılca Köyünde doğduğunu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olduktan sonra öğretmenliğe başladığını, fakat öğretmenlikle yetinmeyerek araştırmalar yapıp çeşitli basın ve yayın organlarında yazı yazdığını, doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu hayatının en büyük gayesi haline getirdiğini söyledi. Kendisini tarih ve edebiyat sevdalısı olarak tanıdığımız İslâm Yaşar’ın malayani ve boş şeyleri sevmediğini; çağ açıp çağ kapatan Fatih’in bizlere en büyük emaneti olan “Ayasofya’nın ibadete açılması konusunu bütün konuşmalarında dile getirdiğini ve ittihad-ı İslâm için bunun kaçınılmaz olduğunu adeta gök kubbeyi çınlatırcasına haykırdığını belirtti.
Hakkında verilen bu kıymetli bilgilerden sonra, söz sırası kendisine gelen İslâm Yaşar, konuşmasına başladı. Her bir cümlesi, baharın gelmesiyle toprağı renklendiren çiçekler gibi, gönül iklimimizde tomurcuk olup açtı. Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği topraklarda, aralarında annesinin, babasının ve akrabalarının bulunduğu bir topluluğa hitap etmek İslâm Yaşar’ı belki de hiçbir konferansında olmadığı kadar heyecanlandırmıştır. Bu heyecan ve mutluluk hepimize yansıdı, gönüllerimize huzur getirdi.
Bediüzzaman’ın ‘Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alil bir uzvun reçetesi, ittiba-ı Kur'ân’dır. Azametli, bahtsız bir kıt’anın; şanlı, tali’siz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâm’dır” sözleriyle başlayan konferans İslâm ülkelerinin durumunun değerlendirilmesiyle devam etti. Müslümanlara kan ve göz yaşının hakim olmasının sebeplerine ve bugünkü İslâm toplumlarının sorunlarına, 100 sene önce Said Nursî’nin çözümler getirdiği, fakat 100 yıldır Said Nursî’nin sesi dinlenmediği için bu kargaşanın son bulmadığı belirtildi. Bu durum zihinlere Said Nursî’nin yıllar öncesinden bugünün problemlerine reçete sunabilecek ilmi seviyeye nasıl ulaştığı sorusunu getirmiştir.
İslâm Yaşar, bu sorunun cevabını Said Nursî’nin yetiştiği aile ortamını anlatarak vermiştir. Said Nursî’yi Bediüzzaman yapan esasların temelinde aile eğitimi vardır. Said Nursî, yılın 8 ayı karlı geçen bir beldede, küçük bir evde, kalabalık bir aile ortamında büyümüştür. Ailesi, küçük Said’in yetiştirilmesinde çok titiz davranmıştır. Annesi Nuriye Hanım, bir kez olsun abdestsiz emzirmemiş; babası Mirza Efendi de otlatmaya götürdüğü hayvanların başkalarının tarlasından ot yememesi için ağızlarını bağlamıştır. Çocuklarının helâl rızıkla büyümelerine son derece önem veren bu anne babanın, küçük yaşta Peygamber Efendimizi (asm) rüyasında gördüğünde heyecanlanmayıp telâşa kapılmadan Peygamber’den ilim talep eden, daha 13 yaşındayken cevizlerini kaybettiğinde Abdulkadir-i Geylani’ye “Ey Şeyh sana bir Fatiha bana cevizlerimi buldur” diyebilecek bir makama ulaşıp, onunla manevî âlemlerde diyalog kurabilecek ilmî derinliği kazanan bir evlâtları olmuştur. Said Nursî, küçük bir çocukken camide gaz lambasının ışığında ders aldığı esnada kelebeklerin lambanın ışığına gelerek ateşte yandıklarını müşahede etmiş, babasından kelebeklerin yanmaması için lambanın etrafına kafes örmesini istemiştir. Babası oğlunun bu isteğini ciddiye almış ve lambaların etrafına kafes örerek kelebeklerin yanmasına engel olmuştur. Eğer, o gün, babası bu isteği önemsemeseydi, küçük Said’in gönlü kelebeklerin yanmasından bir kez kanar, iki kez kanar sonra kabuk bağlar bir daha kanamazdı. Fakat Said Nursî, kelebeklerin ateşte yanmasından elem duyduğu gibi, insanların cehennem ateşinde yanmalarına gönlü razı olmamış ve insanlarla cehennem ateşinin arasına Risâle-i Nur’dan bir set çekmiştir.
  Anne ve baba bir insanın en tesirli muallimleridir. Eğer bir evin manevî değerleri yüksek olursa o ortamda yetişen çocuklar dünyadayken cenneti yaşamış olurlar. Said Nursî aile ortamında cenneti bulmuş, bütün ilimlerinin temelini aile hayatında oluşturmuştur. Allah ve Peygamber sevgisini ailesinden öğrenmiştir. Hayatını sünnete göre yaşayarak Peygamberi anlamıştır. Peygamberi anladığı ve anlattığı için büyük bir İslâm âlimi olmuştur. Bu yüzden sadece kendi saadeti için değil, bütün insanlığın saadeti için gayret sarf etmiştir.
 Çocukların yetiştirilmesinde ailenin vazifeleri hakkında önemli tesbitlerde bulunduktan sonra Said Nursî’nin gençlik dönemlerine ve kişisel özelliklerine değinen İslâm Yaşar şunları söylemiştir: Said Nursî 20 yaşındayken hayattaki hedeflerini Kur'ân’ı tefsir etmek, 50 talebe yetiştirmek, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir üniversite açmak olarak belirlemiştir. Bu hedeflerin hepsi küçük farklarla gerçekleşmiştir. Risâle-i Nurla Kur'ân’ın tefsirini yapmış ve yüzlerce talebe yetiştirmiştir. Din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir üniversite açmak için çok çabalamış olmasına rağmen çeşitli sebeplerden dolayı bu hedefi yarım kalmış, fakat Nur dershaneleri bu görevi yerine getirmiştir.
Said Nursî idamla yargılanıp beraat ettiğinde teşekkür etmek yerine, zalimin zulmünü yüzüne haykırıp “Zalimler için yaşasın cehennem!” diyebilecek kadar yüce bir imana sahiptir. Gerektiğinde silâhını alıp cepheye koşar, ama yanına kalem ve kâğıdını almayı da ihmal etmez. Said Nursî savaş esnasında sipere girme gereği duymayacak kadar cesur bir komutan; savaşa ara verildiğinde ise İşaretü’l İcaz’ı yazdırmaya devam edecek kadar büyük bir âlimdir.
Said Nursî hürriyetle imanı birlikte ele almış, Müslümanların hürriyeti imanla birleştirerek yaşamak ve hissetmek zorunda olduklarını belirtmiştir. İnsanlığın ve İslâm âleminin kurtuluş reçetesini Kur’ân ve sünnette aramıştır. Her zaman müsbet hareket etmeyi tavsiye etmiş, iman ve Kur'ân’a kalemle hizmet etmenin önemini vurgulamıştır.
Ayrıca Said Nursî’nin İslâm âleminin saadeti için tesbit ettiği üç nokta vardır. Bunlar; ezanın Arapça’ya çevrilmesi, devlet tarafından Risâle-i Nurların neşredilmesi ve Ayasofya’nın ibadete açılmasıdır. Birinci hedefi gerçekleşmiş Menderes hükümeti ezanı aslına çevirerek milletin manevî değerlerini kabul etmiştir. Risâlelerin devlet eliyle neşredilmesi İslâmiyet’in herkes tarafından doğru bir şekilde öğrenilmesine vesile olacaktı. Çeşitli sebeplerden dolayı Risâleler devlet tarafından basılmamış, fakat Nur Talebelerinin gayretiyle çoğaltılmıştır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde ilk olarak Ayasofya’yı camiye çevirerek İslâmiyet’in gücünü, kuvvetini ve hakimiyetini bütün dünyaya göstermiştir. Ne zaman Ayasofya ibadete açılırsa o zaman İslâmiyet’in fecr-i sadık’ı gerçekleşecek ve İslâm toplumları huzura kavuşacaktır.
Daha sonra İslâm Yaşar, Bediüzzaman’ın İslâm toplumlarının geleceği ve dünya barışı için ortaya koyduğu esasların gerçekleşmesinde hepimizin üzerine düşen bazı görevlerin olduğunu belirtti. Bizlerin İslâm’a ve iman hakikatlerine sarılarak, sünnete uygun bir şekilde yaşamamız gerektiğini; duâlarımızın, manevî baharların birer çekirdeği hükmünde olduğunu unutmayarak insanlığın ve İslâm âleminin saadeti için duâa etmemizin çok büyük öneminin bulunduğunu söyledi.
Konferansın sonuna yaklaşmamıza rağmen bütün dikkatler İslâm Yaşar’daydı. İnsanlar gündüz bahçelerde ve seralarda çalışıp yorulmalarına aldırmadan büyük bir istekle İslâm Yaşar’ın derin ilminden istifade etmeye gelmişlerdi. Kurumuş toprağın yağmurun yağmasıyla canlanıp hayat bulması gibi bu tür faaliyetlere duyulan özlem herkesi İslâm Yaşar’a bağlamıştı. Çok verimli geçen bu konferanstan sonra gönüllerimize bahar mevsimi geldi, ruhlarımıza cemreler düştü ve kalplerimizde filizler yeşerdi. Ellerimizi semaya açtığımızda dilimize yeni bir duâ yerleşti: Ya Rab, Müslümanların ve İslâm topraklarının cennetasa baharları yaşamalarını nasip eyle. Amin.
Son olarak, Bediüzzaman’ı ve onun dâvâsını hayatının yegâne dâvâsı haline getiren, derin araştırmalardan sonra son derece önemli eserler kaleme alarak günümüz insanına ve gelecek nesle ışık tutmuş ve onlara en büyük mirası bırakmış olan İslâm Yaşar’a ve bu konferansların hazırlanmasında emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimizi sunmayı bir borç biliriz.
 
 

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*