![]()
Siz kıymetli dostlarıma öncelikle şunu belirtmek isterim ki, sahifemde doğru bildiklerimi, dilim döndüğünce ve gönlüm yettiğince paylaşmaya çalışıyorum…
Ne bir üstünlük iddiasıyla, ne de herkese bir şey öğretme kaygısıyla…
Bazen edindiğim güzel, yararlı bir bilgi, bazen bir dostun yüreğinden kopup gelen samimi bir söz, bazen maziden bugüne uzanan bir kelâm, bir selam, bir hatıra…
Ve evet, bazen de susmaya razı olmayan bir vicdanın sesi olabilmek ümidiyle bir haykırış…
Çünkü insan öğrendikçe yalnızca bilgilenmez; aynı zamanda sorumluluk da taşımaya başlar.
Bu durumda okuyan, bilen, meseleleri idrak eden, gönlünde zerrece vicdan bulunan biri olarak benim için susmak hiç olmaz.
Zira susmak çoğu zaman ikrar, yani kabul manasına gelir. Nebi Muhammed (s.a.s) “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” sözünü her zaman için hatırda tutmak gerekir.
Bilmek bazen acıtır; gerçeği bilmek ise daha ağır bir imtihandır. Söylesen kâr etmeyebilir, tesiri olmayabilir, ama susarsan gönlün hiç razı olmaz…
İşte insanı konuşturan da çoğu zaman öfkesi değil, hakikate karşı duyduğu sorumluluk ve insanlara karşı taşıdığı şefkat ve merhamettir.
Belki söylediğimiz bir söz dünyayı değiştirmeyecek, insanların dimağında fırtınalar koparmayacak…
Belki yazdığımız birkaç satır büyük kalabalıkların yönünü değiştirmeyebilir. Ama ya bir insanın gönlüne bir ışık düşürürse diye düşünürsünüz?
İşte o ihtimal bile susmamaya değer…
Tıpkı o meşhur denizyıldızı hikâyesinde olduğu gibi:
Bir çocuk, kıyıya vuran deniz yıldızlarını birer birer alıp denize atıyormuş.
Yanına yaklaşan bir adam:
–“Ne yaparsan yap, bunların hepsini kurtaramazsın.” demiş.
Çocuk elindeki deniz yıldızını denize bırakmış ve şöyle cevap vermiş:
–“Belki hepsini kurtaramam. Ama işte denize attığım bu yıldız anası için hayat devam edecektir.” demiş.
Ne kadar sade, ne kadar derin ve hikmetli bir söz…
Bazen bütün dünyayı değiştiremeyiz; fakat bir insanın dünyasına, gönlüne dokunabiliriz.
Bir gönlü incinmekten koruyabilir, bir zihni düşünmeye sevk edebilir, bir insanın hakikati arama yolculuğuna küçük de olsa bir ışık olabiliriz.
Belki bizim payımıza düşen de budur.
Denize ulaştırabildiğimiz tek bir yıldız bile, bütün gayretlere, çabaya değer…
İşte bu yüzden aldığım notları, düşündüklerimi, okuduklarımı ve gönlümden geçenleri farklı zemin ve zamanlarda paylaşmaya çalışıyorum.
Çünkü inanıyorum ki, insanın hakikate ulaşma yolculuğu, önce sorgulamakla, sonra önyargılardan arınmakla ve nihayetinde de vicdanının sesini dinlemekle başlar.
Algımızı kimlerin, nasıl ve hangi amaçlarla şekillendirdiğini fark edemezsek; yalnızca tarihte değil, bilimde, dinde, siyasette ve hayatın birçok alanında hakikati görmekte zorlanırız.
Zira hakikat, bizim hoşumuza giden şey değildir. Aslında hakikat, hoşumuza gitmese bile doğru olanı kabul edebilme gayret ve cesaretidir.
Kâinatta en yüce hakikatlardan biri de şudur;
“Adaletin ötekisi olmadığı hakikatıdır.”
Adalet, yalnızca kendimizden olanlara gösterdiğimiz merhamet değildir.
Asıl adalet, bizden olmayanın hakkını da kendi hakkımız kadar koruyabildiğimiz yerde başlar.
Çünkü insan, kendisine benzeyene adil davranmakla değil; kendisinden farklı olana rağmen adaleti terk etmemekle imtihan edilir.
Adalet duygusunun ve hakikatin önündeki önyargılar, taassuplar, kimlikler üzerinden kurulan duvarlar ve “bizden olanlar ile ötekiler” ayrımı, yalnızca toplumları bölmez; insanlığın ortak vicdanını da yaralar, tahrip eder.
Gerçek adalet, bir grubun, bir milletin, bir mezhebin, bir düşüncenin veya bir zümrenin mülkü değildir.
Adalet herkes için vardır ve herkes için ayaktadır.
Çünkü “Adalet Mülkün Temelidir.”
Haksızlığa uğrayanın kim olduğuna bakmadan yanında ve arkasında durabiliyor ve hakkını savunabiliyorsak eğer; o zaman adaletin hakkını teslim etmiş oluruz.
Çünkü zulüm gören insanın kimliği sorulmaz; önce yarası sarılır, hakkı eda edilir.
Tolstoy’a atfedilen şu söz, insan olmanın özünü ne güzel ifade eder, nazara verir:
“Acı duyabiliyorsan canlısın; başkasının acısını duyabiliyorsan insansın.”
Yaşıyor olmak başka, insan olmak başkadır.
Kalbi atan herkes canlıdır; fakat başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilen insan, gerçekten insanlığın erdemine ve sırrına ermiş insandır.
Dünyada binlerce millet, binlerce dil, sayısız farklı dinler, mezhepler, kültürler ve düşünceler olabilir.
Fakat bütün bu farklılıkların ötesinde insanlık, belki de iki büyük sınıfa ayrılır:
Bunlar, vicdanının sesini duyanlar ve yine o vicdanının sesini duymayıp susturanlar.
Çünkü insanı insan yapan; mensubiyeti, ırkı, soyu-sopu, nesebi makamı, rütbesi, serveti, şöhreti veya gücü değil; merhameti ve vicdanında taşımış olduğu adalet duygusudur.
Bir başkasının gözyaşını görüp yolumuza devam edebiliyorsak, belki o halde yaşayabiliriz ama henüz insanlığımızın kemalâtına, erdemine yetişememişiz demektir.
Ve belki de cehennem, yalnızca bir mekân değil; insana dünyada yaptığı haksızlıkların, kırdığı kalplerin, görmezden geldiği mazlumların ve susturduğu vicdanının hatırlatıldığı en ağır yüzleşme, ceza ve sakar olacaktır.
Bu yüzden adalet isterken yalnız kendimiz için değil, herkes için adalet istemeliyiz.
Merhamet isterken yalnız bize yakın olanlara değil, bütün mazlumlara, mağdurlara merhamet dilemeliyiz.
Ve hakikati ararken, yalnız işimize gelen hakikati değil, nefsimizin hoşuna gitmese dahi hakkın kendisini arayıp bulmalıyız. Hakkın hatırını yüceltmeliyiz.
Çünkü gerçek insanlık şudur: Kendimize istediğimiz hakkı başkasından esirgememek; kendimize reva görmediğimiz zulmü hiçbir insana reva görmemek;
ve adalet terazisini, sevdiğimizle sevmediğimiz ve yanımızda yer alan ile muhalif bildiklerimiz arasında asla ayırım yapmamaktır.
Zira adaletin ötekisi olmaz. Hak, hakikatin ta kendisidir. Hakikat ise, herkes için ekmek, su ve hava kadar lazımdır.
Barış, önce insanın gönlünde doğar, sonra toplumlara ve devletlere yayılır.
Barış; sadece başkasının bize zarar vermemesini istemek değil, bizim de başkasına zulmetmemeyi bir düstur olarak kabul etmemizdir.
Barış içinde yaşayan bir insanlık âlemini hiç görmeyecek miyiz?
Hayatımız hep üzüntülerle mi geçecek?
Bazen iç âlemimizde yaşadığımız fırtınalara, travmalara, üzüntülere üzülürüz.
Bazen de insanlarımızın birbirlerini üzdüklerine üzülürüz.
Rabbimden niyazım odur ki; genel anlamda yaşadığımız bu üzüntüler en yakın zamanda nihayete ersin ve esastan umumi bir barışa, sevinçlere ve huzurlara inkılâp etsin.
Ailelerimize, beldelerimize, ülkemize ve bütün insanlığa mutluluklar getirsin.