![]()
Said Nursi, İkinci Meşrutiyet’in ilanından kısa süre önce serbest bırakıldı. İkinci Meşrutiyet’in ilanının üçüncü gününde Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitinge katıldı ve bir konuşma yaptı.
İstanbul’da Fikri ve Siyasi Hareketlilik
O dönem İstanbul, siyasi fikirler açısından kaynayan bir şehirdi. Neresinde patlamaya hazır bir hararet varsa Said Nursi orada ve harareti teskin etmeye çalışıyor. Hamallar ayaklanmış, Said Nursi orada hamallara hitap edip onları yatıştırıyor; Ferah Tiyatrosu’nda İttihatçılar kargaşa çıkarmışlar, Said Nursi sandalyesinin üzerine çıkıp bir konuşma yaparak kargaşayı önlüyor. Ulema ve medrese talebelerinin meşrutiyete karşı çıkarak içten içe kaynamakta olduğunu fark edip gazetelere makaleler yazarak meşrutiyeti savunuyor. İslamiyet ile meşrutiyet-i meşrua arasında uygunluk olduğunu dört mezhebe dayanarak ispat ediyor. Askerler, dönemin nezaketinden faydalanarak üstlerine karşı itaat ve disiplini bozmaya başladıklarını görünce, özellikle avcı taburlarını dolaşıp onları üstlerine itaate davet ediyor. Siyasete karışmamaları gerektiğini anlatıyor.
Bütün bunlar sanki suçmuş gibi Divan-ı Örfi (sıkıyönetim) mahkemesine veriliyor ve idamla yargılanıyor. Burada muhteşem bir müdafaa yaptıktan sonra beraat ediyor. Daha sonra bu müdafaasını “Divan-ı Harb-i Örfi” adı altında kitaplaştırıyor.
Mahkemeden beraat edip serbest kaldıktan sonra Batum, Tiflis üzerinden Van’a geliyor. Yıl, 1910 baharı.
Sonra, Hakkâri, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa bölgelerindeki aşiretleri dolaşarak onlara meşrutiyet ve hürriyeti anlatıyor. Burada yaptığı açıklamaları “Münazarat” adlı eserinde topluyor. Bu kitap, siyasetin ve siyasetle uğraşanlar için muhteşem bir el kitabı olmaya layık düşüncelerle dopdoludur.
Kış mevsiminin girmesiyle Kilis, Halep üzerinden Şam’a gelir. Emeviye Camii’nde bir hutbe okur. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesini “Hutbe-i Şamiye” adıyla neşreder.
Sultan Reşat’ın Rumeli seyahatine doğuyu temsilen katılır. Üsküp’te temeli atılan üniversitenin Balkan Savaşları sebebiyle yapımı durunca, buraya ayrılan tahsisat Bediüzzaman’ın teklifiyle doğu üniversitesine (Medresetüzzehra) devredilir.
Savaş, Esaret ve Kurtuluş
1913 yılı yaz aylarında Van Gölü kıyısında üniversitenin temeli atılır. Arkasından 1. Dünya Savaşı çıkınca bin kadar gönüllüsüyle alay komutanı rütbesiyle savaşa iştirak eder. Ermeni ve Ruslara karşı büyük yararlıklar gösterir. İşaratü’l-İ’caz adlı tefsirini savaş meydanlarında yazar. Bitlis savunması sırasında yaralanır ve Ruslara esir düşer. Kosturma’ya sevk edilir. 2,5 yıl esaretten sonra Rus İhtilali’nin kargaşasından faydalanarak kaçar, 1918’de İstanbul’a gelir. Savaşta gösterdiği yararlıklardan dolayı harp madalyası ile taltif edilir. Ordunun temsilcisi olarak “Darülhikmeti’l-İslamiye”ye aza tayin edilir.
İngilizlerin İstanbul’u işgali üzerine onlar aleyhine “Hutuvat-ı Sitte” adlı eserini yazar. El altından bu eserini dağıttırır. İngilizler aleyhine kamuoyu oluşturur. Çok ağır ifadeler içeren bu eserden dolayı İngilizler tarafından nerede görülürse öldürülme emri çıkarılır. İstiklal Savaşı ve Kuva-i Milliyeciler’e destek verir. İngilizler onu köşe bucak ararken o da İstanbul’da izini kaybettirmeye uğraşmaktadır. Ankara’da kurulan Büyük Millet Meclisi, onun bu kelle koltukta çalışmalarından dolayı Ankara’ya davet eder. Önce gitmek istemezse de dostu eski Van Valisi Tahir Bey’in daveti üzerine 1922 yılında Millet Meclisi’ne gelir. Meclis o gün özel gündemle toplanır ve Bediüzzaman Meclis’te dua eder.
Ankara’daki Anlaşmazlık ve Sürgün Yılları
Daha sonra Mustafa Kemal’le anlaşamaz. Başkanlık odasında münakaşa ederler. Onun dünyayı dine tercih eden, milletin maneviyatla olan bağlarını koparma düşüncelerine karşı çıkar. Teklif edilen milletvekilliğini, Diyanet’te verilmek istenen üyeliği, tahsis edilecek köşkü, Sünusi’den boşalan Şark umumi vaizliğini bırakır, bütün ısrarlarına rağmen Ankara’yı terk eder ve Van’a çekilir.
Şeyh Said isyanına engel olmaya çalıştığı halde, suçluymuş gibi alınıp önce Burdur’a, sonra Isparta’nın Barla nahiyesine sürgün edilir. Artık sürgünler, zincirinden boşanmıştır. Hukuk adına hukukun çiğnendiği bir dönem başlamıştır. Mustafa Kemal’e dost olmamasının bedelini ömrünün sonuna, 1960 yılında vefatına kadar sürgünlerle, zindanlarla, zehirlenmelerle geçirmiştir. Yaptığı hizmetlerden dolayı başlar üzerinde gezdirilmesi gereken bu büyük âlime karşı yapılabilecek en kötü muamele yapılmıştır. 1960 yılında Şanlıurfa’da vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Hayatında görmediği rahat yüzünü, ölümünden sonra da ondan esirgemişler, ihtilalciler onun mezarını kırarak cenazesini bir meçhule taşımışlardır. Bugün bir mezar taşından bile mahrumdur.
Geride 6000 sayfayı aşan muhteşem bir külliyat bırakmıştır. Dünyanın neredeyse bütün dillerine çevrilmiş olan muazzam bir ilim hazinesidir. Peygamber varisine de zaten bu yakışır. Allah rahmet eylesin. Bizleri de şefaatine nail eylesin. Amin!