NUR HABERLERİAVRUPA´DAN HABERLER

Bediüzzaman Köln’de Yad Edildi

Panel: Almanya’da Nurun Baharı

Büyük İslam Alimi ve Mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi’nin vefatının 65. yılı münasebetiyle Köln’de düzenlenen programda, dijitalleşmenin aile ve toplum üzerindeki etkileri ele alındı; maneviyatı korumaya yönelik çözüm önerileri sunuldu.

Panel: Almanya’da Nurun Baharı | Nurseza Parlakoğlu
Fotoğraflar: İsminur Efe – EuroNur

Bediüzzaman Said Nursî’nin vefatının 65. yılı münasebetiyle Almanya’nın Köln şehrinde anlamlı bir program düzenlendi. “Sosyal Medya ve Aile” temasıyla gerçekleştirilen program, 8 Haziran 2025 Pazar günü Stadthalle Mülheim’de yapıldı. Programa konuşmacı olarak Prof. Dr. Ömer Önbaş, Dr. Gökhan Kızılırmak, eğitimci yazarlar Ahmet Dursun ve Şükrü Bulut katıldı.

Programda ayrıca Dr. Bahri Güngördü yönetimindeki Biz Bize Tasavvuf Musikî Heyeti’nin sunduğu dinleti, katılımcılara manevî bir atmosfer yaşattı. Programın açış konuşmasını Mevlüt Kurnaz gerçekleştirdi. Açış konuşmasının ardından program Hafız Hasan Rüzgar’ın Kur’ân-ı Kerîm tilâveti ile devam etti.

Mevlüt Kurnaz´ın konuşmasını izlemek için resmin üzerine tıklayınız.

Gurbetten Nur’a 26 yıllık vefa

Açış konuşmasında Kurnaz şunları söyledi: “Tam 26 senedir Avrupa Nur Cemaati, Avrupa’da Bediüzzaman Said Nursî’yi Yeni Asya gazetesiyle birlikte anma çerçevesinde, gurbetten Nurun bayramlarını sizlerle birlikte kutlayarak Avrupa’nın dört bir köşesinden teşrif eden bizlere hasret giderme imkânı hazırlıyor. Muhteşem tarihiyle günümüze uzanan bu programa katkı sunan herkese teşekkür ve dualarımızı takdim ediyor, sizleri Allah’ın selâmıyla selâmlıyor, programımıza hoş geldiniz diyoruz.

26 sene demek, Müslümanların sosyal problemlerinden 26 farklı konu demek. Her sene bizi ve çocuklarımızı sıkıntıya sokan meselelerin halli için Türkiye ve Avrupa’nın mümtaz ilim adamlarını bu problemlerin çözümü için çağırıyoruz.”

Prof. Dr. Ömer Önbaş´ın konuşmasını izlemek için resmin üzerine tıklayınız.

Hilâfet vazifesini unutan insan, yalnızlığa mahkûm olur

İlk konuşmacı olan Prof. Dr. Ömer Önbaş, programın ana teması olan “Sosyal Medya ve Aile” çerçevesinde yaptığı konuşmada, insanın hilâfet vazifesine dikkat çekerek, onun sadece kendisi için değil bütün mevcudat adına sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu ifade etti. İnsanın, kâinatla derin ve çok yönlü bir irtibat içinde yaratıldığını, fıtratında bütün mahlûkatın dertleriyle dertlenebilecek bir câmiiyet bulunduğunu belirtti.

Bu yüksek mahiyetin farkına varılmadığında, insanın sadece maddî âleme sıkışan, ruhî ve kalbî latifelerini işletemeyen, yalnızlaşmış ve manevî körlüğe sürüklenmiş bir hâle dönüştüğünü dile getirdi. Elektromanyetik spektrum örneği üzerinden insanın çok yönlü alıcı ve verici sistemlerle donatıldığını açıklayan Önbaş, insanın bu geniş frekans kabiliyetinin daralmasının, onun aslî vazifesi olan hilâfeti zedelediğini, ruhun ve kalbin frekanslarının ihmal edilmesiyle cemaat ruhunun yerini ferdiyetçiliğin ve yalnızlığın aldığını ifade etti.

Sosyal medya, kalbî bağları zayıflatıyor

Önbaş konuşmasında, özellikle çocuklarda yaygınlaşan ekran maruziyetinin hem zihnî, hem de sosyal gelişimi ciddî şekilde etkilediğini, aile içi iletişimi zayıflattığını ve bu durumun ilerleyen yaşlarda empati ve sempati yoksunluğu gibi kalbî bağların zayıflamasına yol açtığını vurguladı. Araştırmalardan örnekler vererek, yüz yüze iletişimin beyindeki etkileşimleri arttırdığını, ekrana mahkûm bir iletişimin ise sadece bilgi akışını değil, duygu ve anlam derinliğini de daralttığını belirtti. Risale-i Nur’dan referanslarla, insanın “halife” olma sıfatının yalnız başına yaşamakla değil; cemaatle, içtimaiyatla, muhabbet ve şefkatle tahakkuk edeceğini ifade eden Önbaş, sosyal medya ile kurulan yüzeysel ilişkilerin insanı medenî olmaktan uzaklaştırdığını, kalpten kalbe bir iletişimin, ancak yüz yüze muhabbetle gerçekleşeceğini vurguladı. Son olarak dinleyicilere hitaben, ailelerine ve çevrelerine yönelmeleri, ekranların değil kalplerin diliyle iletişim kurmaları gerektiğini belirtti ve “Cenab-ı Hak hepimizi fıtratımıza uygun bir kullukta sebatkâr eylesin” duasıyla konuşmasını tamamladı.

Dr. Gökhan Kızılırmak´ın konuşmasını izlemek için resmin üzerine tıklayınız.

Dijitalleşme, bilgiye ve ilme saygıyı zedeledi

Daha sonra söz alan Dr. Gökhan Kızılırmak konuşmasında, dijitalleşmenin gelişim sürecine değinerek sosyal medyanın, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir dönüşüme yol açtığını ifade etti. “İnsanlık, bu dijitalleşmeyle bazı yönlerden geriye gitti” diyen Kızılırmak, özellikle 2007 sonrasında akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla bireylerin sürekli bağlantı hâline geldiğini, bunun da davranış bağımlılığına yol açtığını vurguladı. “Çağımız, davranış bağımlılıkları çağıdır” diyen Prof. Adam Alter’in çalışmalarına atıfta bulunan Kızılırmak, sosyal medya kullanımının “insanlık tarihinin en büyük deneylerinden biri” olduğunu belirtti.

Özellikle dikkat eksikliği, bağımlılık, empati yoksunluğu ve yalnızlaşma gibi sonuçların hem çocuklarda, hem yetişkinlerde gözlemlendiğini ifade etti. “10-15 yıl boyunca ekranlara baktın, Allah için ne yaptın?” sorusunu yönelterek zamanın israfına dikkat çeken Kızılırmak, sosyal medya ve ekran kullanımının aşırıya kaçtığında hizmet niyetiyle yapılsa bile ölçüsüzlükten doğan bir zarar doğurduğunu belirtti. Bu sürecin toplumu sadece tüketici değil, düşünmeden kabul eden ve bilgiye karşı saygıyı kaybeden bireylerden oluşan bir yapıya dönüştürdüğünü ifade ederek, “İmam-ı A’zam da insandı, ben de insanım” gibi söylemlerle ilme karşı gösterilen saygısızlığın sosyal medya yoluyla yaygınlaştığını vurguladı.

İrade tek başına yetmez, şahs-ı manevîye ihtiyaç var

Kızılırmak, konuşmasının devamında sosyal medya karşısında şahsî mücadelenin yeterli olmadığını belirterek, “Cep telefonundan tamamen uzak durmak artık çok zor, hatta imkânsız hale geldi” dedi. Geleneksel irade terbiyesinin bu yeni dijital ortamda yetersiz kaldığını, çünkü karşımızda bireysel değil, organize edilmiş bir “şahs-ı manevî” bulunduğunu ifade etti. Bu yapının algoritmalarla, bildirim sistemleriyle ve sonsuz içerik akışıyla insan zaaflarını hedef alarak şahsı bağımlı hâle getirdiğini belirten Kızılırmak, bu konuda yapılan psikolojik çalışmalara ve “The Social Dilemma” adlı belgeselde yer alan teknoloji ahlâkçısı Tristan Harris’in şu sözüne dikkat çekti: “Ekrana her bakışımız, aslında bir başkasının kurguladığı plana hizmet etmektir.” Harris’in “Time Well Spent” hareketi çerçevesinde geliştirdiği tavsiyelere değinen Kızılırmak, sosyal medya karşısında bilinçli bir kullanım alışkanlığı kazanmanın zorunluluğuna işaret etti. “Dikkat dağılır, zaman unutulur ve birey giderek pasif bir içerik tüketicisine dönüşür” diyen Kızılırmak, çözümün şahsî iradeyi yalnız bırakmadan, cemaat şuuru, aile desteği ve ahlâkî ilkelere dayalı bilinçli bir duruşla mümkün olabileceğini belirtti.

Bilinçli kullanmak, öz benliği ve hakikati korur

Dr. Gökhan Kızılırmak, konuşmasının son bölümünde dijitalleşmenin yalnızca şahsî değil, toplum düzeyinde de hakikatle bağı zayıflattığını ifade etti. “Artık ‘bilgiye ulaşmak’ değil, ‘doğru bilgiye ulaşmak’ temel problem hâline gelmiştir” diyen Kızılırmak, sosyal medya algoritmalarının kullanıcıyı gerçeğe değil, “en çok etkileşim sağlayacak içeriğe” yönlendirdiğini belirtti. Bu durumun, “hakikatin değil, dikkat çekenin öne çıkmasına” yol açtığını ve neticede duygular ile kişisel inançların, objektif gerçeklerin önüne geçtiği bir “post-truth” çağını doğurduğunu vurguladı. Genç nesillerin bu ortamda “derin okuma, dikkat, eleştirel düşünme” gibi temel zihinsel becerileri geliştirmekte zorlandığını belirten Kızılırmak, “Kalıcı öğrenme sabır, tekrar ve dikkat gerektirir; bu nitelikler sosyal medya ortamında yeterince gelişemez” dedi. Konuşmasının sonunda ise, çözümün sosyal medyayı tümüyle terk etmekte değil, “onu bilinçli, sınırlı ve amaçlı kullanabilmekte” yattığını ifade ederek, aksi hâlde bireyin hem “öz benliğini,” hem de “hakikat arayışını” kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını dile getirdi.

İmansızlık hastalığına karşı Risale-i Nur’dan başka çare yok. O hâlde Risale-i Nur’un kıymetini anlayabilmek için dinsizliğin dehşetini kavramak gerekir.

Ahmet Dursun´un konuşmasını izlemek için resmin üzerine tıklayınız.

Savunmasız aileler ve savunmasız nesiller ortaya çıktı

Yeni Asya Risale-i Nur Enstitüsü Sekreteri Ahmet Dursun ise konuşmasında sosyal medyanın çocuk eğitimi ve aile üzerindeki olumsuz etkilerinden ve bu menfi etkilerin nasıl bertaraf edilebileceğinden bahsetti. Kültür ve medeniyet değişimi yani Türk modernleşmesi ile çağdaşlaşmak adına her şeyiyle Batılılaşmayı öncelik haline getirmekle evimizin içini, savunmasız hale getirdiğimizi, kültürümüzün ve değerlerimizin temel taşlarının birer birer sarsıldığını ve bunun sonucunda, savunmasız aileler ve savunmasız nesillerin ortaya çıktığını kaydetti. Dursun, sosyal medya problemlerinin çok daha derin bir marazı olduğunu, bunun da insanın kendisini, özünü ve yaratılış gayesini unuttuğu bir zeminden beslendiğini vurguladı. Risale-i Nur’un bize öğrettiği “Kendimizi bilmeliyiz” gerçekliğinden bahseden Dursun, “Üstadımızın bize öğrettiği “tekemmül” anlayışı, kâmil insan olma yolunda bazı temel kavramlara dayanır: Acz, fakr, şefkat ve tefekkür. Bu kavramlar, insanın kendini tanımasına ve yaratılış gayesini anlamasına vesile olur” dedi.

Sosyal medya israfı, İslâmî değerlerimizi aşındırıyor

Hevâ ve heveslerin, nefsanî arzuların kapısını ardına kadar açan bir anlayış olduğunu buna karşılık Üstad’ın, bize Kur’ân medeniyetini sağlam bir kale olarak sunduğunu belirten Dursun, “Kur’ân medeniyeti, insanı hüdâya sevk eder. Onu tekâmül yolculuğunda, duygularını en güzel şekilde kullanabileceği seviyeye taşır. Ancak bugün sosyal medyanın kullanım biçimlerine baktığımızda, ne yazık ki mîmsiz medeniyetin temsilcileri daha baskın ve etkili bir konumdadır” tesbitini yaptı.

Sosyal medyada geçirilen zaman kaybına değinen da Dursun, sosyal medya israfının mühim âlimlerin yetişmesinin önündeki en büyük engel olduğunu söyledi. Ayrıca sosyal medya israfının zaman, sabır, kanaat, şükür, bereket, tevekkül, takvâ gibi temel İslâmî değerlerimizi de aşındırdığını vurguladı. İnternet ve teknoloji bağımlılığının ilim ve dua ile tekâmül etmek üzere yaratılan insanın kâinatın Yaratıcısını tanıma, marifetullah, iman-ı billah ve muhabbetullah yolculuğunun önündeki en büyük engellerden olduğunun altını çizdi.

Sosyal medya günahı estetik bir elbiseyle sunuyor

Sosyal medyanın aile yapımıza verdiği en büyük zararın, tesettür ve mahremiyet algısının aşınması olduğunu belirten Dursun, “Bugün nesillerimiz ciddi bir tehdit altındadır. Sosyal medya, günahı estetik bir elbiseyle sunuyor. Gıybet, israf, kibir, teşhircilik ve riyakârlık gibi ahlâkî bozulmalar sıradanlaştırılarak normalleştiriliyor. Bu da yalnızca tesettür ve mahremiyetin değil, takvâ gibi temel inanç değerlerimizin de erimesine neden oluyor. Tüm dünyada yapılan araştırmalar gösteriyor ki, sosyal medya bağımlılığı, depresyon, kaygı, yalnızlık hissi ve irade zayıflığı gibi pek çok soruna neden oluyor” dedi.

Şükrü Bulut´un konuşmasını izlemek için resmin üzerine tıklayınız.

Çocuklarımız dinsizlik coğrafyasında doğdu

Son olarak da, Yeni Asya Gazetesi yazarı ve Yönetim Kurulu Üyesi Şükrü Bulut dünyayı hegemonyasına almak isteyen felsefenin, bilişim üzerinde, sosyal medya üzerinde yaptığı, yapmak istediği tehlikeler üzerine konuşma yaptı. Şükrü Bulut zamanın dehşetini ve ne kadar dehşetli tehlikelere karşı olduğumuzu şu cümlelerle anlattı: “Dünyayı dinsizliğe boğan büyük filozofların doğduğu coğrafyada çocuklarımız doğdu. Marx’ın coğrafyasında, Freud’un coğrafyasında, Popper’ın coğrafyasında doğdu ve onların gittiği okullara gittiler. Onların okudukları metinleri okudular. Böyle bir coğrafyada çocuklarımızı Cennete göndermek üzere niyet ettiğimizi de biliyoruz.”

İmansızlık hastalığına karşı Risale-i Nur’dan başka çare yok

“Çok tehlikeli bir zamanın eşiğinde, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin tabiriyle “helâket ve felâket asrının insanları” olduğumuz bilincinde olmalıyız” diyen Bulut şunları kaydetti: “Şimdi, neden Bediüzzaman Said Nursî? Neden Risale-i Nur Külliyatı? Neden Risale-i Nur talebeleri ve cemaati? Neden Risale-i Nur’un medyadaki dili Yeni Asya? Neden başka biri değil?” Çünkü benim gideceğim doktor önemli; hastalığıma göre olmalı. Bu zamanın hastalığı, dinsizlik ve imansızlık hastalığıdır. Bediüzzaman Said Nursî bizim sahamız, yalnızca o da söylemiyor. Mehmet Âkif’in arkadaşı, 1900’lerin başında, sonunda Abdülaziz Çaviş’ten başlayarak bugüne kadar bütün dünyadaki ulemâ diyor ki: “Bu imansızlık hastalığına karşı Risale-i Nur’dan başka çare yok. O hâlde Risale-i Nur’un kıymetini anlayabilmek için dinsizliğin dehşetini kavramak gerekir. Bu, şaka değil arkadaşlar.”

Risale-i Nur’un kıymeti anlaşılacak

Bulut, “İstatistikler bazı fikirler veriyor: Bugün namaz kılanların sayısı, kılmayanların sayısı… Dinsizliği, deizmi savunanların oranı… Başını açan kadınların sayısı… Tüm bu verilere baktığımızda insanların sel gibi Cehenneme doğru aktığını, ölüme doğru gittiğini fark ediyoruz. İşte bu dehşetli zamanda, bu dehşetli hastalığı teşhis eden Risale-i Nur’un kıymeti de anlaşılacaktır inşallah” ifadelerini kullandı.

Risalelerde yüzlerce Nobel Ödüllük bilgi var

Bulut, “Said Nursî döneminde insanlara tesir etmek için bir gazetede bir makale yazılırdı. Şimdi ise bir anda bir mesaj yazılıyor. Milyonlarca insana ulaşıyor. Bu durum hem müsbet hem de menfî sonuçlar doğurabilir. Ancak şu anda maalesef müsbet yönde bir ulaşım söz konusu değil. Menfî yönde etkileniyor ve insanları ahlâksızlaştırmak, onları birer tüketim toplumu hâline getirmek için adeta “konsumgesellschaft” (tüketim toplumu) hâline getirmeye çalışıyorlar.” dedi. Şükrü Bulut, sözlerine şöyle devam etti: “Bediüzzaman’ın eserlerini inceleyenler diyorlar ki: ‘Said Nursî’nin eserlerinde yüzlerce Nobel Ödülü alacak bilgi var.’ Bunu biz söylemiyoruz. Geçmiş zamanlardan beri, ilim adamları söylüyor. Meselâ Mehmet Âkif diyor ki: ‘Victor Hugo, ancak Bediüzzaman Said Nursî’nin talebesi olabilir.’ Ondan öte biri değildir.”

Nurcular bilim ve teknolojiye yatkındır

“Said Nursî, ilim ve teknoloji karşısında farklı bir yerde durur.” diyen Bulut, “İlk elektrik İstanbul’da bulunduğu zaman, bazı insanlar onun hakkında konuşurken, Bediüzzaman oturduğu yerden kalkar ve herkesin konuştuğu anda ışıkları kapatır. Der ki: ‘Devam edin.’Herkes susar. ‘Edemezsiniz’ der. ‘Bu ilmî inkişaflara karşı çıkamazsınız.” Said Nursî Hazretleri, mektuplarında, eserlerinde, bugün mühendislerin bile çözmekte zorlanacağı bilişim ve teknolojik sırları anlatır. Hocalarımız bunu bilir. Meselâ bir zerre nasıl bir medrese olur? Bir anda nasıl milyonlarca günah kazanılır? Radyo ile neler yapılabilir? Emirdağ Lâhikası’ndaki mektupları okuyanlar bunu anlayabilirler. İstanbul gezisinde, Said Nursî küçük bir radyo ile Kur’ân-ı Kerîm veya Mevlid-i Şerif dinlerken talebeleriyle birlikte İstanbul’u gezer. O anlardan örnekler verir. Buna şahit olanlardan biri, bu salona da gelmiş, sizlerle konuşmuş olan kahramanlardan Abdülmuhsin El-Konevî’dir. Onlar anlatıyorlar. Bugün bilim ve teknolojiye Nurcular kadar yatkın ve yakın başka bir dinî cemaat yoktur” şeklinde konuştu.

Yeşilçam, Hollywood’dan daha çok zarar verdi

Geçmişten bu güne Türkiye’deki neşriyatı değerlendiren Şükrü Bulut şunları söyledi: “Eskiden annelerimiz babalarımız, “Aman yavrum, kendini koru. Şu kitaptan, şu mecmuadan, şu dergiden uzak dur” diyerek bizi bazı şeylerden sakındırmaya çalışırlardı. Bugün çocukların bağımlı olduğu oyunlara karşılık, o zamanlar da Texas-Tommiks, Tarkan, resimli romanlar vardı. Bu tür yayınlara dalan çocuklar oradan kolay kolay çıkamazdı. Çok zeki çocuklar bile bu tür yayınlara kapılıp zekâsını değerlendiremezdi. Bugünkü dijital oyun bağımlılığı gibi. Sonra şehir merkezlerinde sinemalar açıldı. Dinsiz felsefenin etkisindeki romanlardan uyarlanan, “köy romancılığı” adı altında komünist temalı filmler çekiliyordu. Yeşilçam filmleri, kasabalara kadar ulaştırılarak insanların ahlâkı ve inancı sarsılmaya çalışıldı. Yeşilçam, Hollywood’dan bile daha fazla Müslümanların imanını tahrip etmiştir. Çünkü sadece Türkiye’ye değil, diğer İslâm ülkelerine de etki etmiştir.”

Ev gençleri sun’î bir hayat yaşıyor

Günümüzde gençliğin durumuna da değinen Bulut şöyle söyledi: “Şu anda gençliğimizin üçte biri evde. “Ev genci” diye bir tabir çıktı. Ev genci işe gitmiyor, meslek yapmıyor, evlenmiyor. Evde oturuyor. ‘Niye evde oturuyorsun?’, ‘Vallahi hayal ettiğime ulaşamıyorum. Meslek yapmaya gittim hoşuma gitmedi. Okula gittim, istediğim bölüm değildi. Evlenmeye teşebbüs ettim, aradığım değildi. Vazgeçtim.’ ‘Ee ne yapıyorsun?’, ‘Evdeyim.’ “Ne yapıyorsun evde?’, ‘Evde sun’î bir dünya hayatı yaşıyorum. Hayal âlemi. Bu da koronayla başladı.” Çocuklarla ilgilenip arkadaş olduğumuz zaman, sosyal medyaya ihtiyaç duymayacaklarını ifade eden Bulut, “Elimizde Risale-i Nur gibi bir kaynak varken, Kant gibi, Goethe gibi insanları yetiştireceğiz ve onlar buradan Cennete gidecekler” dedi.

Nurseza Parlakoğlu / Yeni Asya

PROGRAMIN VİDEO KAYDI:

Benzer konuda makaleler:

EuroNur

EuroNur, Avrupa Nur Cemaati'nin resmî web sitesi olarak, Bediüzzaman Said Nursi'nin hayatı, eserleri ve Risale-i Nur Külliyatı hakkında kapsamlı bilgiler sunmaktadır. Amacımız, Risale-i Nur'un iman ve Kur'an hakikatlerini dijital platformlar aracılığıyla tüm dünyaya ulaştırmaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu