Bilenler de helâk oldu!

(ÖN NOT: Bu yazı, ilim diye ifrat eden nefsime “tefritkâr” bir derstir; tâ ki “orta yolu” yani sırat-ı müstakimi bulsun.)
Ey Nefsim! Varlık sebebin “taallümle tekemmüldür” hakikati ile beni nasıl da aldattın! “Taallüm” kısmına beni öyle taktın ki, onun “tekemmül” için olduğunu atlattın.

Sadece “öğrenmekle” kemale erilecek sandın. İlmin “amel için” amelin ise “Allah için” olması gerektiğine odaklanmadın.

Çok sayıda ölümcül hastalığa müptelâ olan ve her birinin nasıl tedavi edilebileceğini öğrenmeye dalan, ama bu tedavileri kendine uygulayamadan ömrü son bulan bir tabip mi olacaksın?

“(Nefsin gizli) şöyle bir desisesi de vardır ki: ‘Matluplarımın dünyada semereleri olmasa da esasları ahiretle muttasıl ve ahirette faydaları vardır’ diye müteselli oluyor. Meselâ ilim gibi. ‘Dünyada (amel edemediği için bir) menfaati olmasa bile ahirette faydası vardır’ diye iyi ciheti göstermekle kötü ciheti (Allah’a sığınılması gereken böyle faydasız bir ilmin vereceği gaflet ve enâniyeti) altında yutturur.” 1

Ey Nefsim! Beni, ilimden ve Nurlar’dan alıkoyamayınca bu defa “Bunu da anla, şunu da öğren” diye malûmat yığmakla beni öyle oyaladın ki, daha kabre girmeden unutacağım bunca bilgiyi sırtıma sardın! Beni “bilgi hamalı” yaptın! Çok şey bildiği halde nass-ı âyetle 2 bunayıp “hiçbir şeyi bilmez hale” düşenlerden ise ders almadın!

Öğretmen seni tahtaya çıkarıp sorar da bilemezsen: “Bunu niye bilemedin?” diye azarlar ya! Sanki mahşer meydanına çıkarılınca Allah da: “Bunu niye bilemedin?” diye soracak? Heyhat! Halbuki O: “Bildiğinle niye amel etmedin” diye soracak!

Elbette kıyamet gününde, hesabı verilmedikçe hiç kimsenin yerinden kıpırdayamayacağı beş sualden biri “bilmemek” değil “amel etmemek” olacak! 3

Gerçi bu hata, yalnız senin suçun değil. Eğitim ve istihdam sistemi daima “daha fazla bileni” başarılı ilân etti. Hep “sınavda yüksek puan alanı” ödüllendirdi.

Böylece besleme hep zihne yapılınca beyinleri bilgi hormonuyla gelişmiş, ama kalpleri (duyguları) körelmiş, karakteri spastik hale gelmiş ucûbe-i hilkatler zuhur etti!

Çok bilen, ama amel etmeyen, çok güzel anlatan, ama kendine söylemeyi unutan, okudukça kemali artacak iken malûmatfuruşluğu artan ve sonuçta helâk olmaktan kurtulamayan insanlar ortalığı böyle istilâ etti.

DÖRT ÇORBA

Komşumuz Nezihe Teyze vardı. Genç yaşlarında geçirdiği bir mide ameliyatı sebebiyle tam altmış yıldır dört çeşit çorba ve rendelenmiş elmadan başka bir şey yiyemiyordu. Fakat o zayıf bedeniyle emsallerine nisbetle ne kadar da sıhhatli ve hareketliydi. Bu saliha kadın geçen yıl 92 yaşında vefat etti.

Altmış yıldır ona, ayakta durması ve işini yapması için gıda olarak “dört çeşit çorba” kâfi gelmişti. Yetiyormuş demekki!

DÖRT HAREKET

Kungfu’ya daldığımız gençlik yıllarında biz yeni katalar çizerken bir siyah kuşak kalfa dedi ki: “İranlı bir dövüş ustası tam on yıl boyunca blok ve vuruş için dört özel hareketi çalışmış. Bunlarda öyle maharet kazanmış ki, sadece bu dört hareketiyle bütün rakiplerini yenmeyi başarmış.” Demek kendimizi korumak için çok fazla teknik öğrenmeye gerek yokmuş. İyi çalışınca dört hareket bile düşmanları yenmeye yetiyormuş!?

Kullukta terakki ederken bizi düşüren türlü engelleri, sadece dört teknikle her defasında aşmak ve Allah’a ulaşmak için “dört hatve” yetmez mi?

BEŞ SÜNNET

Herkesin binlerce hadis bilmesine de çok gerek yok. “Medar-ı İslâm” veya “Usûl-ü Sünnet” (sünnetin temelleri) denilen şu beş hadisi hakkıyla yaşaması insanı kurtarmaya yetmez mi?

1. “Din samimiyettir.” 4 (Özü ile sözü tutarlı olmaktır.)

2. “Ameller niyetlere göredir. Herkes, niyeti neyse karşılık olarak yalnız onu alır.” 5

3. “Helâl belli, haram da bellidir. Bir de ikisi arasında şüpheliler vardır. Kim şüphelilerden sakınırsa dinini koruyabilir.” 6

4. “Kendiniz olsa istediğiniz bir şeyi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmazsınız” 7

5. “Mâlâyani (boş ve faydasız) olanı terk etmesi kişinin Müslümanlığının güzelliğindendir.” 8

Sıdk, ihlâs, takva, uhuvvet ve hizmet gibi en temel İslâmî sıfatları kazandıran ve derinliğine inilse daha nice hasletleri barındıran bu beş hadis iyi çalışılsa ve hakkıyla uygulansa, ahlâkta kendi kemalini bulmak için kafi gelmez mi?

Demek ki neymiş? Çok bilmeye gerek yokmuş!

EKSİĞİMİZ “BİLMEMEK” DEĞİL

Bir gün Bediüzzaman Hazretleri (ra), talebesi Molla Hamid’e (rh) duâ ettiğinde o serzenişte bulunur: “Benim istediğim duâyı siz yapmıyorsunuz” der. Üstad ona: “Nasıl bir duâ istediğini” sorar. O da: “Okuduğunu anlamak, ezberine almak ve ilim sahibi olmak” için duâ istediğini söyler.

– Âlim mi olacaksın?

– Evet.

– İlmin senin hakkında hayırlı olduğunu biliyor musun?

– İlim de hayırsız olur mu? Peygamber Efendimiz: ‘Farzlardan sonra en hayırlı amel ilimdir’ buyurmamış mı?

Bediüzzaman Hazretleri: “Her şeyin hayırlısı ve hayırsızı olur” diyerek, Birinci Cihan Harbi’nden önce ilmiyle gururlanıp dalâlete giden birinin acı halini anlatır ve uyarır:

– “Sen hakkında hayırlısını iste kardeşim.”9

İTİRAZ: İnsanda binler ihtiyaç ve bu ihtiyaçların doğurduğu hissiyat var. Onların da tatmini gerekmez mi? Her bilgi, amelî değil ki! Hem Nurlar’daki bilgilerin çoğu marifetullahla ilgili olduğundan bunlarla letâifimiz beslenmedikçe amel için gereken istek oluşabilir mi?

CEVAP: Bu itiraz tam haklı ve hakikatlidir. Ancak bizim derdimiz ve bahsimiz “beslenmenin zarureti” değil, belki “dengesiz beslenmedir.” Yani hep zihinsel öğrenime yönelmek, uygulamayı ise ertelemektir. Söz gelişi Kader Risalesi’nin ince meseleleri gibi çok güçlü ve lezzetli gıdaları pek iştahla yedikten sonra, iş spora yani sonundaki “dört hatve” ile Hakk’a yürüyüş yapmaya ve o gıdayı yakmaya gelince, bunu ihmal etmektir.

İşte Nurlar’ı güya iyi bilen ve çok güzel izah eden niceleri! Deccal’ın dâmına (tuzağına) düşmekten kurtulabildi mi!? Tefânîyi geçtik, tesanüdü koruyabildi mi? (Sükût lâzım!)

İşte Ey Nefsim! Hep gördün ki “Bilenler de helâk oldu.” Ancak bilgisi az olsa da “ihlâsla amel edenler kurtuldu!” Yani Nurlar’daki derin meseleleri onlar kadar çok anlamasalar da istikameti bulanlar, hem de tesanüdü koruyanlar İhlâs Risalesi’ni “uygulayanlar” oldu!

Çok bilmedikleri halde bu kurtuluşları nasıl mı oldu? Peygamberimizin (asm) vaadi var ya: “Bildiğiyle amel edene, Allah bilmediğini öğretir.” 10 İşte kendi başına tam bilemese de, fakat “haklı şûrâyı” dinledi ise yani hakkı bulmak niyetiyle ve hak ettiği şekilde yapılan şûrânın “hakkı ortaya çıkaracağını” bilebildi ise bu bilgi ona yetti. “O çok bilenlerin şaşırdığı düz yollarda” Allah ona bilmediğini bu yolla öğretti.

DİPNOTLAR:

1) Mesnevî-i Nuriye, Zerre.
2) Nahl 16/70; Hac 22/5.
3) bk. Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 1.
4) Buhari, İman, 42; Müslim, İman, 95 (Bu hadis “Din nasihattir” şeklinde tercüme ediliyorsa da, hadisin devamı dikkate alınırsa doğru tercüme yukarıdaki gibidir. Yoksa siyakı “Allah’a ve Kur’ân’a nasihat” olur ki, bu abestir.)
5) Buharî, Bed’ül-Vahy, 1; Müslim, İmaret, 155.
6) Buharî, İman, 39; Müslim, Müsakat, 107.
7) Buharî, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.
8) İ. Mace, Fiten, 12; Tirmizi, Zühd, 11.
9) N. ŞAHİNER, S. Şahitler, I/118.
10) Aclunî, Keşfû’l-Hafâ, II/265.
Abdurrahman AYDIN

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*