![]()
Bediüzzaman Said Nursi anma haftası münasebetiyle onun görüşleri ışığında cumhuriyete bakışını anlatan yazımızla Bediüzzaman Said Nursi’yi rahmetle anıyoruz.
Bediüzzaman Said Nursî’nin cumhuriyet hakkındaki görüşleri, onun hayatının farklı dönemlerine göre değişen ama temelde “adalet, meşveret ve hürriyet” ekseninde şekillenen bir anlayışa dayanır. Bu meseleyi doğru anlamak için özellikle Eski Said ve Yeni Said dönemlerini ayırarak bakmak gerekir.
Eski Said Dönemi
Bediüzzaman Meşrutiyet ve Cumhuriyeti savunmuş. Osmanlı’nın son döneminde meşrutiyeti (anayasal yönetim) güçlü şekilde desteklemiştir.
Bediüzzaman’a göre: İstibdat (baskıcı yönetim) İslam’a aykırıdır. Hürriyet (özgürlük), İslam’ın ruhuna uygundur. Meşveret (danışma), Kur’an’ın emridir. Bu bağlamda cumhuriyetin temel ilkeleri olan: Halkın yönetime katılması, hukukun üstünlüğü ve istişare gibi hususları İslam’a uygun prensipler olarak görülmüştür. “Meşrutiyet: adalet ve meşveretten ibarettir.” görüşünü desteklemiştir.
Bu yaklaşım, cumhuriyet fikrine zemin hazırlayan bir anlayıştır.
Örneğin: Said Nursî Hazretleri Doğu vilayetlerinde Kürdistan olarak ifade ettiği bölgelerde hürriyeti anlatması, onun dikkat çekici faaliyetlerinden biridir. Bu faaliyetler özellikle II. Meşrutiyet sonrasında, yani II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte yoğunlaşmıştır.
Said Nursî, Doğu Anadolu’daki aşiretleri dolaşarak hürriyeti yanlış anlayan halka yerinde, somut ve İslamî bir dille izah etmiştir. Bu anlatımların en önemli kaynağı Münazarat adlı eseridir. Onun, hürriyetin yanlış anlaşılmasına müdahâlesi o dönemde halk arasında hürriyet: Başına buyruk olmak, devlete karşı gelmek ve sınırsız serbestlik gibi yanlış anlaşılmıştı.
Bu yanlış algıyı düzeltmek için şöyle der:
“Hürriyet: Ne nefsine ne de başkasına zarar vermemektir.” Münazarat Yani hürriyet keyfîlik değil, sorumlulukla birlikte bir özgürlüktür.
Aşiretlerle Diyalog Kurması
Said Nursî, bölgedeki aşiret reisleri ve halkla münazara (karşılıklı konuşma) yöntemiyle konuşmuştur. Halk ona sorular sorar, o da cevap verir.
Bir aşiret ferdinin sorusu: “Hürriyet nedir? Biz ne yapacağız?”
Cevap: “Hürriyet odur ki, kanun-u adalet ve te’dibden başka kimse kimseye tahakküm etmesin.” Yani kimse keyfine göre başkasına hükmedemez ve herkes hukuk önünde eşittir.
Bediüzzaman, “Hürriyet, şeriatın bir hakikatidir.” demiş.
Çünkü hürriyeti Batı’dan gelen bir kavram olarak değil, İslam’ın özünde var olan bir değer olarak sunar. Böylece halkın güvenini kazanır. “İstibdat, zulümdür.” hürriyeti bunun zıddı olarak tanımlar. İstibdat, korku ve baskıdır; Hürriyet ise adalet ve hukuktur.
Halka şu mesajı verir: “Siz artık kul değil, hukuk sahibi bireylersiniz.”
Bediüzzaman, Münazarat eserinde hürriyeti anlatmak için temsiller kullanır. Birinde şöyle der:
“Bir köyde bir ağa herkese hükmederse bu istibdattır.
Eğer kanun hâkim olursa bu hürriyettir.” Bu basit örnekle: Aşiret düzeninden, Hukuk devletine geçişi anlatır.
Halkın en büyük endişesi şuydu: “Hürriyet gelirse din elden gider mi?”
Bediüzzaman cevap verir:
“Hürriyet-i şer’iye, adab-ı şeriatla müteeddip olmaktır.” Yani: Gerçek hürriyet dine zarar vermez, aksine dini daha doğru yaşatır.
Said Nursî’nin Kürdistan bölgesini dolaşmasının temel amacı: Cehaleti gidermek, yanlış hürriyet anlayışını düzeltmek, aşiret yapısını hukuk anlayışına yaklaştırmak ve Kürtler ile Osmanlı arasında güveni artırmaktır.
Said Nursî’nin Kürdistan vilayetlerinde anlattığı hürriyet: Keyfilik değil, hukuk içinde özgürlük, başkasına zarar vermemek, İslam ile uyumlu bir sistem ve istibdada karşı adalet rejimi muhafaza etmeyi tavsiye etmiştir.
Cumhuriyetin İlanı ve İlk Tepkileri
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı sonrasında Said Nursî, yeni yönetime tamamen karşı çıkmamış; ancak uygulamalara eleştirel yaklaşmıştır. Özellikle dinin kamusal hayattan dışlanması, laikliğin sert yorumlanması ve dindar kesime baskılar gibi konularda ciddi eleştiriler yapmıştır.
Said Nursî’nin idealindeki cumhuriyet:
Adaletli olmalı, hürriyeti korumalı, dine düşman olmamalı ve milletin değerleriyle barışık olmalı. Bediüzzaman hazretleri bu yüzden cumhuriyete değil; “dinsizliğe alet edilen cumhuriyet anlayışına” karşı gelmiştir. Kendi ifadesiyle: “Ben dindar bir cumhuriyetçiyim.” demiş.
Yeni Said Dönemi
Siyaseti bırakmış, toplumsal değişimi iman ve eğitim yoluyla gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Cumhuriyetle ilgili tartışmalara doğrudan girmek yerine bireylerin imanını güçlendirmeyi, toplumu ahlâken ihya etmeyi ön plana almıştır.
Bediüzzaman’a göre:
Cumhuriyet, özünde İslam’a uygun olabilir. Ancak uygulamada adalet ve hürriyetten saparsa eleştirilmelidir. En doğru model: “Dindar, adil ve meşveret esaslı bir cumhuriyet” olmalıdır. Ona göre: “Hürriyet-i şer’iye, adab-ı şeriatla müteeddip olmaktır.” Yani sınırsız özgürlük yoktur. Ahlakla sınırlı bir özgürlük vardır. Bu da onun “dindar cumhuriyet” fikrinin temelidir.
Bediüzzaman hazretleri istibdadı eleştirmiştir:
Cumhuriyetin karşısına “istibdatı” koyar: “İstibdat zulümdür. Meşrutiyet ise adalettir.” Değişik bir ifadeyle: “İstibdat, bir şahsın keyfine tabi olmaktır.”
Bu yaklaşımda: Tek adam yönetimi = reddedilir. Halkın katılımı esas alınır. Bu da doğrudan cumhuriyetin özünü destekler. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı sonrasında Bediüzzaman, uygulamalara dair eleştiriler yapar. Özellikle: “Bir kısım ehl-i dalalet, cumhuriyeti dinsizliğe alet etmek istiyorlar.” (Lahikalar)
Burada açıkça: Cumhuriyetin kendisi değil, onun yanlış kullanımı eleştirilmektedir.
Risale-i Nur perspektifinde gerçek cumhuriyet:
Adalet üzerine kurulu, meşvereti esas alan, hürriyeti koruyan ve dine düşman olmayan bir sistemdir. Bu anlayış dolaylı olarak şu Kur’anî ilkeye dayanır: “Onların işleri aralarında şura iledir.” (Şura Suresi, 38. ayet)
Yeni Said Döneminde Bediüzzamanın Siyasetten Çekilmesinin sebebi:
“Bu zamanın en büyük farz vazifesi iman hizmetidir.” Bu şu anlama gelir: Siyasi sistemden daha önemli olan insanın imanını kurtarmaktır.
Sonuç
Cumhuriyet İslam’a uygundur. (öz itibariyle) Şura ve adaletin sistemleşmiş halidir. Ama dinsizliğe alet edilirse bozulur.