Beslenmiyoruz, zehirleniyoruz!

İnsanların sağlıklı ve huzurlu bir hayat yaşayabilmelerinin temel prensibi saf, temiz, katkısız, hilesiz ve yeterli bir beslenme olduğu bilinmektedir.

Bu şartları bulunduran gıda maddelerinin, çarşı ve pazarlarımızda bulunması insanlık adına ne acıdır ki, her geçen gün daha da çözülmez bir hal almaktadır. Muhtevası ile oynanmayan hiçbir temel gıdayı, sofralarda bulundurmak imkânsız hale getirilmiştir. İnsanlara, bir çözüm üretememenin acizliğiyle, önlerine konan imkânlara teslimiyet içinde boyun eğdirilmiştir. Bu olumsuzluk zincirleriyle çoğaltılan, aynı zamanda besin değeri bulunmayan bu maddelerin tüketilmesi sonucunda, insanlar yeni yeni hastalıklarla karşı karşıya kalarak, korku ve hayret içerisinde yaşamaktadır. İlgisizlik ve bilgi açığı dolayısıyla yaşanan, hayat kalitesini tahrip edip çökerten beslenme tarzı, zaman içinde cemiyetin maddî, manevî çöküşünü de hızlandıracaktır. İnsanların saadeti için, gerekli koruyucu tedbirleri aldığını gaye edinen kişi ve kuruluşlar, hayat kurtaran çözümleri, geç kalınmadan alabileceklerine ümidimizi sürdüreceğiz. Çok pahalıya mal olmadan, bir an önce çözülmesi gereken ana meselemizdir, ihmal edildiğinde nesillerin acı çekmesine ve kaybedilmesine sebep olacaktır.

“Hibrit (EBTER) tohumların filizlenmesi, büyüyebilmesi, meyve vermesi, böceklerden korunması için, kullanılan zehirli kimyasallardan kaynaklanan akut zehirlenme, kanser, doğum kusurları, kısırlık, gelişim bozukluğu, sinir sistemi bozuklukları gibi sorunlar bir yana, GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar) ve HİBRİT ürünlerin, bizatihi kendisinin alerji, kanser, fizyolojik bozukluklar, bağımlılık, GEN ve DNA yapısı bozuklukları, immun (bağışıklık) sistemi sorunları, mikro-organizmaların mutasyonuyla (farklılaşarak değişme) yeni hastalıkların ortaya çıkması gibi sorunlara sebep olduğu tartışmasız bir gerçektir. İlginç olan, insanlar başlarına gelecek olan şeyi biliyorlar, fakat hiçbir şey yapmıyorlar. Genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO) sonuçlarının vahameti iyi bilindiği halde, insanlar neden bu sessizlik ve acziyet içinde?”1 İnsanlığın temelini tahrip etmeyi hedefleyen, gıdalardaki genetik yapıyı tahrif etme faaliyetleri, tedbir alabilme cesareti gösterilerek, şuurlu bir engelleme hareketiyle bertaraf edilmelidir. Bunun için, insanları eğitip irşat eden, başta öğretmenler, camilerdeki din görevlileri, gıda mühendisleri ve diğer ilgililerin, koordineli bir çalışma ile topyekûn bir eğitim ve uyandırma seferberliğinin gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi halde, ülkelerin her konudaki temeli olan insan unsuru çökmekten kurtarılamayacaktır.

Verimli topraklarıyla tarih boyunca üzerinde ve çevresinde yaşayan insanlara analık yapan, Anadolu topraklarının, kimyevî, biyolojik ve genetik tahribatlarla kısırlaştırılmasına gafletle göz yumulduğunda, tarım ve hayvancılık sektörünü ele geçiren, küçücük ama güçlü devletlerin, tarım ve beslenme güdümüne girileceği aşikârdır. Tohum üretme ve geliştirme merkezlerimizi kuramayıp, değerli tohum kaynaklarımızın yok edilmesine ilgisiz kaldığımızda, hileli gıdaları üreten ülkelerin pazarı olur ve önümüze ne getirilirse yeme çaresizliğinde, komplikasyonlar zinciri yaşarız. Üretip ihraç ettiğimiz ürünlerin, rağbet görmeyip, bazen de iade edilmesiyle üzücü haller yaşadığımız olaylar görülmektedir.

Genetik yapısı tahrip edilen gıdaların muhtevası hakkında ne yazık ki, biz tüketiciler yeteri kadar bilgi sahibi olamadığımızdan, gereğince sorgulayamıyoruz. Bunlara örnek verecek olursak “Domatese, soğuğa dayanıklı hale getirebilmek için köpekbalığı geni nakledilirken patatese, böceklerden korumak için AKREP GENİ nakledilmektedir. Bazı bitkilere ise, bağışıklık sisteminden sorumlu İNSAN GENİ nakledilmektedir. Genetiği değiştirilmiş ürünlerin zaman içerisinde, hangi sonuçları doğuracağını gösteren hiçbir uzun süreli test yapılmamıştır. Akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimizi nasıl etkiler? Tabiî ki insan, türler arası bir hibride dönüşür. Transfer edilen bu genlerin (TRANSGENLER) yeni ortamlarında bulunan komşu genlerle ne gibi bir iletişim içerisine girecekleri, dayanıklılık dereceleri, sabit kalıp kalmayacakları, ya da yeni yerlerini terk ederek göç edip etmeyecekleri bilinmiyor.”2 İnsan organizmasına dışardan transfer edilen yabancı kaynaklı acaip genlerin, insan fizyolojisinde ve ruh dünyasında işlem gören genlerin karakterinde arzu edilmeyen yansımalar olacağı beklenen ve kaçınılmaz sonuçlar doğuracağı beklenen bir neticedir. Çok merak edilen gen transferlerinin huy ve karakter yapısına olumsuz etkiler yapabileceği unutulmamalıdır. Bunların bilinmesinin çok da gereği yok! Yeter ki, ürün para getirsin. Bazen de çok ilâç yüklendiğinden para etmeyip, ürünler tarlada kalacak kadar değersiz hale gelebiliyor, bereketli mahsuller elde edilemiyor. Organik ürün pazarları rağbet görmeye başladığından, ayrı standartlar uygulanıp, tüketiciler ‘HORMONLU- HORMONSUZ’ ürünler olarak tercihe yönlendirilmeyle karşı karşıya bırakılmaktadır.

Konunun dikkatle sürdürülmesi, ilgiyi arttırabileceği kanaatiyle devam ettirmeye ihtiyaç bulunmaktadır.

Beslenme ihtiyacını yeterli miktarda, kolayca çözüp problemin ortadan kaldırılması için, gıda teknolojisi araştırmacıları aralıksız çalışmaktadır.
İlk hedefleri insanların açlığına çare olmak üzere, bol ürün elde etme yollarını bularak, fıtrata yön verebilme faaliyetlerini ısrarla yürütmektedirler. Mana-i ismiyle bakıldığında, BOL ve UCUZ ÜRÜN – TOK İNSAN düşüncesi hakim görülürse de, mana-i harfî cephesinden incelendiğinde GİZLİ AÇLIK, YALANCI TOKLUK ve çeşit çeşit HASTALIK ortaya çıkmaktadır. Ehl-i hamiyetin vicdanını sızlatan ve insan bedenini tahrip eden bu teknolojik gıdaları sorgulamamız, vazgeçilmemesi gereken bir insanî hakkımızdır.

Tıp otoritelerince yeterli ve sağlıklı beslenmemiz tavsiye edilirken, beslenmenin arkasındaki sağlıklı, kaliteli gıda boşluğu doldurulamamaktadır. Başta gençlerimiz olmak üzere, insanlarımızın büyük çoğunluğu çok ucuz ekmek arası dolgular, çay, kola ve simitle geçiştirmektedir. Bu beslenmenin sonucu zayıf bir bağışıklık sistemi ve arkasından gelen hastalıklar zinciri, enerjileri çok çabuk tüketmektedir. Gen transferleri ile üretilen bu yiyecek maddeleri karın doyurur, ama hayat faaliyetinin devam ettirilebilmesi için gerekli beslenmeyi sağlamaz. Bundan dolayıdır ki, endüstriyel gayeli üretim kaliteyi değil, miktarı hedeflediğinden “GDO, insan genetiğinde, bağışıklık sisteminde ve metabolizmada bozulmalar, alerji, yeni doğmuş bebeklerde ciddî hastalıklar, kısırlık, daha önce görülmemiş sakatlıklar, onkolojik (kanser) hastalıklar, mutasyonlar ve ölümlere yol açmıştır. Bu sonuçlar birçok bilimsel araştırma ile de kanıtlanmıştır.”3

Gen transferleri ile uğraşan ve zararlı araştırmalar yapan insanlar, fıtratın mu’cizesi olan mikrop, böcek, bitki, hayvan, insan ve sair mahlûkatın DNA yapılarıyla oynayıp, karıştırarak, kontrol dışı olaylara ve hilkatin (yaradılışın) tahrifine tesir etmektedirler. Halbuki avam tabakasının nazarından kaçırılabilen bu gerçekler, bilim adamlarınca “kontrolden çıkan tek bir geni ya da genleri geriye döndürmek artık imkânsızdır. Böyle bir felâket ATOM BOMBASINDAN daha korkunç sonuçlar doğurabilir. Bitki, hayvan veya insan cesetleri yanar, çürür, kül toprak olur, ancak DNA yok olmadan kalır. Bütün canlı organizmaların üreme sistemi genelde aynı prensiplere dayandığından, bu tohumlara yerleştirilen TERMİNATÖR GENLER (kısırlaştırıcı) hayvan ve insanın da doğurganlığı üzerine etki edebilir. Belirli tip hücreleri yok eden genleri bir ürüne naklettiğinizde, bu genler insanın bilinmeyen hastalıklara yakalanmasına sebep olabileceği gibi dünyaya bakış açısını, AHLÂKINI ve PSİKOLOJİSİNİ de geri dönülmez bir şekilde etkileyebilir. Ayrıca yok edici genler belirli bir insan grubunu veya belirli özelliklere sahip insanları da hedef alabilir. Meselâ belirli bir göz veya ten rengine, saç yapısına, ırka, DİNE veya başka herhangi bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GDO korkunç bir kitle imha silâhına dönüşebileceği gibi insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.”4 Bundan da anlıyoruz ki, genlerle oynamak insanoğlunun cahilliği, aşırı kazanç hırsı, aç gözlülük ve merhamet hislerinin törpülenip, aşınması sonucunda yaşayacağı büyük tahrif ve tahribin neticelerini henüz idrak edemediğidir.

Tohum ve genlerin teknolojik metotlarla tahrifatları sonucunda, elde edilen ürünler gıda ve şifa kaynağı olamayacağı gibi, ihtiva ettikleri antioksidan, mineral ve vitaminlerin de bağışıklık sistemine (OTOİMMUN SİSTEM) hiçbir desteği olamayacaktır, dolayısıyla günümüzde hızla artan yıkıcı, yıpratıcı hastalıkların tetiklenerek alevlenmesine sebep olmaktadır. GDO kaynaklı ürünlerin bir başka adı da FRANKEŞTAYN gıdalardır. Bu ucube gıdalar, üreticilerinin de kontrol altına alamayacağı hallere geldiğinde, insanoğlunun kaybedenin kendisi olacak olan, kendi kendisiyle savaşmasına sebep olacaktır. Fıtratın şifreleriyle oynamaya kalkışan insanlığın, İlâhî zecir tokadı yemesi, beklenecek bir netice olabilir. Bunun sebeplerinden en önemlisi, ZALÛM ve CEHÛL olan insanoğlunun, bilmeyerek çomak sokup karıştırdığı yaradılışın şifreleri, belâ kaynağı olacak aç gözlülüğünün bir eseri hakkındaki bilgiler için “günümüzde araştırmacılar henüz genin % 95’i hakkında yeterli bilgiye sahip değildirler. Bir bilim düşünün ki, hakkında sadece % 5 bilgiye sahip olduğu bir alanda, farklı türler arasında gen transferi yapıyor. Bu oldukça manidardır.”5 Hâlık-ı Kainât’ın (cc) her şeyi nizâm, mizân, intizam ve hikmetleriyle varlık âlemine istif etmesi, bu âlemin nizamının devamı, gerekli sağlam kaidelere bağlanmıştır. Özellikle canlılar âlemindeki intizamı, tahrif ve tahribe yönelen insanoğlu, bunu kendisine meslek edinerek, yıkılışını ve sonunu hızlandırmaktadır. Gıdaların tahribata uğratılması, toprağın zirai kimyasal atıklarla zehirlenmesi sonucu, ekolojik dengenin bozulmasının neticelerini Prof. Dr. Teoman Duralı kısaca şu şekilde özetlemektedir. “Kapattığımız 20. Yüzyıl, tarihin en karanlık çağıdır. Hiçbir devirde insanlar birbirine bu kadar sistemli kötülük etmemiştir, edememiştir. Tabiata dost teknoloji üretilemez, teknolojinin olduğu yerde tabiata yer yoktur.” Doyumsuzluğuyla bindiği dalı kesme gafletinde olan gıda üreticisi, hayat ağacının ana gövdesini kökünden kesme planlarını uygulayarak kemirenlerin merhametsiz desiselerine hizmet ettiğini unutmamalıdır. İnsanların sağlıklı beslenmeleri için, helâl ve temiz gıda üretenleri tenzih ediyoruz.

GDO transferleri sonucunda, DNA ve hücrelerde meydana gelen değişimlerle meydana gelen, besin değeri ve yapılarındaki farklılıklarla tahribatlar, tahrifatlar sonucu bozulan gıdaların bitki ve hayvanlarda başlayıp, insan organizmasında birikerek birçok hastalığa sebep olduğu, zihinlerden saklanmak istenmektedir.
Her geçen gün artan ve farklılıklar gösteren bu hastalık sebeplerinin, halka açık açık anlatılması bilimin yüce değeri gereğince, sermayeye feda edilmemelidir.

Bazı bilim adamlarının, insanı hayrette bırakan bu değişimler sonucunda “yani henüz bilinmeyen bir tür varlığa geçişte insan ne gibi belirtiler hissedebilir? Araştırmalarının cevabında, DNA ve hücreler değişimden geçerken, insan kendi bulunduğu yerde değilmiş gibi hissedebilir. Yorgunluk hissedebilir, çünkü beden hücreleri tamamen değişmekte ve insan yeni bir varlığa dönüşmektedir. Daha fazla dinlenme ve uykuya ihtiyaç duyabilir. Zihinsel karışıklıklar, sebepsiz ağrı ve sızılar, baş dönmesi, kulak çınlaması, kalp çarpıntıları, yoğun kas spazmları, boyun ve bel ağrıları, sebep olmadığı halde ruhî çöküntü, kadınlarda sebepsiz ağlamalar ve erken menopoz, erkeklerde yorgunluk hissi ve huzursuzluk, kadınsı duygular, bağışıklık sisteminde değişimler.”6 tesbit edilmiş olup, insanları ne gibi sürprizlerin beklediği tam olarak bilinmemektedir.

Genetiği ile oynanmamış, tam ve fizikî işlemden geçmemiş gıda maddeleri, sindirim sistemini yormadan bütün organların beslenmesini sağladığı gibi kilo aldırıcı özellikleri de bulunmamaktadır. Ayrıca raf ömürlerini uzatıp, bozulmalarını geciktiren kimyasalların ilâvesiyle fıtrî yapıları değiştirilerek, beslenme gayesiyle alınan bu ürünler zararlı hale getirilmektedir. Alınan bu sun’î biogenetik gıda maddeleri, organizmanın faaliyetlerini bozduğu gibi fizyolojik, biokimyasal ve metabolizma faaliyetlerinin normal hale dönmesi uzun zaman alır. Sağlıklı gıdalarla beslenme enerji ve hayat fonksiyonlarını desteklediği gibi, rafine edilmiş gıdaların ihtiva ettiği kimyasal toksinlerin etkisinden korumaktadır.

Sindirim fizyolojisinin bütün detaylarıyla nasıl gerçekleştiği tam olarak anlaşılamamıştır. İlim ve hikmetle halk edilen bir gıda maddesinin, fıtratı dışına çıkarıldığında, yenmemesi gerektiği gibi yapacağı tahribat, vücutta ve nesilde devam edip gidecektir. Gıdaların seçiminde insanların yanıldığı bir özellik de tad, koku ve lezzettir. Özellikle küçük çocuklar ve gelişme çağındaki gençlerin dikkatle ve sabırla beslenme konusunda bilgilendirilmeleri şarttır. Tad ve lezzet odaklı beslenmelerde, sindirim sisteminin bağırsaklar kısmında yaşayan, faydalı vazifeleri olup bağırsak florası olarak da bilinen, dost mikroorganizmaların tahribatına yol açmış oluruz. Temsil yerindeyse uçak motoruna yakıt olarak benzin yerine motorin ikmali yapmaya benzetilebilir. Bu tip beslenme alışkanlıkları, endüstri ürünü gıdalarla değil de annelerimizin pişirdiği geleneksel ev yemeklerinin devam ettirilmesiyle ve yemek kültürümüze sahip çıkmakla sağlanabilir.

“Günümüz tarım tekniklerinin hemen bütünü (organik de dahil) tabiînin dışındadır. Üretim aşamasındaki tek güvence çiftçinin bilgisi ve insafı doğrultusunda, üretimin kuralına uygun yapılmasıdır. Üretim sürecinin tabiîden sapmış olduğunu gösteren bir delil de, o gıdayı tercih etmesi gereken börtü böcek ya da hayvanın her ne hikmetse yanına bile yaklaşmamasıdır. Bu endüstriyel gıdalar, her nedense hayvanlar âleminde hiç tercih görmez. Katkısız olduğu iddia edilen margarine sineklerin asla konmadığı, karıncaların kırıntılara olan farklı ilgisi, kedilerin sosis ve taze kaşarlar karşısındaki çekincesi gibi gözlemlerle doğrulanmaktadır. Mesele insan olduğunda neyin yenebilir, neyin yenemez olduğu geleneğe dayansa da, hayvanlarda ‘yenebilir’ kavramı adını koyamadığımız, mekanizmasını bilmediğimiz dürtülerle (bizler ilhâm-ı Rabbanî diyoruz) ilişkilidir. Çocuğunuz için aldığınız sosis ve salamları ÖNCE KEDİLERE YEDİRMEYE ÇALIŞINIZ, ama yemediklerini görünce sakın şaşırmayınız. Aynı durum UHT SÜT için de geçerlidir, kediler ve köpekler bu sütü asla içmemektedir. Bunun gibi yediklerimizin tabiîliğinin başka ölçütünü ben bulamadım. Süt, salam ve sosiste mutlaka KEDİLERE DANIŞINIZ”7 Bu kedi testini bizzat sokak kedilerinde uyguladık, verdiğimiz sucukları, iki kedinin koklayıp yemediklerine şahit olduk. Ondan sonra sucuğu seven oğlum bir daha sucuk ve benzerlerini istemedi, yemedi.

Gıdaların bozulmadan dayanıklılık sürelerinin uzatılması aşırı yüksek sıcaklık, çok yüksek basınç veya radyoaktif ışınlamalarla sağlanmaktadır. Bu uygulamalar gıdaların besleyici özelliğini yok eder. “Aşırı fizikî işlemlerden geçen gıdaların vücuda uygunluğu, ne kadar sindirilebildiği ve bundan ne kadar faydalanıldığı bilinmemektedir. Genetik yapı ile oynanarak üretilen SOYA, MISIR gibi bitkiler (GDO) daha çok yem sanayiinde kullanılsa da, bunların tüketilmesinin hayvanlarda kansere sebep olduğu açıkça gösterilmiştir. Genetik oynama canlı vücudunda öngörülemeyen değişikliklere sebep olur. Yem endüstrisinde kullanılan GDO ile beslenmiş hayvanların et, süt ya da yumurta gibi ürünlerinin tüketilmesi kesinlikle sakıncalıdır.” 8 Bu kısır döngü dolabından kurtulabilmemiz, özellikle en yetkililere ve tüketici olarak bizlere FARZ-I AYN derecesinde anlaşılacak bir şuurlanma ile gerçekleşecektir. Küre-i arz’ın huzurundan da mesul olan insan buna mecburdur.

Dengeli ve sağlıklı beslenebilmemiz için gerekli besin gruplarından birini teşkil eden proteinler, özellikle genç nesillerin gelişmesinde vazgeçilmez bir şarttır.
Halkımızın büyük çoğunluğu bu ihtiyaçlarını, başta tavuk olmak üzere kümes hayvanlarından ve yumurtalarından karşılamaktadır. Protein ihtiyacının bol ve ucuz şekilde karşılanabilmesi, endüstrileşen bu sektörün, biyogenetik teknolojinin destekleri ve akıl almaz ölçekte büyütülen faaliyetleriyle, sorup sorgulamaya da gerek kalmadan çözüme kavuşturulmuştur.

İnsanların bu gıda kaynaklarını tercih ettiklerinde, bilmeleri gerekenleri öğrenmeleri, sağlıklı ve kaliteli bir hayat standardında yaşamalarını sağlayarak, beklemedikleri hastalıkların ortaya çıkmasıyla sarsılmayacaklardır. Onun için vücut makinemize koyacağımız gıda yakıtını iyice tanıyıp, en güzel ve uygun olanını tercih etmeliyiz. Ekonomik, çabuk pişen ürünleri sofralarımıza koymadan, bir defa daha düşünmeliyiz. Piliçlerin (tavuk olmalarına şans tanınmadan) çok büyük fabrikalar haline getirilen çiftliklerde, ancak vücutlarının sığabildiği daracık alanlarda, binlercesi bir arada üretilip büyütülmektedir. Genetik yapılarına müdahale edilen, bir adı da HİBRİT olan fabrikasyon piliçlerin, hem besin değerleriyle hiçbir fayda sağlamayan hem de hastalık bulaştırma riskleri bulunmaktadır.

Tüketime hazır hale getirilen piliçler hakkında “bazı bilgiler de ticarî sır” kapsamında değerlendirildiğinden, haklarında akademik yayın yapılamaz. En hızlı sürede büyümeye mahkûm olan bu hayvanlara ‘BÜYÜME FAKTÖRÜ’ adı verilen hormonlar verilir. Yemlerine mutlaka enerji için GDO’lu soya ve protein içinse GDO’lu mısır verilir. Bununla kalınmaz, yemlere hayvanî atıklar karıştırılır. Hastalanmamaları için sürekli olarak ANTİBİYOTİK verilir. Yem karışımlarının bir parçası da eti yumuşatan kimyasallardır. Hız ve haz çağının müptelâlarını beslemek için hazırlandığı iddia edilse de, asıl maksat beslermiş gibi yaparak, bir yandan GİZLİ AÇLIK oluşturmak, diğer yandan da NESİL EMNİYETİNİ bozmaktır. 2010 yılında ‘Alternatif iklim zirvesi’ ndeki konuşmasında, “Tavuk yumurtalarını dişilik hormonuyla (ÖSTROJEN) dolduruyorlar. Erkekler tavuk yemeyin, hem erkekliğinizi, hem de saçlarınızı kaybedersiniz” diyen Bolivya lideri Evo MORALES doğru söylüyordu.”9

Fabrikasyon piliçlerin tüketim piyasasına iyice yerleşmesi için, çok kaliteli protein kaynağı olan yerli cins tavukların köylerde kalan büyük bir kısmı KUŞ GRİBİ plânıyla canlı canlı katliâma uğratılmasıdır. Karıncayı ezmekten sakınan bir milletin çocuklarının gözü önünde yapılan bu operasyonda rolü olanlara günah olarak yeter. Öyle bir gerekçe ile başarıldı ki, tavukların hakkını savunacak bir hayvan hakları kuruluşu da etkili olamadı. Değerli tavuk cinsleri yok edilerek, millî servet de heba olduğundan, neticede gezen tavuk geçmişin hayallerinde kaldı.

Fabrikasyon piliçler 45 günden sonra giderek artan oranlarda, aşırı yüklenen büyüme hormonlarına dayanamayarak hızla ölmeye başlar. Çünkü çok irileşen bünyelerini başta kalp olmak üzere diğer iç organlar ve yetersiz kemik gelişimleri taşıyamamaktadır. İnsanların bu piliçleri tüketirken sevindiği bir avantaj da çok çabuk pişmeleridir. Halbuki “piliçin 20 dakikada pişmesi, körpe olmasıyla açıklanamaz, ama ANTİBİYOTİK KALINTISI ihtimaline ciddî biçimde işaret eder. Bu, alınan tavuğun gerçek ve sağlıklı olup olmadığını da gösterir, gerçek tavuk bir buçuk saatten önce pişemez. Kaliteli tavuk yavaş pişer ve suyunda jöle oluşur. Endüstriyel piliçlerin neden saman gibi lezzetsiz olduğu, 1.7 kilogram yem ile bir kilogram beyaz et elde ediliyor olması, enerjinin dönüşümü açısından değerlendirildiğinde, bizim de EKSİK BESLENDİĞİMİZ anlamına gelir. Beyaz et ucuzdur, ama ‘beyaz et’ kavramının kendisi bile aldatmacadır, çünkü gerçek tavuğun eti beyaz değildir.”10

Geleneksel bir protein kaynağı da yumurtadır. Yumurta üretim çiftliklerinde boy boy, çift sarılı ve selenyumlu olmak üzere tavuklara hızlı bir şekilde yumurtlatılır. Tüketime bu kadar bol sunulması ve bayatlamaması değişik yem, HORMON ve müdahalelerle sağlanmaktadır. “Yumurtanın bizim yediğimiz sarısı ve beyazı 4 saat içinde oluşmaktadır. Buna karşılık 20-21 saatlik süreç yumurtanın kabuk kısmının oluşturulmasına harcanır. Hayvan geceyi kabuğu oluşturmaya çalışarak geçirir, yumurtlama ise mutlaka ışık uyaranına bağlıdır. Yani tavuklar gece yumurtlayamazlar. Işık uyaranıyla günde 2-3 yumurta alınabilmektedir. Bugün bilimsel makalelerden okuduklarımız 40’a 40 santimetre karelik kafeslerde üç tavuğun tutulduğu şeklindedir. Bu küçük alanda kuşkusuz ciddî bir hareketsizlik STRES’i anlamına gelir. İşin kötüsü, stres tavuğun bünyesinde KORTİZON hormonunun salgılanmasını da büyük ihtimalle arttırmaktadır. Yumurtlayan hayvanlarda yapılan gözlemler, stres hormonunun yumurtaya da geçtiğini gösterir. Bu da bizim endüstriyel yumurtadan bolca kortizon alabileceğimizi gösterir.”11 Fıtratına müdahale edilen ve tahrifata uğratılan yumurtaların koliler dolusu, bembeyaz istif edilmesi, klorla yıkanıyor olmasına bağlıdır.

Bu karışık işlemlerin uygulandığı alandan çıkabilmeyi, sadece tüketicilerin bilinçlenmesine havale etmek kolaycılık olacaktır. Tercih hakkı elbette sizlerindir.

Gıda maddelerinin fıtrî yapılarını değiştiren GDO çalışmaları ile kimyasal emulgatör maddeler (E), insan metabolizmasını ve organların fizyolojik faaliyetlerini etkiledikleri gibi, psikolojik dünyası ile karakter, davranış, inanç ve ahlâk yapılanmasına da tesir eder.
İnsanlara abartılmış gibi gelebilecek bu çalışmalarla, ruhumuz bile duymadan gerçekleştirilmektedir. Henüz keşfedilmemiş ilimlerin kaynağı ve habercisi de olan Kur’ân-ı Mu’ciz-ül beyân, yapılacak tahribat ve tahrifatların şifrelerini ortaya koyarak deşifre etmiştir. Uygulanan bu çalışmaların, Kur’ân-ı Kerîm ve tefsir kaynaklarına dayanarak izah edilmesine gayret edeceğiz.

Kur’ân-ı Kerîm’de “O (şeytan), ancak hakimiyeti eline alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, insanın ürününü (HARS) ve neslini yok etmeye çalışır.” (Bakara Sûresi Âyet: 205) “Beyan edilen âyette geçen HARS ifadesine gelince, bunun anlamı, emek yoluyla sağlanan kazançtır. Çoğunlukla dünyevî malları ve özellikle de hem toprağın işlenmesi yoluyla elde edilen ürünü, hem de bizzat işlenmiş tarlanın kendisini gösterir, böylece mecazî olarak genelde insan davranışlarına ve özelde de toplumsal tavırlara uygulanabilir. Ürünün ve neslin yok edilmesi, aile hayatının sarsıntıya uğraması ile ve sonuçta bütün toplumsal yapının çökmesi ile eşanlamlı olur. Bu zihniyet, genel bir kabul görüp sosyal davranışları yönlendirir hale gelir gelmez kaçınılmaz bir şekilde yaygın bir ahlâkî çürüme ve sonuç olarak sosyal bir çözülme ile noktalanır.”12

Başka bir yerde “Onları saptıracağım ve boş hevesler, özlemler ile dolduracağım; ben onlara emredeceğim, onlar da hayvanların kulaklarını kesecekler ve ben onlara emredeceğim, onlar Allah’ın mahlûkatını İFSAD edecekler! Ama Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine rehber edinenler, kesinlikle ziyana uğrarlar. Şeytan onlara vaadlerde bulunur ve onları boş özlemlerle doldurur. Ama şeytan’ın onlara vaad ettiği her şey sadece akıl çelmekten başka bir şeye yaramaz.” (Nisa Sûresi, Âyet 119-120) Âyetin kısa tefsirinde “Şeytan’ın insanı ‘Allah’ın mahlûkatını ifsad etmeye, değiştirmeye yöneltmesine yapılan atıf, bu yaratma ve onun tezahür biçimi, Allah’ın plânlama iradesinin bir ifadesi olduğundan, onun aslî tabiatını değiştirme teşebbüsleri, mahlûkatı ifsad etmeye ve bozmaya dönüşür.”13 Âyette geçen ‘Hayvanların kulaklarını yaracaklar’ ifadesinin ne anlama geldiğini, Genetik Mühendislik GDO faaliyetleriyle detaylı bir şekilde izah ederek, uygulamalarını yapmaktadır. “Genetik araştırmalarda gerekli olan doku, hayvanlardan, kulakları yarılarak veya enjektörle alınır. Çünkü hayvanların bütün vücudu kıllarla, tüylerle ve yünle kaplıdır. Sadece kulak içi bölgesi açıktır ve bu işleme elverişlidir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre TRANSGENİK teknoloji şeytanî özellikler taşımaktadır. İnsanoğlu, gerçeği idrak etmedikçe, daha birçok sorunla yüz yüze gelecek ve bunu cahillik, kazanç hırsı, aç gözlülük ve acımasızlığına borçlu olacak, ancak bu geri ödenmesi asla mümkün olmayacak bir borç olacaktır.” 14

Gen transferlerinin, insan vücudu ve ekolojik dengeyi tanzim eden SÜNNETULLAH kanunlarını değişime uğratmalarıyla meydana gelen, İFSAD ve TAHRİFAT faaliyetleri sonucunda meydana gelecek garip olaylardan Kur’ân-ı Kerîm müteaddit âyetleriyle ikazlar yapmaktadır. Adeta ‘Ey insanoğlu haddini aşıp, yaradılışın şifreleriyle oynamaya kalkıştığında, vaad edilen kıyamet gelmeden, başını gaflet kayalarına çarpıp, acılar içinde uçurumdan aşağı yuvarlanırsın’ demektedir. Bu âyetlerden en ibret verici olanı “Hem de ki: ‘bundan daha kötüsünü ve daha fena olanları size haber vereyim mi? Onlar Allah’ı bırakıp, tağuta kulluk eden, Allah’ın gazabını çekip, lânetlediği ve arkalarından bir kısmını DOMUZ ve MAYMUN suretine çevirdiği kimselerdir. İşte bunlar doğru yoldan ayrılan ve mekânın en kötüsü olan Cehenneme gidenlerdir.” (Maide Sûresi, Âyet: 60) “Âyette işaret edildiği gibi, haddi aşanlar manevî bir MESİH (çirkin şekilde değişime uğrama) neticesinde ahlâkî düşüklük doğuran değişme, tamamı sefalet içinde tükenmeye ve sonuçsuzluğa mahkûm oldular demektir. Elemler ve belâlar içinde kıvranırlar. Maymun gibi bir insan taklitçisi, kararsız, değişken, fakat gerçekte ne yaptığını bilmez, taklit derdiyle her felâkete atılır, sevk edilir.”15 İç dünyaları, huyları ve manevî şahsiyetleri kendilerinde sembolleşen davranış biçimine göre çeşitli suretler kazanır. Günümüz insanlarında huy ve karakterlerin haşinleşmesi, merhamet, muhabbet ve uhuvvet dilinin aşınması, yaşanan örnekler silsilesiyle müşahede edilmektedir.

Zamanımızın ahvalini ukde-i hayatiyeleriyle tesbit ederek tahliller sonucunda Nurlu reçeteler tertip eden, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri “(Mimsiz medeniyetin) cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın MESH-İ MANEVÎsine sebep olmaktır. Bu medenilerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse KURT, AYI, YILAN, HINZIR, MAYMUN postu görülecek gibi hayale gelir.”16 diyerek asrımızın derin yaralarına çareler tarif etmiştir.

İnsanlığın beslenme ihtiyacını kolay ve bol miktarda karşılama teklifleriyle, ortaya konulan GDO uygulamaları ve diğer kimyasal bileşiklerle, hayatın içinden çıkılmaz problemleriyle karartılmasına sebep olacağı gibi, doymaz hırslar sebebiyle birçok bilinmeyen hastalıklara ve çökertilmiş insanlığa doğru hızla yol alacaktır. Küre-i arz sefinesinde hep birlikte bulunduğumuzu, bir kısım insanların gemideki intizamı bozmasıyla, kazananı olmayan ve MAX WEBER’in dediği gibi “Çağımızın bilgisi, mana yolunda bitkin düşmüştür. Kendi boğazını kendi kılıcı kesecektir.” Sonucu hepimizi beklemektedir.

SAĞLICAKLA KALIN

Feyzullah Ergün

Dipnotlar:
1) Kemal ÖZER, Deccal Tabakta, s. 12 Hayykitap 2011.
2) Dr. Aidin SALİH, Gerçek Tıp, s. 394, Sade Hayat Yayınları 2015.
3) Dr. Aidin SALİH, Gerçek Tıp, s. 396, Sade Hayat Yayınları 2015.,
4) A.g.e. s. 397.,
5) Kemal ÖZER, Deccal Tabakta, s. 21 Hayykitap 2011.
6) Dr. Aidin SALİH, Gerçek Tıp, s. 399, Sade Hayat Yayınları 2015.
7) Dr. Yavuz DİZDAR, Yemezler! s. 89 Hayykitap 2014.
8) A.g.e. s. 134.
9) Kemal ÖZER, İyi Gıda Kötü Gıda, s. 209, Hayykitap 2017.
10) Dr. Yavuz Dizdar, Yemezler! s. 191, Hayykitap 2014.
11) A.g.e. s. 195.
12) Muhammed ESED, Kur’ân Mesajı, s. 110 İşaret Yayınları 2013.
13) A.g.e. s. 232.
14) Dr. Aidin SALİH, Gerçek Tıp, s. 397 Sade Hayat Yayınları 2015.
15) Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Hak Dini- Kur’ân Dili, c. 3 s. 275.
16) Bediüzzaman Said NURSÎ, Sünûhat, s. 143, Yeni Asya Neşriyat 2007.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*