EURONUR ÖZEL

Ben, Ben, Ben

Risale-i Nur’a Göre Narsizm

Özel Makale / Ben

 “Ben” Aynasında Kaybolan Ben

Belki çağımızın en önemli konularından biri bu. Çünkü insan artık yalnızca yaşamakla yetinmiyor; yaşadığının görülmesini de istiyor. Hizmetinin bilinmesini, güzelliğinin fark edilmesini, fikrinin kabul edilmesini, yaptığı iyiliğin konuşulmasını, hatta bazen acısının bile görülmesini bekliyor.

Onaylanmak, görülmek, sevilmek ve takdir edilmek elbette insanî duygular. Fakat insanın bütün hayatı görünmek üzerine kurulmaya başladığında, masum bir ihtiyaç yavaş yavaş başka bir şeye dönüşebiliyor: Benliğin kendi etrafında dönmesine…

Modern psikoloji bunun bazı biçimlerini “narsisizm” kavramıyla açıklıyor. Elbette narsisistik bazı özellikler göstermekle, uzmanlar tarafından teşhis edilen Narsisistik Kişilik Bozukluğu aynı şey değildir. Bu sebeple her kibirli, bencil veya kendini beğenen insana “narsist” etiketi yapıştırmak doğru olmaz.

Risale-i Nur’da da “narsisizm” kelimesi geçmez. Fakat insanın kendisine aşırı değer vermesi, kusurlarını görmek istememesi, başarıyı kendisine mâl etmesi, başkasının faziletinden rahatsız olması ve kendi benliğini hayatının merkezine yerleştirmesi gibi hâller; ene, enaniyet, gurur, ucb, faziletfüruşluk, hodbinlik, riya ve şöhretperestlik gibi kavramlar üzerinden oldukça yaygın bir biçimde ele alınır.

Bediüzzaman’ın insan nefsi hakkındaki şu tespiti o kadar net anlatıyor halimizi:

“İnsan cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka her şeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyibden tenzih ve tebrie eder…”
(26. Söz)

İnsan gerçekten de kendi nefsine karşı tuhaf biçimde tarafgir olabiliyor.

Başkasının öfkesi kötü ahlâktır, bizim öfkemiz haklı tepkidir. Başkasının gururu kibirdir, bizimki özgüvendir. Başkasının başarısında şans ararız, kendi başarımızda zekâmızı ve emeğimizi görürüz. Başkasının hatasını karakterine bağlarken kendi hatamızı şartlarla açıklarız.

Çünkü insanın içinde sürekli kendisini savunan görünmez bir avukat vardır.

Bediüzzaman’ın nefs hakkında yaptığı şu tespit tam anlatmak istediğimiz şeydir:

“Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler.”  (Lem’alar – Yirmi Sekizinci Lem’a)

İşte insanın içindeki benlik avukatı…

Her hadisede kendisini haklı çıkarmak ister. Özür dilemek yerine gerekçe üretir. Kusuru kabul etmek yerine karşı tarafın kusurlarını sayar. “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusundan önce “O bana neden böyle yaptı?” diye sorar.

Belki narsisistik eğilimlerin en tehlikeli taraflarından biri de budur: İnsan bir müddet sonra hakikati değil, kendisini savunmaya başlar.

“Doğru nedir?” sorusu örtülür.

Yerine:

“Ben nasıl haklı çıkarım?”

sorusu gelir.

Ayna Kendisini Güneş Zannedince

Risale-i Nur’da benlik meselesinin en derin biçimde işlendiği yerlerden biri Otuzuncu Söz’deki Ene bahsidir.

Bediüzzaman şöyle der:

“Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkülküşadır, bir tılsım-ı hayretfezadır.”
(30. Söz)

“Ben” Başlı Başına Kötü Değildir.

İnsana verilmesinin bir hikmeti vardır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle ene bir “vâhid-i kıyasî”, yani insanın bazı hakikatleri anlamasına yarayan farazî bir ölçüdür.

İnsan “Ben bu eve sahibim” der, oradan bütün kâinatın gerçek Malikini düşünür. Kendi sınırlı bilgisinden sonsuz ilmi, küçük merhametinden sonsuz rahmeti anlamaya çalışır.

Ene böyle kullanıldığında pencere olur.

Fakat insan kendisine emanet olarak verilen bu ölçüyü gerçek bir mülkiyet zannetmeye başladığında pencere duvara dönüşür.

“Ben yaptım.”

“Ben kazandım.”

“Ben başardım.”

“Benim zekâm.”

“Benim güzelliğim.”

“Benim makamım.”

“Benim eserim.”

Bir süre sonra insan kendisine verilenleri kendisinden bilmeye başlar.

İşte narsisizmin manevî trajedisini belki şöyle tarif edebiliriz:

Ayna ve Güneş 

Oysa aynada ışık vardır ama ışığın kaynağı ayna değildir.

İnsanda güzellik vardır fakat insan o güzelliği kendisi yaratmamıştır. Zekâ vardır ama beynini kendisi inşa etmemiştir. Güzel bir ses vardır ama ses tellerini kendisi yapmamıştır. Kabiliyet vardır ama o kabiliyeti yoktan var etmemiştir.

Hayatta hiç bir şey insanın kendi eseri değildir.

Bediüzzaman’ın bakışı burada insanın kendisine karşı tavrını değiştirir: Güzelliği inkâr etmek değil, güzelliğin kaynağını doğru okumak…

Yani kendine mâna-yı ismî ile değil, mâna-yı harfî ile bakmak.

“Ne kadar güzelim”den “Ne kadar güzel yaratılmışım”a…

“Ne kadar zekiyim”den “Ne kıymetli bir akıl verilmiş”e…

“Ben başardım”dan “Bu imkânları ve kabiliyetleri bana veren Rabbime şükür”e…

Dışarıdan bakıldığında çok küçük bir kelime değişikliği gibi görünüyor.

Fakat birinde gurur büyüyor, diğerinde şükür.

Zehirli Bal

Çağımızın insanı için meselenin bir başka tarafı daha var: Alkış.

Belki hiçbir çağda insan, başkalarının kendisi hakkındaki kanaatini bu kadar hızlı öğrenmemişti.

Bir fotoğraf paylaşıyoruz.

Kaç kişi beğendi?

Bir yazı yazıyoruz.

Kaç kişi okudu?

Bir söz söylüyoruz.

Kaç kişi paylaştı?

Bir iyilik yapıyoruz.

Kimler gördü?

Bir süre sonra farkında olmadan hayatımızı insanların bakışları altında yaşamaya başlayabiliyoruz.

Risale-i Nur’daki şu ifade bu noktada oldukça sert bir hatırlatma yapıyor nefsimize:

“Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır.” Mesnevi-i Nuriye

Çünkü alkış tatlıdır.

Takdir edilmek insanın hoşuna gider. İnsanların bizi sevmesi, yaptığımız işi beğenmesi elbette kötü değildir. Problem, ruhun bununla beslenmeye başlamasıdır.

İnsan değerini insanların alkışıyla ölçmeye başladığında onların esiri olur.

Ve narsisistik benliğin trajedisi burada büyür: Çevresindeki insanlar artık dost olmaktan çıkar, aynaya dönüşür.

Beni öven iyi insandır.

Eleştiren kötü.

Beni destekleyen dosttur.

Benden daha başarılı olan rakip.

Benim fikrimi kabul eden anlayışlıdır.

İtiraz eden problemli.

İnsan böyle yaşadıkça aynalarının sayısı artar fakat dostlarının sayısı azalır.

Kim Kazanacak?

Narsisistik benliğin belki en zor imtihanı, başka bir insanın kendisinden daha başarılı olmasıdır.

Çünkü “ben” merkezdeyse başkasının yükselmesi benim alçalmam gibi hissedilir.

Oysa Risale-i Nur’un ihlâs ve uhuvvet anlayışı bunun tam tersini öğretir.

Bediüzzaman’ın şu ölçüsü bu açıdan son derece önemlidir:

“Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, ‘Mesleğim haktır veya daha güzeldir’ demeye hakkın var. Fakat ‘Yalnız hak benim mesleğimdir’ demeye hakkın yoktur.” (Yirmi İkinci Mektup)

Bu cümle narsisistik düşünce biçiminin tam karşısında duruyor.

Ben doğru olabilirim.

Ama bütün doğrular bende toplanmış değildir.

Ben başarılı olabilirim.

Ama başkasının başarısı benim değerimi azaltmaz.

Ben güzel bir hizmet yapabilirim.

Ama o hizmetin mutlaka benim elimden çıkması gerekmez.

İnsan “Ben yapayım”dan “Yeter ki yapılsın”a geçebildiği ölçüde benliğinin görünmez zincirlerinden kurtulmaya başlar.

Narsisistik eğilimin en bilinen özelliklerinden biri başarıyı kendisine, başarısızlığı başkalarına vermektir.

Kur’ân ise insanın önüne bunun tam tersine işleyen bir ahlâk koyar:

“Sana gelen her iyilik Allah’tandır; sana gelen kötülük ise nefsindendir.”
(Nisâ Suresi, 4/79)

Bu ölçü insanın iç dünyasında ciddi bir değişim meydana getirir.

Bir güzellik ortaya çıktığında: “Ben yaptım” yerine “Allah nasip etti” diyebilmek…

Bir kusur ortaya çıktığında hemen başkasını suçlamak yerine: “Benim burada payım nedir?” diye sorabilmek…

İşte nefsin en sevmediği sorulardan biri budur.

Benim payım ne?

Bir tartışmadan sonra…

Bir evlilik probleminde…

Bir arkadaşlık bozulduğunda…

Bir iş başarısız olduğunda…

“Karşı taraf ne yaptı?” sorusundan önce insanın bir defa da kendi nefsine dönüp “Ben ne yaptım?” diyebilmesi büyük bir ahlâkî olgunluktur.

 Kırk Kırık Aynalı Bir Taht

Narsisizmi düşündüğümde gözümde bazen tuhaf bir sahne canlanıyor.

Bir insan, aynalardan yapılmış muhteşem bir tahtın üzerinde oturuyor.

Sağına bakıyor, kendisini görüyor.

Soluna dönüyor, yine kendisini.

Karşısında kendisi.

Her yerde kendi sureti…

Bir müddet sonra aynadaki görüntüsüne hayran olmaya başlıyor.

Kendisini güçlü zannediyor.

Vazgeçilmez zannediyor.

Kalıcı zannediyor.

Fakat görmediği bir şey var:

Aynalardan yapılmış o ihtişamlı taht, kumdan bir kalenin üzerine kurulmuş.

Ve deniz yükseliyor.

Gençlik gidiyor.

Güzellik değişiyor.

Sağlık bozulabiliyor.

Makamlar el değiştiriyor.

Servet başkasına kalıyor.

Bir zamanların meşhur isimleri unutuluyor.

Alkışlar susuyor.

Aynalar çatlıyor.

Kumlar tahtın altından yavaş yavaş çekiliyor.

İşte acz ve fakr hakikati tam burada insanın karşısına çıkıyor.

Risale-i Nur insanı aşağılamıyor. “Kendinden nefret et” demiyor. Şahsiyetini yok etmiyor.

Tam tersine benliği gerçek yerine koyuyor.

Sen mâlik değilsin; emanetçisin.

Kaynak değilsin; aynasın.

Mâbud değilsin; abdsin.

Bu fark anlaşıldığında insanın omuzlarından çok ağır bir yük düşüyor.

Her şeyi kontrol etmek zorunda değilsin.

Herkesten üstün olmak zorunda değilsin.

Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin.

Herkes seni sevmek zorunda değil.

Herkese kendini ispatlamak zorunda hiç değilsin.

Çünkü değerinin kaynağı insanların alkışı değildir.

Belki narsisizme karşı Risale-i Nur’un sunduğu en derin cevap da burada saklıdır: Benliği yok etmek değil, benliği yerine oturtmak.

İnsan aynayı kırmak zorunda değildir.

Sadece aynanın güneş olmadığını anlamalıdır.

Güzellik sende görünebilir; fakat kaynağı sen değilsin.

Kabiliyet sende bulunabilir; fakat onu sen yaratmadın.

Hayat senin üzerinde parlayabilir; fakat hayatı kendine sen vermedin.

Ayna bunu anladığında küçülmez.

Tam tersine gerçek kıymetini bulur.

Çünkü aynanın vazifesi güneş olmak değil, güneşi göstermektir.

Hâzâ min fadli Rabbî

İnsan ‘benlik’ aynasında kaybolmak için değil; o aynanın yansımasında kendisine hayatı, aklı, zarafeti ve her türlü kabiliyeti bahşeden Mâlikü’l-Mülk’ü tanıyıp bilmek için yaratılmıştır. Allah nasip eylesin . Amin

Allâhümme ecirnâ mine’r-riyâi ve’s-sum’âti ve’l-ucubi ve’l-fâhr

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu