Berlin’de Veladet-i Nebi (asm)

Tarihin, eteklerinden tutup sürükleyerek öne çıkardığı şehirlerden birisi de Berlin’dir. Tıpkı İstanbul gibi. İnsanlar kaderlerinden kaçamadıkları gibi şehirler de kaderlerinin mahkumu…

Almanya’ya ilk geldiğim zamanlarda başkent Bonn idi. Gizli payitaht Köln’e vekalet ediyordu. Büyük Berlin’i Demirperdeler  arasından uzaktan uzağa görme imkânımız olmuştu. Johannes Paul’un tutuşturduğu hürriyet meşalesi, çok kısa sürede müstebit inkârcıların perdelerini tutuşturmuş ve Berlin daha önce bedelini ödediği hürriyetine kansız bir şekilde  kavuşmuştu.

İstanbul ile kaderleri benzeşen Berlin’e karşı Ahirzaman dinsizlerinin taarruz ve muhasarası, yeniden merkez olduğu günden bu yana devam ediyor. Dedim ya, İstanbul gibi… İçeriden ve dışarıdan. Şairlerin ve düşünürlerin de beldesi olan Berlin’e, insanlık karşıtı dinsiz felsefenin düşmanlığı son zamanlarla sınırlı değil. Ottovon Bismarck’ın toparlamaya muvaffak olduğu Alman birliğini demokrasiye taşıması ve o zamanın ismiyle Prusya’nın idare merkezi olduğu zamandan bu yana aynı durum mevcut. 1870’lerde Paris’i işgal eden komünistlerin hedefleri Berlin olduğundan Bismarck, 1870 savaşında esir aldığı Fransız ordusunu Paris’i kurtarmaya göndermişti. Demokrasi düşmanı Marksistlere geçit vermeyen Bismarck ve seleflerinden dolayı, komünistler Bismarck’a “katil” diyeceklerdi. Paris’ten sonra yine Kuzey Almanya’ya dönen Marksistleri Hindenburg’un ekibi ümitsiz bırakınca, o Marksistler Rothschild’in finansesiyle en zayıf halka olan St. Petersburg’a yöneleceklerdi.

Planlamadığımız halde, Efendimiz (a.s.v.)’ın doğum gecesinde Berlin’deki medresemizde kardeşlerimizi ziyaretimiz, aynı zamana denk gelmişti.  Bismarck’ı kendisine  hayran bırakan Peygamberimizin doğumunda burada olmanın heyecan ve sevincini, “Bahtıyar Alman Milletinin” bu tarihi şehrinde, ardeşlerimizle birlikte yaşadık.. Yalnızca Bismarck değil, Avrupa’nın en zeki ve bilge insanları  eserlerinde, şiirlerinde ve mektuplarında Peygamberimizi methetmişlerdi. Goethe, Kant, Beethoven, Schobel, Rilke, Carlyle ve daha binlerce düşünürün beyanları, yalnızca bize ulaşanlardı. Avrupa’nın hâlâ sisler arasında bulunan, hakperest araştırmacılarının yardımlarını bekleyen on yedinci ve on sekizinci asırlarda, sayıları binleri geçen alimlerin ve mütefekkirlerin varlıklarını,  tarih artık itiraf etmek zorunda kalmış.

AB’nin kaptan köşkünde, dünya barışı ve insaniyet cihetiyle önemli misyonları yüklenmiş Berlin’e son zamanlarda hücumlarını artıran münafık Marksistlerin hem ahlâkta, hem ekonomide, hem siyasette, hem idarede ve hem de medeniyette getirdikleri problemler, bir yazıya sığmayacak kadar ziyade olduğu gibi yazımızın  konusu da değiller. Yalnız, Soros’un Merkel ile birlikte Berlin’e topladığı yüzbinlerce Müslüman mültecinin, uzun sürede rahmete dönüşeceğini hissettiğimizi de söylemeliyiz. Gurbetin ve kültürel Hristiyanlığın kendilerine kimliklerini hatırlattığı bu yüzbinlerce Arap, Afgan, Hind ve Afrika kökenli Müslüman mültecilerin yerleştikleri alanlarda, yalnızca İslâm kimliğiyle karşılaşıyorsunuz. Bu kimliği Alman milliyetçiliği ve Hristiyanlık refleksleriyle çatışmalarda kullanmak isteyen Marksistlere burada prim verilmediğini de Berlin’deki kardeşlerimizden öğrenmiş olduk. İslâm milliyetinin cazibesiyle Berlin’de birbirine yaklaşmış bu farklı dilleri ve ırkları, nifakçı Yeşiller’in kavmiyetçilik ve sınıfçılık çatışma teorileri inşaallah tuzağa düşüremeyeceklerdir. İki Berlin’in birleşmesiyle birlikte Müslüman nüfusuna paralel çoğalan yüze yakın mescitte ve camde saflaşan müminlerin dualarıyla, Ahirzaman şerirlerinin Berlin’de çevirdikleri fitne dolaplarının da etkisiz kalacaklarını Rahmet-i İlâhiye’den bekliyoruz.

İkinci Dünya Savaşı şartlarını tedai ettiren bir hareketlenmeyi kamuoyu az çok görüyor. Kadere bakınız ki, iki şehir de bu süreçte önemli değişimlerin düğümlerini ellerinde bulunduruyorlar. Temennimiz ve duamız odur ki; İkinci Dünya Savaşı’nda Hz. Mesih’in vekaletini üstlenen Berlin, bu misyonunu devam ettirsin. Ve aynı zamanda Alman birliğinin kurucusu, Avrupa’nın medar-ı iftiharı hakperest Bismarck’ın çağrısına kulak versin. Bismarck diyor ki:

“Ben, şunu iddia ediyorum ki:

Muhammed (a.s.m.) mümtaz bir kuvvettir. Destgâh-ı Kudret’in böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi ihtimalden uzaktır.

Sana muâsır bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed (a.s.m.)! Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap senin değildir. O lâhûtîdir. Bu kitabın lâhûtî olduğunu inkâr etmek, mevzû ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet seııin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ya Muhammed! Sana muasır olamadığımdan çok müteessirim. Beşeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, bâdemâ göremeyecektir. Binaenaleyh, senin huzurunda kemal-i hürmetle eğilirim.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*