Bediüzzaman’ın ser kâtibi Mehmet Feyzi Pamukçu

Mehmet Feyzi Pamukçu (1935-1938) askerlik görevini yaptığı esnada Nevşehirli Hacı Hayrullah Efendi, Seyyid Abdülhakim Arvasî ve Hüsrev Hocaefendi gibi âlimlerden tefsir ve hadis ilmi alır.

Asker olarak İstanbul’da olduğu dönemde Kastamonulu bir tanıdığı ona “Kastamonu’ya Bediüzzaman adında bir hoca gelmiş.” dediğinde o ismi ilk defa o gün duyar.

Mehmet Feyzi Pamukçu bir mürşit arayışına girer. O gece bir rüya görür. Rüyada ona “aradığın mürşit geldi. Onun yanına git” deniyordu; fakat o bu rüyaya pek aldırmaz. Aradan bir yıl geçer, yine bir gece rüyasında ona “beklediğin mürşidin yanına git” denir. Sabah uyandığında bir yıl arayla birbirine benzer iki rüya onu hemen harekete geçirir. Hazırlanarak Nasrullah Camii çevresinde oturan dostlarına gider. Onlara buraya dışardan bir şeyh veya bir mürşit geldi mi diye sorar. Dostları ona Bediüzzaman diye bir zatın geldiğini söyleyerek evini tarif eder. Feyzi Pamukçu, onu çağıran sese doğru yönelerek Bediüzzaman’ın evine doğru gider.

Bediüzzaman, onu karşısında görünce ayakta karşılar ve yıllardır beklediği bir can dostunu görmüş gibi ona hasretle sarılır. Bediüzzaman ona: “Mehmet Feyzi kardeşim, seni bir yıl evvel çağırdım niye gelmedin? Senin bir yıl kaybın var” der. Bediüzzaman, Feyzi Pamukçu’ya çok iyi Arapça bildiğinden önce Hizbü’n-Nurî’yi ardından da Otuz İkinci Sözü okuması için verir. İşte Feyzi Pamukçu’yu Risalelere ve Bediüzzaman’a getiren ve onu yıldızlaştıran bu Otuz İkinci Söz olur.

Otuz İkinci Sözü okuduktan sonra Bediüzzaman’la öyle bir bağ kurar ki ömrünün sonuna kadar ona olan bu bağlılık devam eder. Böylece Mehmet Feyzi, Bediüzzaman’ı gerçek anlamıyla tanır ve hizmetine canla başla koşar. Bediüzzaman, bir yıl beklediği bu talebesinin önce adını değiştirir. Mehmet Fevzi olan adını Mehmet Feyzi yapar. Bediüzzaman onu öyle yakınına alır ki Ser Kâtibi olarak onun sırdaşı olur. Mehmet Feyzi Bediüzzaman’la kaldıkça her gün onun farklı yönlerini görür ve günbegün gönlünde büyümeye devam eder. Bediüzzaman artık onun hayattaki birinci önceliği olur. Artık hep onun yanındadır.

Bediüzzaman’ın ziyaretçileriyle olan diyaloğu Mehmet Fevzi’yi insanî ilişkiler yönünden çok etkiler. Bediüzzaman’ın insanlardan bazılarını Medh-ü Sena ederken kimilerini de takdir eder, kimilerine de takbihle davranmasını hayatı boyunca örnek alır. Bu kadar geniş, yerinde yapılan insanî ilişkiler ve iletişim san’atı onu çok etkiler. Bediüzzaman’ın insanlara seviyelerine göre muamelede bulunmasını ve onlara akıllarına göre hitap etmesini Mehmet Feyzi kendine hayat boyu prensip eder.

Mehmet Feyzi Pamukçu, Kastamonu hayatı süresince gece gündüz, korkmadan Bediüzzaman’ın hizmetinde bulunur ve bu zaman zarfında ondan Kelâm, İslâm Felsefesi ve mantığa dair dersler alır. Aynı zamanda, Risale-i Nurların tamamını yazar. Bediüzzaman’ın Arapça ve Türkçe yazdığı bütün eserlerini ona okur. Mehmet Feyzi 1943 yılında Denizli Hapishanesi’nde dokuz ay, 1948’de de Afyon Hapishanesi’nde on ay Üstad Bediüzzaman Hazretleri ile beraber hapis yatar ve her iki suçlamadan da beraat eder.

Denizli ve Afyon Hapishanelerinden sonra Kastamonu’ya döner. Hacca gitmek için ve Cuma namazları dışında evinden dışarı çıkmaz. Risale-i Nur’ların yanında ilmî çalışmalara da ağırlık verir. Yetiştirdiği talebelerine, Sarf-Nahiv, Akaid, Fıkıh, Hadis, Ahlâk ve Kur’ân ta’limi dersleri verir. Afyon Mahkemesi kayıtlarına göre Mehmet Feyzi Pamukçu’nun kitaplığında ilmî ve kaynak teşkil eden 580 cilt kitabı olduğu tesbit edilir. Bu da onun ne denli ilme meraklı ve âlim biri olduğunu gösterir.

Hayatı boyunca yurdun dört bir tarafından gelen ziyaretçilere kapısını hep açık tutmuştur. Ayrıca Kalemiyle Risale-i Nur telifinde bulunmuş, nüshaların çoğaltılmasında sabahlamış, Risalelerin neşrinde ilk sıralarda yer almıştır. Risale-i Nur’la ilgili her alanda çalışmış. Mehmet Feyzi, Çaycı Emin ve diğer kahramanlarla birlikte Kur’ân hizmetinde Kastamonu’nun Isparta ile omuz omuza gelmesine vesile olmuştur. Kendisi Bediüzzaman’ın Ser Kâtibi olarak özel bir yere sahiptir.

Risale-i Nur’lar ile tanıştıktan sonra hayatının uzunca bir kısmını yarı münzevî olarak geçirip gerekmedikçe evinden dışarı çıkmadı. Her gün dolup dolup boşalan bir medrese hüviyetine büründürdüğü bereketli evinde gelenlere mizaçlarına, mesleklerine, meşreplerine, seviyelerine, ihtiyaçlarına münasip sohbetlerde bulundu. Mühim bir âlim olarak ilminden istifade etmek isteyenlerin taleplerine uygun olarak dersler verdi. Daima, Bediüzzaman’ın düsturları doğrultusunda izzetle, istiğnayla, iktisatla, ihlâsla, tevazu ile yaşadı. Dağdağasız bir hayat sürdü.

Ayrıca Mehmet Feyzi’nin Asiye Hanım’ın (Mülazımoğlu) dedesi Küçük Aşık’ın Mevlânâ Halid Hazretleri’nden miras aldığı cübbeyi Bediüzzaman Hazretleri’ne getirdiğinde cübbeyi yıkayıp suyunu kabristana döktükten sonra o cübbeyi şerefle Bediüzzaman’a giydirmesini hayatı boyunca en çok şeref duyduğu olay olarak anlatır.

Feyzi Efendi,1912 yılında Kastamonu da doğar 4 Mart 1989 tarihinde, Mi’rac Gecesi öncesi dilinde “Allah Allah” zikriyle Rabb-i Rahîm’ine kavuşur.

Misbah Eratilla

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*